7 Ocak 2017 Cumartesi

Mount Ida


teknolojiden, hatta tuvaletten uzak 8 günlük, 2016 yazının belki de en güzel günleri. akşamları oyalanacak bir şey, göz atacak bir tv ya da telefon olmaması ateş başında geçen uzun gecelere maruz bıraktı, iyi de oldu. aklımızda olan patates, patlıcan gibi yiyecekler de fena şekilde tatlandırdı tabi. bir süre sonra elimize ne geçerse ateşe atmaya başlamamız da yeni tatlar bulmamıza yardımcı oldu tabi. özellkle folyoya sarılı elmayı şiddetle öneririm:)

bu uzak kalış günleri kitapların güzelliğini hatırlatması açısında da ayrı bir güzel oldu. son zamanlarda eskiye nazaran azalan kitap okuma alışkanlığımı iş, güç, yorgunluk ekseninde değerlendirsem de asıl sorunun internet kaynaklı, tv ve telefon olduğunu öğrenmiş oldum. özellikle kahvaltı sonrası ayinine dönüştürdüğümüz kahve-kitap araları muhteşem bir tazelemeydi. 

yaban hayatını bilmediğimiz için en azından birkaç hayvanla karşılaşırız diye umuyorduk. peşimize yakınlardaki bir kamp alanından takılan köpek ve çadırımın yanındaki ağaçta yuvası olan bir çift sincap hariç pek hayvana rastlamayamadık. dağda bolca geyik olduğunu söyleseler de, arkadaşımın silüet görmesini iddia etmesinden öteye gitmedi varlıkları.

muhteşem bir yer seçimi, küçük bir dere kenarı, çivi gibi suların keyfi ve hava şartları olarak herşeyiyle dört dörtlük bir tatil oldu. yazı biraz geç ve acele oldu ama bu video youtubeda karşıma çıkınca kayıtsız kalamadım.


29 Nisan 2015 Çarşamba

The Sun Is Shining Down


Bitmesi hüzünlü oldu, ama güzel bir şarkı bıraktı en azından arkasında. Yükselişini izlediğimiz underwood imparatorluğunun yıkılışını izlemek için bir yıl kadar daha bekleyeceğiz gibi, o zamana kadar bununla idare edeceğiz.

18 Nisan 2013 Perşembe

bir savaş adınıza yapışıp kalsa ne derdiniz?



''Sessizliğin Gürültüsü'' sözü ile ne de güzel isim bulmuş Juli ZEH kitabına. Bilmem hangi forumdan bu kitabın ismini ilk duyduğumda ''hımmm'' oaln tepkim, gezi kitabı olmasını öğrendikten sonra ''pehhh'' e dönsede kitapçıya girince sormadan edemedim. İyi ki de sormuş, elime almışım. sadece kitabın arkasındaki kısmı okudum ve yetti. Benim için bu kitap okunmuştur fazlasına gerek yok...

...Savaş hakkında ne düşündüğümü soruyor. Soğukkanlılıkla,bunu bilseydim buraya gelmezdim diye cevap veriyorum. Ciddiyetle başını sallıyor.
''Almanya' uzun bir yoldan gelmişsiniz''
Savaş, diyor,insana kendi adına lanet okutuyor. Kendisi Müslüman, karısıysa Sırp. İnsan bu durumda nasıl taraf seçebilir ki?
''Yirmi yıldır camiye gitmedim. Kiliseye gidiyor musun?''
Başımı hayır anlamında sallıyorum, bir hatip gibi elini kaldırıyor.
''BİR SAVAŞ ADINIZA YAPIŞIP KALSA NE DERDİNİZ?''(tam bu sözle kitap bitti benim adıma)
Bilmiyorum. Masanın üzerinden kartivizitini uzatıyor ve kaşığın sapıyla adına hafifçe vuruyor: Mustafa. Anlıyorum.

''Artık yapamadığım bir sürü şey var. Eskiden yaptığım işler. Bu ad yüzünden. ''Kendi adını bir sinek gibi ezebilirmişçesine başparmağını kartvizite bastırıyor.
''Londra!'' diye bağırıyor, ''Paris, Viyana. Barselona ve Berlin. Hiçbir yere gitmedim. Ama dillerini konuşuyorum. En önemlisi de bu. Diller, kelimeler. Adlar''