11 Şubat 2012 Cumartesi

Yurdumun Bendeki İmgesi

   Okuduğum çok az şey(Savaş ve Kadın oyununda) ne hissediyorum yada daha doğru bir tanımlamayla hissetmiştime aşağıdaki yazı kadar cuk oturmuştur.Oyunu Şehir Tiyatrolarında izleme şansım olmadı,ben Şehir Tiyatroları'ndan çok önce Ajtenka'mın tezinde izlemiştim.Hatta oyunun bi' yerinde ''naşe novu kuçu sunce grije aaaa veçe mjeseçina'' şeklinde replikle dahil olmuştum.Söylemesi ayıp sahne tozu yutmuşluğumda vardır hani :-)




   Yurdumun bendeki imgesi, suratında şaşkın bir ifadeyle hançerini pantolonuna silip, kılıfına sokan sarhoş bir asker. Sonrada gırtlağını kestiği adamın cesedinin üstüne tükürür.
   Yurdumun bendeki imgesi sıra sıra dizilmiş mğltecilerin arasından ayrılıp dinlenmek isteyen yaşlı bir adam. Çimenlerin arasında bir mayın gizlidir.
   Yurdum, ölü oğlunun üniformasında bir düğme eksik olduğunu fark eden bir anne gibi.
   Yurdum, üçyüzkırkaltı gün önce ölmüş olan yedi yaşındaki kızı için hergün bebek yapan bir baba gibi.
   Yurdum; konyak, rakı, şarap, viski ve daha ne bulursa karıştırıp içen asker gibi: buna fighting coctail diyorlar. Kafaya diktiği gibi kendini siperlere atıyor.
   Yurdum, yaklaşan çatışmalardan kaçmak zorunda kalıp evini terk etmeden önce eşeğini öpen nine gibi.
   Yurdum, köyüne giren askerlere bakıp '' siz bizimkiler misiniz?'' diye soran yaşlı köylü gibi.
   Yurdum, Müslüman mezarlığı bulunmayan Macar köyünde ölen Müslüman bir mülteci gibi. Kimse onu ne yapacağını bilemez. Müslümanların nasıl gömüldüğünü bilmezlerki...
   Yurdumun imgesi en çok kullanılan küfür gibi: Anasını, avradını, dinini, imanını...
   Yurdum, Vukovar da adı değiştirilen cadde gibi : YANIK TANKLAR BULVARI
   Yurdum, Sarajevo nun her köşesinde gördüğümüz yazılar: PAZİ SNAJPER. Yine Sarajevo dan bir şey; Kızılhaç ın verdiği çorba işte yurdumun tadıda bu.
   Yurdumun daha keskin hatlı bir imgesi de; henüz yakıp yıktıkları evin damının tüten harabelerine işeyen üç asker. Yada bir kapının üstüne kırmızı boyayla ''BURASI SIRBİSTAN'' yazan başka bir asker. İki hafta sonra bu yazının üzerine yeni bir yazı gelecektir '' BURASI HIRVATİSTAN''.
  
   İşte benim yurdum; şaka yapmayı seven onsekiz yaşındaki bir askerin boynuna yaptırdığı, hazır çorba paketlerini anımsatan bir dövme: BURADAN KESİNİZ. Yada Sarajevo daki bir ağacın üstünedeki yazı'' HELLO! I M STİLL A LİVE''Yada Mostar bir yandan Sırplar diğer taraftan Hırvatlar tarafından kuşatılmışken Yalan Rüzgarı nı kaçırmamaya çalışan Mostarlılar...İşte benim yurdum...

   Böyle işte benim yurdum. Keskin nişancı olmaya hevesli Karlova lı gence günde üç kurşundan fazla verilmez.Yada köyüne Çetnikler, Ustaşalar yada Müslüman mücahitler gelince ormana saklanan köylü. Üç gün sonra öldürüldü, zira açlıktan ölmek üzere olan ineklerininin böğürtüsüne dayanamayıp onları doyurmak için evine dönmüştü.

MATÉI VISNIEC



İzleme




Ana
işte
yerdeyim
ağzım açık
ve ana bile diyemiyorum
ve köpekler geçiyor yanımdan ve durup
taşıma işiyorlar, güneş yok
ve dün
sol kolumdan geriye
kalanlar gitmişti
çok az kalmıştı, her şey müziksiz
bir harp gibiydi.
hiç
bir
şey
yapamıyorum
.
Bukowski                                                            


                           


   Bukowski’nin kahramanı bir şey yapamıyor çünkü güneşi yok çünkü ölü. Ne taşına işeyen köpeklere müdahale edebiliyor ne de sol kolunun geriye kalanının çürümesine. Hayatta olmak, bir şeylere müdahale edebilme lüksünü tanır insana. Köpekleri kovalamak gibi. Fakat hem hayatta olup hem de hiç bir şeye müdahale etmeden yaşamak toprağın altında yatan Bukowski’nin kahramanına yapılmış bir haksızlıktır.

   Bosna savaşında güneşi göremeyen, sol kolunun geriye kalanının çürümesine engel olamayan insan çoktur. Burada önemli olan şey bu insanların çok  olması değil yapılabilecek çok şey varken insanları karanlığa terk etmektir. Bosna savaşında yaşanan vahşeti herkes televizyonunun başında canlı olarak izledi. Sorun ne? İnsanların bu savaşı sadece ‘’ izlemiş’’ olması. İzleme işini toprağın altındaki kahraman da yapıyor. Taşına işeyen köpekleri sadece izliyor, önemli olan buna müdahale edebilmek ve insanların yaşadığı yıkımları en aza indirgeyebilmek.

   Dünyada iki çeşit insan vardır. Savaşı görmüş ve görmemiş. Bu iki insan aynı olamaz. Fakat ortak olan bir noktaları var; izlemek. İkisi de bir şeyleri izleyebilir. ‘’ Biri gökyüzünden biri cehennemin dibinden.’’

   Tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan, sanki bir tiyatro sahnesinde oynanan herhangi bir tiyatro oyunu gibi izlenen Bosna Savaşı... Tanıdığım, bildiğim, yaşadığım, çocukluğumu bırakıp geldiğim topraklarda izlediğim gözyaşı...

mert turak


istanbul a üniversite hayatımdan sonra döndüğüm 2008 yılından beri muhtemelen devlet ve şehir tiyatrolarında 40 oyun civarında izlemişliğim vardır. İstanbul'un muhtemelen hemen hemen her sahnesinde (bi gitmediğim muhsin ertuğrul vardı oraya teşrif ettik çok şükür) ödüllü,ödülsüz,işe yarar,beğenilmeyen bir sürü oyun izledim. Televizyonlardan gördüğümüz,sinemadan takip ettiğimiz bir sürü oyuncuyu tiyatro sahnesinde de görme fırsatı buldum fakat ne olursa olsun ne yapılırsa yapılsın kimse bu adam kadar tiyatro sahnesinde olamıyor arkadaş. Şehir tiyatrolarında var olduğu ve her sene 3-4 oyunda oynadığı için kendisine şükranlarımı sunuyorum buradan. Cabaret , Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Eskici Dükkanı dün akşam şahit olduğum Otobüs oyunu. Otobüs içlerinde en zayıfı ama ne olursa olsun ; sen ne muhteşem bir oyuncusun Mert Reyiz , hep oyna takip edelim seni şehrimin tiyatrolarında.

9 Şubat 2012 Perşembe

The Black Mirror

                                                           The  Black Mirror 

       Gelişen teknoloji insanların insanlığını elinden alırsa geriye etten bir yığın kalır. İnsanoğlu emin adımlarla bu yolda ilerlemekte ve kendi kendini yok etmeye mahkum etmekte. Bilgisayarsız, telefonsuz, bir hiçiz. Telefonumuzu olmazsa olmaz bir organımız gibi yanımızdan ayıramıyoruz. Sürekli internetteyiz, aktifiz, pasifiz ama oradayız. Sürekli takip halindeyiz, ya da ne kadar takip ediliyoruz diye merak halindeyiz.  Bu durum sosyal medyayı günden güne besleyerek patron koltuğuna oturtacak. Oturtsun da.  Diyelim ki öyle bir zaman dilimindeyiz ya da demiyelim öyle bir zaman diliminde geçen bir işe göz atalım...

         The Black Mirror.  3 bölümlük 3 bölümü de ayrı yönetmenler tarafından çekilmiş, bölümler arası  devamlılığı olmayan İngiliz yapımı uyku kaçıran cinsten bir mini dizi. Derdini çok net ortaya koyan bir iş.

          İlk bölümde Kraliyet Ailesinden Prenses Susannah kaçırılır. Kaçıranlar Başbakan Michael Challow'u şok edici bir ikilemle karşı karşıya bırakır. Başbakan, prensesi kurtarmak için canlı yayında bir domuz ile cinsel ilişkiye girmek zorundadır. Burada ikilemi yaratan sosyal medyadır. Haber bir virüs gibi yayılmakta karar verme ya da tercih etme yetkisi kişinin elinden alınarak kişiyi aşan bir durum haline gelmektedir. İngiltere’nin başbakanıysanız  televizyon patronlarına çok rahatlıkla hükmedebilir istediğiniz haberi yayınlatır ya da istemediğiniz  görüntüyü yayından men edebilirsiniz. Peki sosyal medyanın patronlarına nasıl hükmedeceksiniz. Cevabı çok basit. Yapamazsınız. Başbakan da olsanız bunu yapamazsınız.

       İkinci bölümde insanlar bilgisayar oyununun bir parçası gibi, tek yaptıkları şey pedal çevirmek. Pedal çevirmedikleri zamanda da dört tarafı ekranla çevrili hücrelerinde reklamları izlemek zaten mallığın dibine vurmuşken daha da mallaşmak. Pedal çevirmek onlara avatarlarına saç baş almalarını ve pedal çeviremeyen ezikleri daha da ezme hakkı sağlıyor. Bu bölümü oyunculuk birinci sınıfta olan arkadaşlara şiddetle tavsiye ediyorum. ‘’Olmayan nesne çalışması’’nın dibine vurmuşlar.

           Üçüncü bölümde paronayak insan modelimiz var. Evimizde yeterince korunaklı mıyız,  yeterince seviliyor muyuz, sevdiğimiz kişiye güvenebilir miyiz, aldatılıyor muyuz, korkularımız etrafımızı  kuşatır ve o alan git gide küçülür. Git gide özgür alanımız daralır ve bir süre sonra yok olur. Kendimizi huzurlu hissedeceğimiz bir yer kalmaz ne içimizde ne etrafımızda. Bu paronayak insan teknoloji ile donatılırsa ne yapar?

          Kimseye güvenmiyoruz ne kendimize ne sevdiğimize. Eger kulağımızın arkasına bir çip yerleştirilirse ve bu çip sayesinde yaşadığımız her anı kaydedebilirsek istediğimzde ileri geri sarabilir  hatta istersek bir ekrana yansıtıp yanımızdakilere bile izletme lüksüne sahip olursak ve aymı zamanda da eşimize güvenmiyorsak ne yaparz?  Hayatımızı cehennem çecirecek olan anahtarı elimizde tutuyor olurduk. Üçüncü bölümde o anahtar herkesin elinde tek yapmaları gereken ileri geri tuşuna basmak.

       Her şe dokunmatik. Telefonumuz neredeyse her ihtiyacımızı karşılıyor. Tüh be keşke bi de bize sarılabilseydi.:)