27 Aralık 2009 Pazar

GİTMEK LAZIM...!


Son zamanlarda en kısa sürede eyleme dökmek istediğim tek şey gitmek... Nereye olduğunun çok fazla önemi yok.Yakın, uzak, sıcak, soğuk farketmiyor. Sadece biraz uzaklaşmak ve nefes almak ihtiyacı galiba bu. Belki de bir yılın sonuna gelirken tüm çabalamaların, yaşanmışlıkların, sorunların, koşturmanın sonunda bünye de peydah olan yorgunluğun sonucudur. Aslında neyin sonucu olduğunun çok da önemi yok, önemli olan bu isteği yerine getirebilmek. Yenilenmek, yeni yerler keşfetmenin ruhumda yaratacak enerjiye, mutluluğa ihtiyaç duyma durumu. Ne yaptığımın çok da fazla bir önemi yok bence yapmak istediğim şey gitmek, keşfetmek ve yenilenerek geri dönmek.


Yeni bir yıla girmeye hazırlanırken, en kısa zamanda hayata geçirmek istediğim tek şey; Turist olmak, sokakta kendi kendime konuştuklarımın anlaşılmayacağı bir yerde olmak istiyorum. Tek kaygımın bütün şehri gezemeden, göremeden ayrılmak olmasını istiyorum. Bir de mümkünse şahane tatlar keşfetmeden dönmek istemiyorum...

25 Aralık 2009 Cuma

menalkolik


- şu filme mi gitsem! hani twigy terlik, yılmaz, bkm filan. arkadaşlara sordum gidilir dediler. gerçi hıncal da "hayatımın filmi" demiş ama hadi hayırlısı. aman iki kadeh atarım onun yerine. hımm yoksa konser filan, aman iki kadehte onun yerine! kitaba sarılsam; koloniyi de bitiremedik aylardır, kayıp sembole başlamak nasip olmaz böle giderse, nesse başka zaman. ona buna mı uğrasam; bence iki kadeh daha eklesem hiç fena olmaz, belki sonra. neyse uğrayalım madem; heyyt naber millet! bikaç şey getirdim atarım(z) fena olmaz demi:) aslında yarın iş var ama sizi mi kırıcam birkaç kadehte sizle içeyim be. ben tuvalete mi kursam nevaleyi, git gel böyle zor oluyo yahu. saat de epey oldu artık uyusamda kalkamam, ee devam o zaman ama yarın akşam kesin dinleniyorum kaçarı yok :() (sabah) bi kahve içmek iyi gelir. bu kesmedi sanki bi tane daha yapayım ben :@ off lavabodayım soran olursa..podöööfff... kahve isteyen? (akşam) maç mı izlesem, evet evet kendime gelirim, kesin karın ağrısı tutar ama hem birkaç da kadeh sallarım hiç fena olmaz. aman korcan be yapılır mı bu, garson bey!! bi tane daha alayım lütfen... bu kadeeeh senin şerefine korcan'ım... zzzzzz!!

22 Aralık 2009 Salı

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kırık Kalpler Durağında&Candan Erçetin


Candan Erçetin'in albümünde yazdığı gibi kendisinin billur sesini 5 yıl, 5 ay, 27 gündür yeni şarkılarını dinlemekten mahrumdum. Cuma akşamı İstiklal de sağanak yağmurun tadını çıkara çıkara yürüken, İstiklal Kitabevinin girişinde kocaman posteri görüp kendimi içeri attm ve hemen bir tane Candan Erçetin-Kırık Kalpler Durağında Cd'si edindim. Yapmış olduğum bu hamleden dolayı çok mutluyum. Toplam 16 adet şarkı var. Unutama Beni ve Ben Kimim hariç hepsi yepyeni Candan şarkıları. Bir tane de sözleri de Ayşe Kulin'e ait olan Bahar var ki sanıyorum Cuma gecesinden bu yana onlarca defa dinledim.

' Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğum da mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne alakası var
Tabii ki ben böyle olduğum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var'

Bahar ve aşk böyle yalın yazıldığı ve Candan şahane söylediği için ya da ben şahane duymak istediğim için en sevdiğim Candan şarkıları arasına girdi bile.

Ayrıca Ömer Hayyam ve Neyzen Tevfik'in şahane dörtlüklerinin yorumlandığı 'Türkü' var ki

' Dünyada akla değer veren yok madem

Bazen aklı az olanın parası çok madem

Getirin şu şarabı alsın aklımızı

Belki de böyle beğenir bizi elalem'

bu kadar mı güzel yol gösterir insana.

16 şarkının her birini ayrı ayrı yazmak ve hepsi hakkında yorum yapmak isterim ama ben zaten çok sıkı bir Candan dinleyicisi ve takipçisi olduğumdan çok tarafsız olmayabilirim. Ama kendisinin birçok canlı performansını dinlemiş olduğum ve bir kadın solistin her türlü şarkıyı, türküyü bu kadar mı iyi söyler dedirttiği için tarafsız olmasam da olur.

16 şarkının 10 tanesinin sözü Candan Erçetin'e ait. Bu da kendisinin sadece başarılı bir yorumcu değil, iyi bir söz yazarı olduğunu da bir kez daha ortaya koyuyor.

Uzun lafın kısası 5 yıl, 5 ay beklemeye değmiş bir albümdür Kırık Kalpler Durağın da bana göre. İyi ki almışım ve iyi ki dinliyorum.

18 Aralık 2009 Cuma

survivor

kimine göre sadece 3 puan, kimine göre umutların ikinci devreye taşınması, rakibe göre ise bir o kadar enteresan "intikam" yüklü bir maç. fakat bu akşam yeşil saha, 8 yabancı için bir ıssız ada sahnesi olacak, bir "previously on TSL" edasıyla 16 haftaya göz atarsak, elimizdeki 8 sadece 3 olasılığa - tello, fink, tabata - düşüyor. adanın sihirbazı - ya da jacobı :)- mandrake mustafayı yok sayarcasına bu tahminlerde bulunmak tamamen yersiz kalabilir kararın açıklandığı gün.

bu birkaç kişinin(3/8) kıyamet günü, siniri stresi bursaspora mı patlar, inşallah patlar! velhasıl kötü psikoloji. empatik düşünürsek; ben bu futbolculardan biri olsam ve yarın sergileyeceğim kötü bir performansta, maç sonuna doğru gitmeden yakınlarıma, çoluk çocuğa ne hediye alsam derdine mi düşmem, alacak/verecek hesabı mı yapmam.. uzar bu liste. bunun bir de oyuna hiç girememiş, yedek kulübesinde ölümü bekleyiş tadında geçen versiyonu var ki, içler acısı; hiç oynamayan holosko hallicedir, delgado ise bu oyunun tribündeki, ya da ekran başındaki richard ıdır.

gelelim benim tahminime, ya da olması gerektiğine inandığıma; ferrari, ernst, sivok, bobo ya kimse dokunmaz herhalde. asıl adam delgado ve holoskoyu da bunların ucuna eklersek elimizde - tello, fink, tabata -dik üçgeni kalıyor. fink'in yükselişi kalmasını sağlamalıdır bu noktada, ayrıca gönderildiği takdirde yedeğinin inceman olması değerini biraz daha artırıyor nazarımda. tello ile tabata ikilisinde ise güçsüz taraf sevdiceğimiz tello; sezon başı anlaşmazlıkları, performans ve verimdeki düşüş, ve pek tabi, en çok da tabataya verilen 8mn euro nun altında ezilmekte kendisi.

(içimdeki lost özlemi bambaşka.. 46 gün, 16 saat var daha.. )

17 Aralık 2009 Perşembe

homo sporicus ; abdullah avcı vs hakan ünsal



üniversite hayatında iktisat okuyan bir insan olarak elbette uzun süreli üniversite yıllarımda en fazla duyduğum kelimelerden birisi homo economicus idi. Şimdi bir fütursuzlukla bu kelimeyi yazacağım başlıkta homo sporicus olarak değiştirdim fakat öncelikle homo economicus'u tanımlamam gerek kanımca.

Homo Economicus; bireyin (insan) günlük hayattaki gelişmelerde veya yaşantısında ekomik gelişmeleri kendi çıkarına,aklına,mantığına kısacası rasyonalitesine bağlı olarak değerlendirmesidir.

Şimdi sporicus kısmına geldiğimde ise günümüz futbol tekayütlerinin, antrenörlerinin veya aktif futbolcuların kendi çıkarına göre bu oyuna bakışı ve anlayışına vurgu yapmak manasında kendi öz düşüncelerim arasında türettiğim bir kelimedir. Şimdi bunu 2 örnekle daha doğrusu 2 homo sporicus ile açıklayacağım ve bir numara olan eski galatasaray sol beki efsane 57 numara olan Hakan Ünsal ile başlayayım.

Hakan Ünsal; kariyerindeki Karabükspor çıkışı sonrası kendine Galatasaray efsanesinde yer bulan, uefa,süper kupa,premier league deneyimi derken sağlam bir kariyere sahip belki de benim canlı olarak izlediğim 4'lü defans kurgusunda en başarılı türk sol beki. Gerek sağlam savunma anlayışı , gerekse verimli bindirmeleri ile yıllar boyunca sakatlanmadığı sürece alternatifi pek düşünülmeyen bir futbolcu idi.

Neyse bu övgülerin hepsini kenara bırakarak , geçen gün yaptığı bir beyanat üzerine yazılmış bu yazının başlığına atıfta bulunarak en azından içeriği biraz daha keskinleştirelim. Hakan Ünsal geçen günlerde İbb - Kayserispor maçında Ariza Makukula'nın attığı golde oyunu hızlandıran kenarda top toplayan çocuğa takmış idi. Maçı izlemeyenler için hatırlarmak gerekirse İbb'li Sylla topu uzaklaştırmak istedi, malum olimpiyat rüzgarı ile top taça gitti bu arada topun taca çıkmasını engellemeye çalışan İbb'li sağ bek kayarak yere düştü ve bu sırada da Kayserispor'lu Hakan Aslantaş topu top toplayan çocuktan hızlıca istedi, çocuk topu verdi ve hızlı kullanılan taç sonucu Kayserispor maçta beraberliği yakaladı. Bunu eleştiren sayın Ünsal diyor ki; bu çocuğa bu topu hızlı oyuna sokmaması gerektiğini öğretememişler mi diye serzenişte bulunarak, Abdullah Avcı'dan başlayarak altyapı antrenörlerine giydirdi.

Şimdi bu açıklamaya sonra döneceğiz diyerek Hakan Ünsal üzerinden farklı değerlendirmelerde bulunalım. Hakan Ünsan futbolcu tekayütlüğünden sonra Gs takımına en ağır eleştirenlerin başında geliyor. Hatta bazen Hıncal Uluç bile ondan optimist kalıyor. Çünkü adam öyle ki Gs - Tobol maçı sonrası bile Rijkaard'dan bişey olmaz, bu takım çok kötü diyebilen birisi ki ligin başlamasına haftalar varken Kazak takımı ile yapılmış bir europa league ön eleme maçından bahsediyoruz. Bunun sebebi elbette Gs takımından kötü ayrılışı ve döneminde beraberce ter akıttığı futbolcu arkadaşlarına da yapılan aynı muameledir. Belki de futbolculuk kariyerinde Fatih Altaylı yönetimde iken kadro dışı vakasıdır. Bunlar Gs başarısızlığı üzerine yorum yapmayı gerektirir mi bilemem ama bu günlerde zaten bir spor yazarının takımının olumlu yaptığı bir şeyi görmemesi ve bitmek bilmeyen olumsuzluk yayması moda.

Bu psikolojik değerlendirmeyi de kenara bırakırsak; şimdi sıra geldi Hakan Ünsal'ın 27 yaşına merdiven dayamış bu bünyede hangi olumlu , olumsuz hatıralar ile yer aldığına dair bir kaç kelam etmeye. Elbette her futbolsever gibi bir şampiyonlar ligi maçında Glasgow Rangers'a attığı golü, Bir Tsyd kupası maçında Beşiktaş karşısında ceza sahası dışından neredeyse 90.dakikada kornerden gelen ortaya vole ile yaptığı muhteşem vuruşu unutmam mümkün değil. Bir de olumsuz hatıralar var elbette ; mesela ben Hertha Berlin maçı hatırlarım Ali Sami Yen stadında.

Kapalı tribün önünden sol kanattan atağa kalkan Hakan Ünsal 2 dakikada 2 gol yiyen ve hakemin üstüne üstüne giden Gs takımının agresifliğine de alarak rastgele 2 adamın ortasından kendini yere atar. Berlin oyuncuları ne topa ne de Ünsal'a müdahele etmiştir, Hakan Ünsal sol çizgide karşısında 2 Berlin'li oyuncuyu gördüğünden ve hakemin üstüne gitmenin hoş olacağından mütevellit kendini durduk yerde yere atmıştır ve bayağı da kıvranmıştır. Şimdi de hem Hakan Ünsal'ın hem de tüm türk futbolseverlerin hatırlamak istemediği 2002 bir Brezilya maçı var ki ; Sayın Rivaldo'nun Berlin karşısında ki Hakan Ünsal'a imrenerek yaptığı hareket sonucu sayın Ünsal kırmızıyı o Kore'li hakemden yiyivermişti. Üst üste alt alta koy ortaya çıkacak sonuca bakalım. Hakan Ünsal elbette önemli ve kariyerli oyuncudur velakin futbol kariyerinde çok da profesyonelce davranan aksine önemli çirkef izler arkasında bırakmış ve bundan mütevellit çirkeflik üstüne de sıçramış bir oyuncudur. Homo sporicus tanımı içerisinde futbolda kazanmak için fütursuz ve kuralsızca herkesin üstüne gidilebileceğini bize en son top toplayıcı çocuk hakkında verdiği beyanatlarından da anlaşılan bir bireydir. Hani o her yol mübah diyenlerden. Zaten bu anlayış futbolculuk tekayütlüğünde aktif futbol hayatından kalan tezahür olacak ki 10-12 yaş grubunda bir çocuğa bu topu atmaması gerektiğine dair rahatlıkla söylemler içerisine girebiliyor.

Abdullah Avcı; Futbolculuk kariyerinin son demlerinde İstanbulspor'da bırakan Avcı, ardından burada başlayan yardımcı antrenörlük görevi , Gs altyapısında devam etti ve sonrasında U-17 takımı ile yaşadığı Avrupa Şampiyonluğu ve Dünya 3.lüğü sonrasında herkesin geleceği parlak antrenör değerlendirmesini yaptığı genç bir adam. İbb ile süregelen kariyerinde,seyircisiz bundan kaynaklanan çoğu zaman hedefsiz takım ile başarılı bir yönetim gösteren ve her sene şampiyonluğun belirlendiği haftalarda genellikle düşme korkusu yaşamadan liderden puan çaldığı için de büyük takım taraftarları tarafından bazen şerefsize gidecek kadar ağır eleştirilerde bulunulan bir antrenör. Fakat her tartışmayı kenara bırakırsak , bugüne kadar takımı ile herhangi bir çirkefliğe bulaşmamış ve sadece oynamayı düşünen bir takımın antrenörü. Bu bazen başına bela açıp 6 yemesine sebep oluyor elbette fakat o İbb'nin başında olduğu sürece , Malatyaspor, Elazığspor, Sakaryaspor, Kocaelispor'un başına gelenler hiç bir şekilde bu takımın başına gelmeyecektir.


Şimdi gelelim homo sporicus olayına;
Abdullah Avcı Hakan Ünsal'ın beyanatına ateş püskürürken, böyle bir mantığın nasıl olabileceğini sorguluyordu. 10-12 yaşındaki bir çocuğu bu oyunun güzel olması varken , nasıl böyle şeylerin tembihlenebileceğinin kendi mantığına sığmadığını anlatıyordu. Gs altyapısında ARda, Aydın'a böyle şeyleri mi öğretseydim diyordu. Şu anda elinde altyapı da olan oyuncular düzgün oynamaktan önce bunları öğrenin ki Hakan Ünsal gibi olabilirsiniz mi demek istiyordu acaba kısa yoldan.

İşte sporun tekayütlerinden , emekçilerine değişen oyuna bakış açısı. Bir efsane 10 yaşında bir çocuktan yola çıkarak nasıl eleştiri ortaya koyarken, bir emekçi de bu işi son günlerin deyimi ile tıkır tıkır yapmak için nasıl olabileceğini anlatıyordu. Ama hocam kazanan sensin ki bugünün genç spor beyinleri en özel yerlerde seni görmek isteyeceğinden emin olabilir. Yoksa bir futbolcu eskisi dedi diye bu ülkedeki antrenörlerinin kalkıp ta bu olayları konuşacağı veya destekleyeceği yok. Zaten an itibari ile Türkiye'de futbola anadoludan ve daha yeni eskilerden kalma bakış açısı
budur maalesef desek bile. Futbolu 90 dakika çirkeflikle kazanmaya çalışanların oluşturduğu bir oyunun alfabesi olduğu için Turkcell Super Ligi her zaman bu seviyede olmayı kabullenmiştir. Daha da ileriye gidemeyecektir. Turkcell Super Ligindeki baskın homo sporicus bakış açısı , küfret,tekmele,yavaşlat,oynatma kısacası , ne yapalım bizde hala bunu değiştirebilirler umudu ile Abdullah Avcı'dan medet umuyoruz.

15 Aralık 2009 Salı

2010 fiba dünya basketbol şampiyonası


bugün kura çekimi ile artık şekillendi herşey. turnuvaya dair en ilginç detay , olimpiyat şampiyonu olan abd ile evsahibi türkiye'nin aynı kentte maç yapmayacağından farklı gruplarda yer alma zorunluluğu idi. aynı zamanda asya,afrika,avustralya kıtalarından 2 takımın aynı grupta yer almama zorunluluğu değişik alternatifler ile grupların şekillenmesine yol açtı. abd dream team ile istanbul'da maçlarını oynayacak iken , türkiye 2001 uğuruna inandığından olsa gerek grup maçları için ankara'yı tercih etti. diğer gruplar için zaten geriye izmir ve kayseri kaldı. herşeyi kenara bırakırsak grubumuzda yunanistan , rusya , çin , fildişi sahili ve porto riko yer aldı. nisapeten fena bir grup sayılmaz ama tanjevic'in şu ruh hali ve mehmet okur'un dönme isteği düşünülürse 4.çıkmamızın garanti olacağı kesin olan bir gruptayız. bunu elbette tanjevic'in oyun sistemindeki ısrar ve mehmet,hidayet,ersan'ın da bu turnuvada kahraman olma isteğine binaen söylemekteyim. rastgele der , yeni değerlendirmeler ile tekrar burada olacağımı belirtmek isterim.

13 Aralık 2009 Pazar

erdal eren


29 yıl önce bugün , katliamların katliamı 80 ihtilalinde netekim paşa tarafından darağacına gönderilen genç adamı unutmadık.....

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna&Sabahattin ALİ


Sabahattin Ali'nin kısacık ömründe kaleme aldığı bu şahane eserini Lise yılların da Edebiyat öğretmenimin zoruyla okuyup bir köşeye kaldırmış ve çocukluğun vermiş olduğu bilinçsizlikle gerekli değeri vermemişim. Sevgili Bekowsky'i tanıdığımdan bu yana bu kitaba olan hayranlığını ve sevgisini paylaşmasından sonra tekrar okumaya karar verdim. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan 34. baskısını aldım.

Bir Cumartesi günü aldığım kitaba kendimi o kadar kaptırdım ve elimden bırakamadım ki Pazartesiye kadar bitmiş oldu. Bitirdikten hemen sonra tekrar okumak için kendimi durdurdum ve okuduklarımı biriktirmek için kendime zaman tanımaya karar verdim. 160 sayfalık bir kitabın üzerimde bu denli etkisi kalmasını ve kitabı okumanın üzerinden zaman geçtikçe değerini daha iyi anlıyorum.
Kitabın kahramanları olan Raif Efendi ve Maria Puder'in yaşadığı aşkı ve bağı okuyup sonra da oturup ağla dedirten bir kitap benim için.
Bir yazarın, insanların görünmeyen gizli-saklı kalmış yüzlerini böyle ortaya çıkarmasına çok az denk geldim. Kitabın kahramanı olan Raif Efendi'nin güçlü tutkusuna şahit olduktan sonra acaba bizde hayatta böyle bir tutkuyu yaşamımız boyunca kendimize rehber yapabilir miyiz ya da peşinden gittiği bu tutku gerçek olabilir mi diye uzun süre düşündüm. Okuduktan sonra bende tekrar okuma isteği uyandıran bir kaç romandan biri olduğu için belki de bende bu denli güçlü etkiler bıraktı.
Kısa süren ama gerçekten sevdiğim birinin beni bırakıp gitmesinin hemen arkasından okumuş olmama rağmen insan da gerçek aşka inanma arzusu uyandırmış olması inancımı kaybetmemi sağladığı için bir bakıma benim de kurtarıcım oldu diyebilirim.
Tasvirleri o kadar gerçeğe yakın ve inandırıcıdır ki; Raif Efendi ve Maria Puder parkta gezerken onlara eşlik eder, bahar çiçeklerinin kokusunu hissedersiniz.
Raif Efendi bana göre Türk edebiyatının yaratılmış en derin karakteri. Bir insan düşünün ki tüm dünyasını bir not defteri ile paylaşıp nefes almış. Kabullenmenin ve isyanın yaşadığı çıldırtıcı paradoksu yaşar. Bir kez gerçekten yaşamış ve bunun bir kez daha mümkün olmayacağını anlamış ve hatıralarına sarılarak hayatına bu kabullenmişlikle devam etmiştir. Bizlerin aşkın ve ölümün karşısında ki çaresizliğini bu kadar gerçekçi ve başarılı bir tasvirle anlattığı için belki de bu kadar derin izler bırakmayı başarıyor.
Kürk Mantolu Madonna, üst üste defalarca okuyacağım ve her defasında bir öncekin de eksik kalan duygu ve derinlikleri bulacağım belki de tek kitap benim için.
her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridordaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak istiyen adımlarımı zorla zaptederek geziniyor; rasgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "kürk mantolu madonna"yı seyre dalıyor, tâ kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum. sergi bekçilerinin ve birçoğu her gün orada bulunan ressamların artık beni bellemiş bulunduklarını farketmiştim. içeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun müddet takibediyordu. son günlerde diğer tabloların önünde oynamaya çalıştığım rolü de bırakmıştım. doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, oradaki sıralardan birine oturarak gözlerimi bir karşıma bir de, bakmaktan yoruldukları zaman, önüme çeviriyordum.
Böyle bir tutkuyu yaşamak ve bu tutkunun rehberliğin de hayatıma devam edebilmek bugünler de ki tek dileğim.

ne ettin sen yiğen yav!?


üstteki posta kıyamayarak, ama olması gerektiği için de bir şekilde bulunmalıydı bu "spartan" sinanın mutluluk anları. buyrun..

sıkıldın,sıkıldım,sıkıldı

müdürümüzün hocasının kızdığı ölçülerde geri dönüşü ile blogun neşelenmesi benim gibi 1 yıla yaklaşan sürede bu blogda farklı şeyler hissetmeyi isteyen bir adama da karalama hevesini aşıladı. sıkılmak işte be müdür , şu anda bu sıkılganlık ortak bir hissiyat mı , yoksa kendi kendimize ortaya koyduğumuz bir bilinmezlik mi bilemedim. yaklaşık 10 gündür bayram tatili ile başlayan bu tatil ortamında aslında yazmak isteyipte vazgeçmek , her gün farkettiğin şeylere karşı karalayamamak içimizde bi şeyleri fazlası ile biriktirmiş heralde. o yüzden müdürümün sıkıntısına kayıtsız kalmamak pahasına karalanan bir garip tatil öyküsü bu yazılan.


26 aralıkta bu beden önce doğduğu topraklara doğru yolculuğun heyecanı ve hayalinde yer alan bir balıkçılık hevesi ile aslında sıkıntıdan kurtulmak üzere adım attı bu ülkenin en kuzeyinde yer alan tanıdık topraklara. sıkıntıdan uzaklaşmak için yeterince malzeme vardı aslında, yeşilin kahverengiye döndüğü bir sonbaharda enfes sinop görüntüsü, mavilikten hiç bir şey kaybetmemiş uçsuz bucaksız karadeniz manzarası, o herkesin hayalinde yer alan bir gün köye dönüşe dair içimde biriken "köyümün topraklarında yıkasınlar çığırtkanlığını" canlandırırken aynı zamanda bir gün o bahçelerde meyve,sebze toplarken annemin,babamın o topraklarda son nefesini vereceği hissiyatı ayrılmama isteğini topuklarımdan vücuduma yayılan bir muammalı hayata bakış idi. nihayetinde doğduğum o ahşap odadan karadenize doğru bakarken, gün gelip bu topraklarda nefesimi sonlandıracağımı düşünerek "bu bir ömürlük misafirlikte" zamanı doldurmadan bu manzarayı kör olmadan tekrar yaşama isteğimi yenilerken, köyümde o ellerimle diktiğim incirimi yer iken, kivi toplamanın en keyifli anlarını yaşayarak nefessiz kalmak ve yanında hayalini kurduğun bir bedenle sonsuz bir uyku yaşamak elbette sıkıntıdan kurtulmak için somut ve soyutluğu kaynaştıran bir umut ve beklentiyi oluşturan bir denklem olarak güne dair bir anti - sıkıntı oldu. sonrasında yaşanan balıkçılık ve hamsi deneyimi uzun zamandır yaşatılan bir hayalin hayatı ne denli yaşanılabilir ve renkli kılabileceğine dair kesin sonuçlar veren bir deney olduğunu ama sıkıntının da bu gerçeklikte x factor olarak her dem kenarda bir yerde duracağını anlatıyor idi.

sonrasında o şehrin keyifli halini bırakarak 1 saatlik bir uçuş deneyimi bu puslu şehre dönüşü ve ayağımızın tozu ile müdürümüzün bir yaşına daha bastığı gecede gönlünü almamıza sebebiyet verirken , bir daha ki sene de beraber umarım müdürüm diyerek yeni bir yolculuğa bu sefer 6 yıllık bir deneyimin tam ortasına ama sonuçlandırılamamış bir emeğe doğru gerçek sıkıntı ile beraber yola koyulmuş idim. kayseri,üniversite hayatımı yaşadığım o yıllarda hiçbir zaman kendini bir adım ileriye götüremeyecek bakış açısı ile somurtkan tarafını daha uçakta göstermeye başladı. uçakta elinden gelse uçağın kanat kısmından alkol alan gençleri sallamaya niyetli olan ve ağzından akan salyalar ile gençlere gerçek ahlakı yerleştirmeye çalışan gayserili hacı emmilerin kavgası,gürültüsü arasında yapılan yolculuk bu şehrin neden sonuçlandıramadığı büyümesi hakkında bildiğim fakat unuttuğum gerçekleri tekrarlatmış oldu. fakat herşeye rağmen birbirimizi özlediğimiz insanlar ile kucaklaşmak ve üniversite yıllarında kalan hatıraları duygusal anılar ile yaşamak keyiflenmeye, şehir ne kadar kötü ve anlayışsız olsa da üniversite hayatından geri kalanın gülümseyerek hatırlanan fevkelade anıların olduğunu ve 50 yaşına gelsekte tüm arkadaşlarımızla buluştuğumuzda bunu anlatacak olmamız belki de sıkıntılı günlerin getirdiğinin iş hayatı olabileceğini ve keşke imkan olsa da 50 yıl öğrencilik yapsak diyen dedelerin ne kadar haklı olduklarını ispatlamış ve bizden de torunlara kalacak en kesin öğüdün bu olacağının garantisi idi. her ne olursa olsun 6 yıllık üniversite hayatından geriye emeğini alma hayali fakat gerçeklerin çok farklı olması işte sıkıntılısın,sıkıntılıyım,sıkıntılı başlığının kafamda oluşmasına sebep vermiştir. bu ülke yüksek egolara sahip fakat hiçbir zaman ne yaptığı veya yapacağı hakkında fikri olmayan bi-idrak yönetenlerin kendi ekip biçtiği bir çiftlik. futboldan,siyasete,üniversiteden,şehri yönetenlere kadar. zaten bunu kesinleştiren duygu da uçakta başıma gelen bir olay ile oluştu;

elimde uzun zamandır göz atamadığım marksizm ve kadın kitabı fakat uçakta yanımda oturan 40 lı yaşlardaki adamın bu kitabı uzun süre süzmesinden sonra kitabı bi hevesle okumaya çalışan bu madura söylediği yorum şu idi ; " gardaşım sen bu kitapı okuyup nöörecen (burası birebir alıntı), mevki sahibi büyüklerimiz bugüne kadar istemediği bi şeyi sırf iyilik olsun diye birilerine bahşetmiş mi (burası mealen) , valla emmi sende haklısın, işte o yüzden sıkıntılısın,sıkıntılıyım,sıkıntılı işte.

8 Aralık 2009 Salı

Darth Vader a saygım sonsuzdur


Teknolojinin insan evladına sunduğu ve bizim de hemen bunu nasıl piç ederiz diye üzerine Malkoçoğlu tarzı uçarak saldırdığımız internetin msn de chat yapma ; porno izmele, beleşten gazete okuma ve facebook, twitter sayfalarında kendi garip fikrilerimizi insanoğluna yayma gayretleri gibi birde nefes açıp sıkıntıyı alan kolonya misali bir de görevi var sanırım...

Gün geçiyor, develer kervan yapmış, hoş artık develerde turist gezdiriyor, tayyipsan insanı prezidan barak abimizle , ne olacak bu memleketin hali temalı sohbetlerini yaparken, her yeni doğan günle beraber aynı rutini tekrarlamak yorucu olmaya başlıyor. Bu rutin bizi içine almış bırakmazken , nerde bir iş makinası çalışırken görse izleyen , kaza gördüğünde olay hakkında ahkamını kesen güzide vatandaşlarımız, mezbaha kapısında dişiyle giderayak nasıl halvet oluruz derdindeki koç misali güllük gülistanlık yaşamaya devam ediyor. Bu gidişatın önüne geçmek için okuma yazma derhal yasaklanmalı , faşizm gelmeli ve taksilerde gece tarifesi geri konulmalı diye düşünüyorum, zira taksimden çıkıp taksiyle pazarlık yapmayınca tadı olmuyor gece alemlerinin...

Hal bu iken sıradan vatandaş olan şahsım , nedense huzur bulamıyor bu ahvalde. Memleketin dışı,kenarı , başkenti derken son durak bizansta sıkıntı her gün F5 yaparak yeniliyor kendini. Mamafih tilkinin kürkçü ile olan randevusu dakikliğinde yaşadığımız hayat yeni bir şey ortaya koymuyor. Bir Vergilius, hadi bilemedin bir Şems bulamadığımız için midir, yoksa kendi cevherimizi hurdacıya sattığımızdan mıdır üfürükten hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz. İnsan evladı dışında kalan tüm canlılara bahşedilmiş sonsuz mutluluk hali nicedir imrenilen hayat olmuş. Güvercinler uçuyor, inekler otluyor, koala kafası güzel uyuyorken bizim hissemize düşen sıkıntı oluyor. Bir van seyahatinde kamyon arkası yazısı olarak gördüğüm ve gidip kamyoncuyu alnından öperek şilt veresim gelen 'hayat benden aldıklarını, nerene sokacaksın' özlü sözünden hareketle aynı soruyu muhatabını bularak sormak istiyorum. çünkü çok sıkıldım...

Halk gününde vatandaşın dertlerini dinleyen vali beyin karşısına çıkıp bir iş verin lan sayın valim demek istiyorum, iş olarak ta Darth Vader kostüm sorumlusu ; devlet kutup ayısı üretme çiftliği olur, Dharma girişiminde girişimcilik olur, medrona sirkinde maymun kafesi sorumlusu olur diyerek yeni bir hayat isteyeceğim devletten. Hem gayrısafi milli hasıladan payıma düşen parayıda ne zamandır vermiyorlar...

Yine giriş, gelişme ve sonuç kısımlarını atlayarak yazdığımız bir yazının mesaj bölümüne gelecek olursak genç bünyeler için, adam olun, insan olun , efendi olun....

Ve ayrıca çok sıkıldım ulannn.....

7 Aralık 2009 Pazartesi

sergei&aleksei


doping nedeniyle bu akşam mabedin çimlerine basma şansını kaçırdılar:) hatta diskalifiye edilmeleri bile söz konusu; tabi bizim arzumuz bunlara ihtiyaç duymadan, kulağı UEFA lobilerine kabartmadan bu akşam bu işi bitirmek olmalı! üstteki resme tıklayınca istatistikleri ve CSKAnın asıl oğlanlarından olduklarını büyük haliyle görmek mümkün:) bu tip final maçlarımızdaki şansızlığı bu akşam kırar mıyız? ben yine "totem"e sarılıp kırar parçalarız diyorum:)

Sıkıldım ulannnn


Günler geçiyor,hayat devam ediyor derken bu aralar, hayatı bir ingiliz kara komedisi tadında yaşayalım diye ummaktayken , her fırsatta payımıza düşen 80'lerin arabesk filmlerinde sössüz figüran rolünde anlaşılamayan yetenek kıvamında kalıyorum....


bir buçuk senelik Bizans macerasında, buraya gelirken bahsedilen hep kulakta kalmış olacak ki, tarihin tekerrürün de değişen birşey olmamış. Bizans ın meşhur lafıyla yüzeydeki ve derinlerdeki sular farklı mecralara akmakta nedense bu kadim şehirde. bir hikmeti varmı, yoksa üstünden geçen onca halktan kalan bir tortu mu bu? çözebilmiş de değiliz zaten.

Memleket gündeminde açılım, Afganistan a asker gönderme, sevdiğim kız bana abi deyince insanı gibi önemli konular varken, bende kendi kendimle yaptığım deneylerin ve sohbetlerin sonucunda vardığım yargıların muhasebesini yapıyorum. Ama ne gelir gider dengesi, ne ahval ve şeriatten bir netice çıkaramazken, borç hanesini doldurmaktayız batmaya hazırlanan banka misali.


Haliç le yakın mesafemden dolayı artık özümsediğim ve şehrin heryerinde duymaya başladığım çürümenin dayanılmaz kokusunu giderecek bir esans ; hiç olmadı after shave de bulamadığımız için alkol, sigara ve kitap triosuyla zaman geçirmekteyim. beden ve akıl sağlığına zararlı maddelere düşkünlükten, birde yanlış anlaşılan adam rolünden devam ettiğim için bu aralar haybeden oluyor hadiseler.


Nedense bu şehirde herkes söylediklerinizin altında gizli anlamlar arama; küçük oyunlar çevirme ve kuyu kazmak için bekleme gibi aktivitelerin gönüllü çalışanı olmuş. tabi birde saç boyasının insan beynine yaptığı olası zararların etkisi gelecek nesilleri etkileyecek olması cabası...


Okuldan bir hocam bu yazıyı görse, korkarım ki aldığım diplomayı kafama vurur ve tarzan misali daldan dala yazdığım, konu, anlatım ve edebiyat biçimlerine uymayan bu yazı için neler derdi. Ama ne yapayım sıkıldım ulan, çok sıkıldım....


Bu yazıyı okuyan körpe beyinlere bir mesajım olsun hiç değilse yazının mesaj verme kısmını yerine getirelim. Saç boyasından uzak duralım, akıl tutulması yapmasın genç bünyelerde....

3 Aralık 2009 Perşembe

reanswer


şimdi ben buraya neden döndüm? niçin döndüm? nasıl döndüm? bunu izaha gerek yok, gördünüz, yürüdüm döndüm!
I3

çok da heyecanlandırdı kendisini tekrar parkelerde, hem de 76ers formasıyla görecek olmak. tek sorun bu "comeback"larin düşünüldüğü gibi olmaması; ikincil başlangıçların hüsranla bittiğini hafızaya kazımış belleğim, başlamasa mıydı ne diyor bir yandan. ama uykusuz bırakacağı birkaç gece yarısı şimdiden çok keyifli görünüyor:)

30 Kasım 2009 Pazartesi

tepecikli


ara sıra sahada ruh gibi dolaşan futbolcuları görünce içimden "üstüne para veririm o formayı giymek için!" diye geçirdiğim çokça an olmuştur. alişanı ana haber bülteninde görünce ve üstüne verdiği ücretleri anlatan fondaki ses eşliğinde, tepeciksporla çıktığı antreman görüntüleri gösterilirken tekrar canlandı bu hissiyatım. kendini klübe para vererek transfer ettiği ve klübün kamp masraflarını da karşıladığı düşülünce spora olan merakı hoş görünüyor elbette; 32 olan tecil yaşını 38e çıkardığı "safsata"sını bir kenara bırakırsak tabi:)


ki bu durumda kendisinin magazin programlarındaki asan kesen milliyetçiliğine mi vurgu yapmalı, aynı halet-i ruhiyedeyken insanı askerlikten soğutan bu ülke havasında mı suç bulmalı, yoksa kökten bir çözüm için sadece şanlı aliye mi atmalı bütün suçu? önce hemen son şıkka sarılsam da, karar vermenin bu kadar basit olmamasına, ve kesin doğrularla aramın iyi olmamasına sığınarak "kararsızlık" girdabına attım kendimi. en sonunda bir ahmet hakan, oray eğin keyfiyetine bürünmeye karar vererek, koca bir "aman:)" çekip kahvemden yudumlayarak alişanı yeşil sahalarda bırakmaya karar verdim:) en güzeli..

29 Kasım 2009 Pazar

mesai zorunluluğu: gunto'dan maç yorumu ve bünyonun düdüğü


takip ettiğimiz sanal ataklara, sanal "ah" lar çekerken, sayfayı refresh ettiğimizde üstte görünen 0-1 e yine içsesimle sevinmek zorunda kaldım. derken comeback günlerindeki bobo'dan günün ilk kötü haberi geldi. gunto'nun yorumu ise tuz biber oldu keyfimize; zihnimizde sabıkalı olan bu isim skor garantisi elde edeceğimiz bir maçta yine sahneye kendini koymadan edemedi. tabi görmeden gunto güveniyle yapılmış bir yorum bu. umarım yersizdir bu kuruntum, fakat gözlerimin önünde beliren bünyo silüeti bu kuruntunun yoğunlaşmasından başka işe yaramıyor:)

28 Kasım 2009 Cumartesi

29/11/2009 maç tahminleri

TSL

307 ANTALYA - GENÇLER --- ÜST --- 1,65
325 ANKARA G. - DENİZLİ --- 1 --- 1,35
327 MANİSA - KAYSERİ --- 0 --- 3,00
351 TRABZON - ESKİŞEHİR --- ÜST --- 1,70

TOPLAM 11,3

AVR

342 CAGLİARİ - JUVENTUS --- ÜST --- 1,65
399 CATANİA - MİLAN --- 2 --- 1,65
404 A.MADRİD - ESPANYOL --- 1 --- 1,60
371 RACİNG - DEPORTİVO --- 2 --- 2,20

TOPLAM 9,5

bol kazançlar :)

yılın en iyi tablosu herhalde ?


26 Kasım 2009 Perşembe

neler oluyor bize?

3 hafta önce trabzon-fener-manu üçlüsünden alınacak puanları hesaplamaya çalışırken tek elin parmaklarından öteye saymak ne kadar gülünçtü kim bilir. bugün gelinen nokta, sabah uyanınca da devam ediyorsa eğer, sakin ve dönmeyen bir kafayla tekrar zevkini çıkara çıkara parmak hesabı yapmak istiyorum:)

24 Kasım 2009 Salı

baba hakkı sorusu?

forma numarası kaçtı acaba?


(2 ay sonra ilk cevap gelince, tekrar canlandırmak istedim soruyu!)

22 Kasım 2009 Pazar

kanarya sevenler için gelsin:)

at fink'e:)


taktik, verkaç, diziliş gibi konulara girmek bu akşam için anlamsız geliyor. aklımdan şu topla ayakların buluşmasından beri şahan'ın koç sikeci gitmiyor:) ayrıca maç boyu Y.D yi aradı gözler, azize bile otururken inönüde, kendi başkanının! muhakkak olası bir yenilgi sonrası protesto yüzünden gelememiş olması düşündürücü?

oynatmaya az kalmıştı!

20 Kasım 2009 Cuma

Ersan İlyasova

Yavaş yavaş ısınıyor 2 yıllık aradan sonra döndüğü Nba'de. Artık ilk beşte sürekli yer alır mı bilemeyiz ama o ribaundlara olan yüksek katkısı ve yüksek üçlük yüzdesi ile artık 30 lu dakikaları alarak,takımda kendine daha sağlam şekilde yer bulması ve bu sene Bucks'ın geçen seneye oranla daha başarılı bir yıl geçirmesi onun da başarılı bir şekilde sophamore yılını Nba'de sürdürmekte olduğunun kanıtıdır. Daha iyiye olması dileğiyle sayın İlyasova....

zamane milliyetçiliği


öncelikle Gs-Fb derbisi olayları ile başlayan basketbol gündemi geçen hafta içi memleketimin güzide basketbol takımı Oyak Renault takımının yetkilileri sayesinde inanılmaz bir rezaleti öğrenmiş oldu. Almanya'da bir hazırlık maçında cezalı oyuncuyu sakatlığı yüzünden takımında yer alamayan bir oyuncunun yerine oynatan Gs basketbol takımının inanılmaz rezaleti ile. Hayatta böyle bir şeyi anlatsalar inanmam hatta ve hatta Mustafa Denizli ve Dick Advocaat'ın 6 yabancı oynatma hatasını hatırlatarak yok daha neler derdim.

Fakat olayın ehemmiyetini aslında bu kazmadan bozma oyuncuyu hangi amaçla oynattığını açıklayan Ex-Gs erkek,bayan basketbol antrenörün açıklamalarından öğreniyoruz. Milli duygulara kapılarak oynatmak istedik. Bir oyuncu düşünün hazırlık maçında yumruk atmaktan 5 maç ceza alıyor ve federasyon tarafından önüne bir şans konularak 5 maçlık cezayı hazırlık maçında çekebilirsin deniyor ve bu kazmanın antrenörü bu işe yaramayan adamı Almanya'da gurbetçilere galibiyet sevinci yaşatmak için takımı ligden düşürme pahasına oynattığını söylüyor. Şimdi bu adam yıllardır Oyak Renault, Darüşşafaka'da gerçekten çok başarılı işler yapan, en sonunda da Gs bayan takımı ile avrupa kupası kazanan Okan Çevik. bu adam her zaman genç neslin en başarılılarından biri olarak karşımıza çıktı ve başarılı idi zaten. Ama hangi mantıkla böyle bir yükün altına girersin inanın anlaması,algılaması ve mantıklı açıklama bulması zor.

Bir antrenör milliyetçilik uğruna bu ülkenin en önemli basketbol ekollerinden birisinin feshine kadar gidecek bir işe imza attığını utanmadan söylüyor. Gs küme düşürülse ki büyük ihtimalle gidici, o zaman hangi milli duyguları kabararak galibiyet sevinci yaşayabilecek.

Açık ve net görülüyor ki bu ülkede milli takım seviyelerinde çalışan Koray Mincinözlü gibi bir antrenörün, yıllardır bu ligde çalışan Okan Çevik gibi bir antrenörün ve koskoca Galatasaray kulübünün kendisini ligden düşürecek bir hatanın üstünü milli duygular ile kapattığını ve başkanın da tek yaptığı bu adamları işten kovmakla bulduğu bir olaya şahit olmaktayız. Bu arada basketboldan sorumlu adam Yiğit Şardan'da kendini yetkilerimi kıstınız bu yüzden müdahele edemiyorum diyor ya bunun üzerine zaten laf-ı güzaf herşey.

summer wine

19 Kasım 2009 Perşembe

kimliğimiz budur!


Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.
Kimliğimiz budur.

Her birimize kimlik sorulacağı ilanı yapılarak potansiyel suçlu muamelesine maruz kıldığınız bizler bu ülkenin insanlarıyız, halkız, Beşiktaşlıyız.

Bizleri tanımıyor değilsiniz;

İsçiyiz, issiziz, öğrenciyiz, öğretmeniz, şairiz, memuruz, tezgahtariz, yazariz, çizeriz. Bildiğin işportacıyız, çiftçiyiz... Köydeki çoban, denizdeki balıkçı, yoldaki şoförüz. Kadın-erkek, kimimiz yaşlı kimimiz genciz… Yeni doğmuş bir bebek, sokakta kovaladığın çocuğuz. Ezcümle, halkız, Beşiktaşlıyız.

Biz, Büyük Beşiktaş Taraftarıyız.

18 Kasım 2009 Çarşamba

devler liginde çArşı


yarı final/final müsabakaları için inönüye taşındığını ekranda görünce öğrendim, haberim yoktu. pek tabi tribünü beşiktaşlılar dolduracaktı, pascalın takımı da finallerde olunca da katılım hayli yüksek; acur biliyor bu işi, biliyor da bizim fransız pascal kullanıldığının farkında mı acaba? sahadaki o iri ve sağlam duruşuyla da derin bir "ahh" çektirtmedi değil bu arada. (saha sonundaki göz yaşlarını - aklıma bir yılan düşse de - samimi görerek katıyorum göz yaşlarıma.)

bir süre geçmişte özlemle yaşasam da, kapalıya konuşlanmış yığının küfürlü tezarühatlarıyla irkildim. fenerinden girip cimbomundan çıkan besteler gırla söylenmeye başladı, durmaksızın. kamera tam çekmedi ama 14-17 yaş aralığında hevesli gençlerin sırtlarında (adı, amblemi pankartta güzel, fakat montta bir o kadar itici) beyazlı-siyahlı çArşı montlarıyla, şapkalarıyla doldurduğu bir kapalı hayal ettim(yanlış mı ettim). tribün popülerliğinin sahalara ittiği, çarşı/karşı deyimini ağzından düşürmeyen ama o bildiğimiz, sevdiğimiz değişmeyecek sandığımız semtin çArşısının, entelektüel yanının nasıl sekteye uğradığının resmiydi karşımdaki. güzel işler çıkmakta elbet çoğu zaman, forumlarda, orda burda, stadyumda bunun bir çok örneğini görmek mümkün; bu aralar forzaya girenler, henüz girişte bu sosyal sorumluluk sahibi grubun bir yerlerde ama elini ayağını çekmişcesine yaşadığında tanık olabilir. ama maalesef çokça ilk anlattığım kısımdaki o iç karartıcı devrimin karanlık ışıklarıyla karşılaşmaktayım; söv, küfret, nefret et...

dönelim bu görüntünün ekrandan ne kadar çirkin algılandığına; sahada seversin sevmezsin "futbol" denen oyunu sana bana, fenerlisine, cimbomlusuna sevdirmiş, nicelerce sevindirmiş, üzmüş oyuncular bulunmakta. anlarım tanjuya, ermana kılsın, kendisi olmasa da ahmet çakara da öylesin, ama yeri mi a dostlar? zaten çatısı altında bulunduğun koltuklardan daha dün başta set sahibi olmak üzere 36 kişi men edilmiş, kaç haftadır kavgada gürültüdesin kendi içinde, yönetiminle. bu mudur dünyaca ünlü çArşı aklı; değildir evet. ama bunu sadece kalbi siyah/beyaza bölünmüşler bilmekte. o sesleri, yaygarayı duyana izahı ise zordur, ki kendi kulaklarıyla, gözleriyle tanık olmuştur artık insanlar, fener ve cimbom nefretinden ibaret değil beslediğimiz desek ne kadar anlaşılır artık.

kimin ne kadar umrunda bilmiyorum ama giderek ve hızlanarak tribün profilimizi oluşturmaya başlamakta "fener ve cimbom nefreti". bu görüntüleri verenlerle aynı beşiktaşı sevmiyorum ben, sevemem de. yanlışları olsa da o aklı selim, vakur görüntüsüyle, tok sesiyle sevdalı olan tribünü sevdim ben, sadece beşiktaşa sevdalı!

16 Kasım 2009 Pazartesi

kapalı / numaralı

Eski Açık: 75,00 TL
Yeni Açık: 75,00 TL
Kapalı Alt: 200,00 TL
Kapalı Üst: 250,00 TL
Numaralı Kenar: 225,00 TL
Numaralı Orta: 250,00 TL
VIP Alt A-F: 250,00 TL
VIP Alt B-E: 320,00 TL
VIP Alt C-D: 400,00 TL
VIP Üst A-F: 450,00 TL
VIP Üst B-E: 650,00 TL

fahiş nedir, neye denir? numaralı ve kapalı tribün bilet fiyatları nasıl aynı olabilir? fiyat/tribün orantısına bakarsak kapalı için 150/200 balansı bile fazla gelmektedir. bu yönetim her derbi maçta, avrupa maçında aynısını yapmakta, her defasında yakınmaktan başka bir şey de yapamamaktayız ne yazık ki!

15 Kasım 2009 Pazar

kapalı/36


Y.D nin tribüne açtığı savaş dün itibariyle faal bir hal aldı. 34 kişinin isimlerini bilmesem de Alen ve Ayhan'ın aralarında bulunduğu bir liste olması, yönetimin, taraftarın hangi tarafında olduğu, kimlere destek verdiği konusunda, özellikle wolfsburg maçındaki Y.D görüntüsü eşliğinde iyice ürkütücü olmaya başladı. gerçi protestonun bu boyutlarda olması kendisinin taraftarı için "en fazla yeter diye bağırırlar!" dediği alaycı açıklamasıdır kanaatimce.

yeterli olabilecek mi, ya da yeterli olana kadar devamı gelecek mi bilemiyorum bu yasakların, ama bu yönetim yanlışlarıyla bu uygulamalara devam ettikçe o ilahi mekanda paralı askerleriyle yalnızlaşmaya mahkum kalacaktır Y.D! senaryo devam etseydi seyri bu yönde devam edebilirdi elbet, fakat buna izin verilir mi, elbette verilmez!

her zamanki gibi bu olaya da ateşle yaklaşmayıp, beklemek, zamanın üstünü örtmesi zor bazı gerçekleri çıkarmasını beklemek en iyisi! ortalıkta dolaşan Alen beyanatı, Y.D nin kendi ve grubundan isimlerin de bu listeye girdiğinden haberdar olmadığı sözleri olayları elbet etkileyecektir. pek tabi, sızan haberler bununla da kalmayacaktır. ama benim gibi bazı insanların takım kötü gitse de maça gitme hevesi olan BJK taraftarı, çArşı, yönetimle beraber erimekte, bazı şeylerin yok oluşuna bizzat tanıklık etmekse üzüntüden başka bir his yaşatmamakta lanet olsun ki! bu duruma gelinmesinde kimlerin payı varsa da binlerce kez "lanet olsun"hepsine.

29 Ekim 2009 Perşembe

Basketbol Ateşi Yandı Bi Kere!!


Uzun zamandir sabirsizlikla bekledigim NBA sezonu geçtiğimiz gün Kobe Bryant ve Lebron James'in birbirinden güzel performansları ile başladı.Bu yıla baktığımızda takımları daha dengeli ve kendi sahalarında daha dirençli olacakmış gibi görüyoruz.İlk bakışta Boston , Lakers , Cleveland,San Antonio en büyük favoriler gibi dursa da , doğudan Orlando belki Toronto batıdan da Portland ve Denver bu devleri zorlayacak güce sahipler.

İzlediğim takımlar arasında göze hoş gelen oyunu Orlando Magic ve San Antonio Spurs'ün oynadığını gördüm.Magic'te yeni transferler takima iyi gelecek gibi görünüyor.Jason Williams guard pozisyonunda basketbolu bir yıllık aradan sonra özlemiş olacak ki ilk macinda gerek asistleri gerek zamanlamali sayilari ile beni cok eski yıllara , Sacramento yıllarına götürdü..Diğer yandan uğruna Hedo'yu gözden çıkardıkları isim Carter ise takıma ciddi skor gücü katmış ki daha bu takımda Rashad Lewis , Dwight Howard ve zaman zaman geçen yılki gibi oynarsa Jameer Nelson gibi skor katkısı yapabilecek oyuncular var.Takıma kenardan enerji katabilecek Brandon Bass , Michael Pietrus,Matt Barnes ve Marcin Gortat gibi oyuncuları var.Tabi unutmadan ilk macinda ilk 5 başlayıp beklenenden çok daha üst bir grafik sergileyen eski New Jersey'li Ryan Anderson'u da unutmamak lazım..Uzun lafın kısası Orlando bu yıl çok skorer....


San Antonio Spurs..Onlardan fazla söz etmeye gerek yok aslında.Yıllar yılı değişmeyen kemik kadrosu , içeri driplingleri ile sayılar bulan Parker , Pota altını eskisi kadar olmasa da gene rahatlatan Duncan ve iki skorer forvet Ginobili ve Jefferson onlar da bu yıl iddaalılar.Zaten ne zaman onları iddaasız gördük ki ?


Benim kendi sahasında oynadığı maçlar için söylüyorum izlemekten en çok keyif aldığım takımlardan biri Portland Trail Blazers'e gelince onlar artık çok güçlü.Yavaş yavaş tecrübelenmeye de başladılar.Hidayet olmayınca forvet transferi stratejisinden vazgeçip doğruyu bulduktan sonra Steve Blake'e yardimci olsun diye aldıkları Andre Miller bence bu yıl onların kaderinde en önemli değişikliği yapabilecek oyuncu.Kariyer ortalamasını bu yıl da tutturursa eğer (14,6 sayı , 7,4 asist , 4,2 rebound) Portland bambaşka bir görüntüye bürünür.Takımın lokomotifi Brandon Roy ve asistanı LaMarcus Aldridge , bahtsız bedevi Greg Oden ve kenardan takıma bir atom bombası enerjisi verebilen Trevis Outlaw ile onlar için de bu yıl çok güzel geçecek gibi.Unutmadan Joel Przybilla da savunma konusunda geçen yılki gibi bu yılda çok şey katar...


Bir paragraf da Los Angles Clippers için açmak istiyorum.Mike Dunleavy'in antrenman stilinden midir,Clippers'ın havasından mıdır suyundan mıdır nedir bilmiyorum her gelen yıldız muhakkak bir ciddi sakatlık yaşıyor..Geçen yıl yaşanan Marcus Camby , Baron Davis , Chris Kaman , Zach Randolph gibi isimlerin uzun dönemli sakatlıkları , bu yıl ise daha ligin başında 1 numaradan seçtikleri Griffin sakatlığı gösteriyor ki bu takımın başarılı olması için önce bu sakatlık sorununa çare bulması şart.Baron Davis ise geçen yılı uyuyarak geçirdikten sonra aynı zamanda bu yılki ilk iki maçı dilerim toparlanır ve en azından biz sevenlerine güzel maçlar izletir.Çünkü şu bir gerçek eger Clippers başarı istiyorsa Baron Davis bu takımı yönetmeli..


Artık ateş yandı.Yarış başladı.Heyecan git gide yükselecek ve dilerim hak eden bir takım mutlu sona ulaşır.Herkese şimdiden iyi seyirler..

22 Ekim 2009 Perşembe

Şehrin Perdesi Açıldı - KABARE


Tiyatrosuz geçen 4 aydan sonra sezonu İstanbul Şehir Tiyatrolarının geçen seneden bu yana devam eden oyunu KABARE oyunu ile açmış olduk. Oyunu ilk defa gittiğim Kağıthane Sadabad Sahnesinde izledim. Konu olarak; bir kabare aktirisi ve Amerikalı bir yazarın 1931 Berlin'in de geçen kısa aşkı çerçevesinde siyasal mesajlar vermeye çalışan bir oyun. Ama maalesef uyarlamadan dolayımı yoksa politik mesajlarının bol olmasından dolayımı çoğu zaman sıkan bir tarafı var. Klasik müzikaller arasında gösterilen Kabare 1972 yılında Lisa Minelli'nin başrolünde oynağı bir film olarak beyazperdeye aktarıldı. 10 dalda Oscar ödülü aldı. Şehir tiyarolarının uyarlaması çok başarılı değil. Oyun yaklaşık 2 saat 45 dakika sürüyor. Lisa Minelli'nin canlandırdığı Sally Bowles karakterini Senan Kara Tutumluer canlandırıyor. Oldukça güçlü bir sesi ve yorumu var ama maalesef orkestra canlı çalıyor olmasına rağmen ses düzeni oldukça kötü olduğu için birçok şarkının sözleri anlaşılmadı. Kabare'nin sunucusu rolünde izlediğimiz Mert Turak tüm olumsuzluklara rağmen övgüyü hakeden bir oyunculuk ve sahne performansı sergiliyor. Şehir tiyatrolarının Leonce ile Lena, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kantocu gibi birçok oyununda da rol alan bir oyuncu. En son güncel olarak kendisini tanıyabileceğimiz Hidayet ile Turkcell reklamlarında rol aldı. Sally Bowles'ın Amerikalı yazar sevgilisi rolünde Can Başk var. Oldukça sade ve basit bir anltımla performasını gerçekleştiren bir oyuncu bence. Kabare'ye gideceklere kısa bir tavsiye de müzikal bir oyun olunmasına kanılıp eğlenceli olabileceği düşünülebilinir ama siyasal mesajları ve uzunluğundan dolayı sıkıcı ve acıklı olması muhtemel.

18 Ekim 2009 Pazar

Futbolcu Fabrikaları Yazı Dizisi


Sevgili okurlar ;

Sizler için meoezcan ve bendenizin hazirlamis oldugu yazi dizisinin ilk kismina Ajax ile baslayacagim.

Her futbol sevdalisi gibi bende Ajax'in ABN-AMRO seklinde yukaridan asagi yazili o ortasi kirmizi kenarlari beyaz formasi ile yaptigi mucadeleri severek izlerdim ekran basinda..Yetistirdigi jenerasyonlar ile Avrupa futbolu ve Hollanda milli takimina sayisiz katki yapmis bu büyük kulüp , diger kulüplere örnek olacak sekilde cok para harcamadan alt yapidan yetistirdikleri yildizlarla hem kendilerine gelir saglama adina , hem de futbolda basari adina bir cok is basarmistir.

En belirgin olarak yetistirdigi 2 jenerasyon vardir son 15 yılda..
Yıl 24 Mayis 1995
Kalede 1970 dogumlu , o dönemlerde 1,97 boyu ile kalede dev gibi duran ve bir cok büyük klübün dikkatini cekmekte pek de zorlanmayacak bir dev ; Edwin van der Sar vardi.
Savunmanin saginda ilerleyen yillarda cogu Ajax'li gibi kisa bir Milan macerasindan sonra uzun zaman boyunca Barcelona formasi giyerken izleyecegimiz o dönemler henüz 22 yasinda olan Michael Reiziger boy gösteriyordu..Savunmada bir başka 70 kusagi Frank De Boer bu çıkışta kendini yavaş yavaş göstermeye başlıyordu.İkizi Ronald ayni kadroda hücüm hattında yerini coktan almıştı bile..Orta alanda ileride dünya futboluna stili ile cok şey katacak olan Clarence Seedorf ve taktığı gözlükleri ve uzun saclari oynadigi futbol ile taçlandiran çok ünlü bir defansif orta saha yani Edgar Davids'i seçiyordu gözlerimiz..Sizcede ayni mevkiide şimdilerde Galatasaray futbol klübünü çalıştıran Frank Rijkaard'dan bir çok şey öğrenmemiş mi bu küçük boylu ilginç görünümlü büyük oyuncu ? Hücüm hattında bir Fin Efsanesi Jari Litmanen ve dönemin en iyi sol acıklarından Marc Overmars vardı..Yedekler arasında Winston Bogarde , Patrick Kluivert , Nwankwo Kanu ve ilerde Türkiye'de kisa bir dönem Istanbulspor formasi ile de izleyecegimiz Peter van Vossen vardı.Hazır konu Türkiye'deki Ajax'lilardan acilmisken , 1995 te kadroya girememis ama bir yil sonraki sampiyonlar ligi finalinde ilk 11 cikan Kiki Musampa da Ajax'in yetistirmis oldugu yeteneklerden biri olarak gözümüze carpiyorduçLouis van Gaal ise takımın başında bu gençleri harmanlama görevindeydi.Ve bu gençler 1995 yilinda Avrupa'nin en büyüğü olma ünvanina İtalyan devi Milan'ı yenerek sahip oluyordu..
İlerleyen zamanlarda 2000 li jenerasyonu ile tekrar sizlerle birlikte olmak dilegi ile..

16 Ekim 2009 Cuma

Hesap yeni açıldı


Tau Ceramica yıllarından sonra , bu ligde bu adam için ilk hesap daha yeni açıldı. Fenerbahçe the Ülker'e karşı herşeyi yaptı. Atamadığı yerlerde Tunçeri atsın diye göz hapsine aldı , attı, ribaund aldı, çaldı , asist yaptı ve kazandı. Bu senenin alamet-i farikası "Rakocevic" , haydi rastgele

15 Ekim 2009 Perşembe

girdap


azalan katkımın siyah beyaz nedeni malum denizli maçıyla maçladı; kimi övsek, rezil, kimi yersek yine rezil olduk söylediklerimizle. doğruyu bulmakta bu kadar zorlandığım günleri hatırlamıyorum. beşiktaşımın siyahla beyazını ayırt etmek imkansız şu an, ortamdaki gri tondan yükselen seslere kulak tıkayıp beklemek en doğrusu desem değil, bir şey söylesen taraflardan birine yamalanırsın, söylemesen içine attığınla kalırsın. başkana mı, adayına mı, yazarına, hocasına mı, topçusuna mı, nesine nereden başlamalı ki?

13 Ekim 2009 Salı

Shaq , Baby Shaq'a karşı !!!

Dün akşam uzun zamandır konuşulan sahne fotoğrafta görüldüğü üzere gerçekleşti. Avrupa semalarında Shaq benzeri etkileri senede 3-5 gün gösteren Sofoklis, asıl adam ile karşılaştı.

Sofoklisin maç sonrası yorumunda dediği şey çok ilginçdi ; "Ben güçlüydüm fakat o güçlü", Shaq'da ilginç şeyler sarfetti ; " Bir büyük adamın yapabileceği gibi sadece smaç,jump - hook ve pick & roll yapabiliyor , olması gereken de bu"










Sofoklis vs Shaq gerçekten ilginç ve uzun zaman sonra hatırlanacak bir deneyim.

Hadi bir daha!!!

O efsane 2004 olimpiyatlarında ABD'ye karşı oynadığı basketbolu kim unutabilirdi ki? Belki de bu basketbol onu Orlando,Detroit'te üst sınıf basketbol beklentisi içine sokmuş idi. Fakat geçen o yıllarda gerek bencilliğinin verdiği etkisizlik,gerekse ortalama oynadığı maçların pek rağbet görmemesi onun Jasikevicius sonrası takım toparlayıcısı olarak Maccabi'ye milyon dolarlık bir kontrat yapmasına vesile oldu. Fakat hücumda paylaşmayı ve oynatmayı en çok seven avrupalı guard'ın üzerine Solomon, Bynum felaketini atlatamayan hem Maccabi'ye hem de Arroyo'ya bu anlaşma ve beklenti haksızlık idi. Nihayetinde istatistiksel anlamda gerçekten çok güçlü ve fakat başarı anlamında geçen vasat bir sezonun ardından, rota florida sahillerinde bir ateşli takıma yöneldi. Wade bu sene yardımcı olarak Arroyo'yu seçti, geçen yıl alınan fakat hiçbir şekilde faydalanamayan Smush'ın ardından bakalım bu sene neler yaşanacak. Jason Williams'ı bile arar olan bu takımda bakalım bu sene Arroyo ne yapabilecek,ne edebilecek göreceğiz ?

12 Ekim 2009 Pazartesi

Küllerinden doğabilecek mi?

Henüz 17 yaşında iken Efes Pilsen ve milli takımda kendine forma şansı bulması, U-!7 finalinde Sırbistan'da Sırbistana'a karşı kendi jenerasyonunun en değerli oyuncusu olmayı hakedecek kadar iyi bir oyun ile göz kamaştıran bir gelecek hayali, nba seçmelerinde Atlanta Hawks draftı, fakat sonrasında tepetaklak bir kariyer. Bir türlü beklenen sıçrayışın olmaması ve en sonunda İtalya'da tekrar küllerinden doğma hayali. Bu sene transfer olunan Avellino ile yapılan ilk lig maçında atılan 20 sayı ile bir anda acaba tekrar kelimelerinin yükselmesi.

Cenk Akyol, İbrahim Kutluay sonrası bu ülkede milli takım ve kariyer olarak en yüksek seviyeye ulaşacak skorer potansiyeline sahip iken kaybolan 3 yılın ardından bu sene eğer kendisini toparlar ise ve o 17-18 yaşında sergilediği yeteneklerine gelişen fiziğinin de etkisi ile gücü ve savunmasını eklediğinde sonuçları muhteşem olacaktır.

Hadi bakalım bu sene Cenk Akyol için ya tam çıkış ya da Türkiye liglerinde oynayan ikinci sınıf takımlarında devam edecek bir gelecek kariyeri, ama eminim ki yükselecek ve küllerinden doğacaktır tekrardan.

11 Ekim 2009 Pazar

Acizlik Mazur Görülür de Rezillik Parayla Mı?

Dün akşam öncelikle Bosna Hersek'in hakettiği bir vizeyi cebine koyup Güney Afrika biletini aldigi bir mactan sonra , her T.C. vatandaşı gibi en azından Avrupa'nın kollektif futboldan en uzak milli takimlarindan biri olan Belcika'ya karsi galibiyet bekleyerek gectim ekran basina.. O Belcika ki bir onceki macinda Ermenistan macinda pozisyona giremeden 2 farkla maglup olmus , o Belcika ki bir cok oyuncusu buyuk takimlarda oynarken 3 pas ard arda yapamayacak kadar futboldan uzak , o Belcika ki sahasinda oynadigi milli macta tribunleri yarisindan fazlasi bos kalan ve kalan yarisinin da bir cogu Turkiye'yi destekleyen bir stadyumda mac yapiyor..Karsisinda ise milli duygulari kabarik bir milletin takimi Turkiye var..Ama ne Turkiye !!!

Sanirim dun aksamki macta Almanya'da dogmus , orada buyumus ve futbolu orada ogrenmis olan , gururla takip ettigimiz ve oynadigi her milli macta gosterebildigi en iyi performansi ortaya koymus olan Hamit Altintop ve benim gozumde dunyanin Casillas , Buffon ve Cech'ten sonra en iyi kalecisi olan Volkan Demirel'den baska milli takim formasi giydiginin farkinda olan oyuncu yoktu.. Önder Turaci sanki kendisi hala Belcika milli formasi giyiyor gibi Belcika lehinde hatalarla , Servet ise hafta ici Rijkaard'in milli takim icin yaptigi sakatlanma konusunda sozlerinin etkisinde kalmis ve ne kosmak ne de mucadele etmek istemezcesine kotuydu.. Sagda Gokhan Gonul vasat , o vasatliktan etkilenen Hakan Balta da vasatin altinda bir grafik sergiliyordu.

Defansimizda butun bunlar yasanirken de rakibin kanatlardan destekli tek forvet anlayisinda santraforu oynayan Emile Mpenza da herhalde yillar sonra bir macta iki gol birden atti. Ki biz kendisinin tek gol attigi maclari bile hatirlayamaz olduk artik ... Orta sahada futboldan uzak Ayhan , bal yapmayan ari Nuri ve nereye nicin kostugunu bilmeyen, premier ligde takim bulma derdinden futbol oynamayi unutmus bir Tuncay Sanli vardi.. Forvet hattina gelince kosmayi bi kenara birakin topa vurmayi bile unutmus, kendi takim ve taraftarinin bile elestirmekten biktigi Nihat ve hayatinda B milli takim icin bile cok nadir mac yapmis , bu sezon ne son haftalarda, ne sezon boyunca cok cok onemli isler yapmamis olan Ceyhun'u goruyordu gozlerimiz.. Gene de yuregimden gelen bir ses olsun bu mac onlarin kendilerini affettirmek icin ellerinden geleni ortaya koyacagi bir mac diyordu.. Ancak 90 dakikanin sonu Belcika icin en yakin Avrupa'nin siradan kollektif futbol sergileyen bir takimla yapacagi maca kadar umut yesertecek bir skor gosterdi bize..

Tabi burada kocaman bir paragrafta Turkiye milli takimlar patronu Fatih Terim'e de acmak lazim. Ey Fatih Terim.. Artik futbol ''hadi aslanlarim !! cikin oynayin siz kazanirsiniz siz yaparsiniz !!!'' zamani degil. Artik futbol, hele ki milli takimlar duzeyindeki futbol tamamen taktik agirlikli ve toplanilan kisa sure icinde calisilan duran top organizasyonlarina bagli bir futbol anlayisi icinde.. Bir cok korner atisi kullandik kacinda bir organizasyon vardi ?? Kacinda tehlike yarattik? Hic birinde. Ama uzulmek yersiz. Zaten Sayin Terim takimimizi en onemli macinda hem de ilk yarinin ortalarinda yalniz birakip tribune gitmis, hem de bu macta tribunden maci takip etmisti.. Bu takimda Sercan Yildirim yoksa , savunma icin zamaninda Serdar Tasci milli takimda oynatilmadiysa , Mesut Ozil gibi bir yetenek Almanya milli formasini tercih ettiyse, ki daha kadroya giremeyen bir cok Turk oyuncu da sayilabilir bu sonuc ve bu yikik harabeyi izlemek zorunda kalmamizdan daha dogal hicbirsey olmasa gerek.

Son olarak herseyin milli takimimiz icin cok daha guzel olmasindan ve ileride futboldan anlayan , belirli bir futbol kulturunu milli takimimiza adapte edebilecek , bu İngiliz , Alman ya da İtalyan bir hoca olabilir , bir Teknik direktor ve ekibinin milli takimimizin basina gecmesi dilegi ile.. Bu kadar milli maclardan para alip bizi bu kadar rezil eden tum futbolcularimiza sonsuz tesekkurler. Onlar da hakli Rezillik parayla mi ?

10 Ekim 2009 Cumartesi

Bir yıldızın TBL'e vedası

Chris Lofton geçen sene M.B.B.'ne transfer olduğunda NCAA takibi yapan herkes ne oluyor lan havasına girmişti. Herkes bu adamın yaşadığı hastalık olmasa Nba'de şampiyonluğa oynayan takımlarda 15-20 dakika ortalama ile keskin şutör boşluğunu dolduracak bir oyuncu olmasından emindi.

Fakat yaşadığı hastalık ve iyileşme süreci bu üçlük makinesini Türkiye'ye hem de akdeniz sahiline doğru itmişti. Mersin'de yaşayan insanlar aslında ne kadar şanslı olduklarının farkında değillerdi, ama sene içinde yaptığı inanılmaz işler ile bir anda herkesin dönüp her maçta Mersin'in sayı istatistiklerine bakmasına sebep oldu. Geçen yıl yaptığı inanılmaz işler ilk önce Fenerbahçe karşısında attığı 47 ile tescillendi sonrasında attığı 61 ise herkesin bu adama olan saygısını ve hayranlığını bir kat daha arttırmaya yetti. Transfer sezonunda Fenerbahçe ile adı geçerken Greer tercihi ile bu mevzubahis kapanmış oldu. Euro Basket 2009 öncesinde milli takımda oynayacak haberleri bir çok insana ters gelse de benim şahsi kanaatime göre en büyük eksiği keskin bir şutör olan milli takıma ilaç gibi gelecek ve hatta eğer oynasaydı belki de finali konuştuğumuz günler çok ama çok daha yakın olacaktı ama nasip kendisini türk pasaportu ile arzı endam edemedi.

Fakat hala umudum Gs, Telekom ,Beşiktaş gibi takımların bir şekilde kendisi ile anlaşıp bu sene bu ligde onun inanılmaz işlere imza atmaya devam etmesi yönünde idi. Fakat kendisi ACB'de oynayan onlarca değerin arasına katılmayı tercih etti. Lofton Tau Ceramica'da bu sene Rakocevic'ten doğan boşluğa binaen o kritik zamanda yapılan el üstü şutlarının çaresi olacak. Bu arada Tau Ceramica'nın yeni ismini sevmediğim için zikretmedim burada kimse kusura bakmasın, zaten gıcık bir değişim olmuş. Ama herşey bir kenara Bajramovic sonrası Lofton'un kaybı bu sene TBL'de keyifli anların azalacağına dair işaretler verdi, kimse Rakocevic, Nachbar geldi diye üstünü kapatmaya çalışmasın.

9 Ekim 2009 Cuma

Stevan Jovetic


Bu adam geçen haftasonlarında izlediğim İtalya ligi özetlerinde çıktı ilk karşıma. Milan Baros'un Liverpool'daki ilk yılında oynadığı futbol gibi, her pozisyondan o çıkıyordu, vuruyordu, pas veriyordu saçlarını zıplatıp zıplatıp sempatikliğini sergiliyordu. Jovetic 16 yaşında Partizan takımında kendini sağa sola göstermiş Karadağ kökenli bir forvet. 18 yaşına geldiğinde ligde,kupada,ıvır zıvırda 19 gol atınca Fiorentina 8 milyon avro'ya (dikkati çekmek lazım Tabata'dan daha ucuz bir fiyata) "jo - jo" yu kadrosuna kattı. Geçen sene pek birşeyler yapamayan "jo-jo" özellikle Gilardino'nun yüksek formunun da etkisi ile sadece 2 golü atabilmişti. Bu sene ise Mutu sakatlandı, Gilardino cezalı idi derken birden 6 gole ulaşarak sezonda şu ana kadar en fazla dikkat çeken forvet oyunculardan biri oldu. Bu sene ne yapar ne eder bilemeyiz ama jo-jo sezon sonunda astronomik bir rakama özellikle kadro yapısı itibari ile Milan'a giderse hiç ama hiç şaşırmam.

8 Ekim 2009 Perşembe

Tekrar Hoşgeldin:))


Burada Beşiktaş sever arkadaşlar var iken bir Galatasaray taraftarı olarak benim burada bunu yazmam biraz garip kaçabilir ama futbol sevgisi bu. Madida Beşiktaş takımının zamanında bütün taraftarlarca sevilen men in black serisinin 2.filmi idi. Malumunuz bu serinin sonunu da Pascal oluşturdu. Bülent Uygun gibi bir antipatik karakter üzerine de Türkiye'ye deneysel bir çalışma ile Ertuğral'ın yanında antrenör olarak görev yapacak olması, Sivasspor'un o kötü imajından iyiye doğru gittiğinin kanıtıdır. Hem Ertuğral'a hem de Madida'ya hoşgeldin diyoruz. Ligimizin rengi güzelleşti.

7 Ekim 2009 Çarşamba

ayakta izleyen kalmasın


Nba yönetimi malumunuz her sene saçma sapan kurallar ile sezon başı tartışılmayı ve adından uzunca bahsedilmesini pek sever. Bu sene Nba yönetimi çok acayip bir kuralın altına imza atmış bulunmakta. Bu sene takımların kenar oyuncuları hiçbir şekilde ayakta maçı izleyemeyecek , bu olayların tekrarlanması ile de teknik faul falan çalınabilecek.

Kuralın uygulanma sebebine gelince binlerce dolara satılan ön koltuklarda oturan kişilerin rahat maç izleyememesi imiş. Arkadaş tamam kapitalizm Abd'nin dünyaya salgıladığı en önemli düzen,düzdüren sistemi de,bu oyunun içine bu kadar ama bu kadar sokulmasına ne gerek vardı. Zaten takım düzenlerinde ekonomik dengesizlikler ve benzeri uygulamalar yeterince mevcut ama benche kadar girmesi gerçekten kabul edilemez.

Şimdi ne olacak Tyrus Thomas smaç vurduğunda müzmin Chicago yedekleri nasıl tepki gösterecek, Lebron'dan ibaret Cleveland takımındaki yedekler zaten takıma katkı veremez iken şimdi havluları ve tepkileri ile destek olamayacak mı? Nba takımlarında sadece benchlerde yaptığı şovlarla akılda kalan oyunculara ne olacak, Chris Andersen nasıl sezonu bitirecek , Ronny Turiaf nasıl motive olacak , bir çok kıpır kıpır genç takım uyumunu bu şekilde sağlarken şimdi ne olacak. Evet bir adam 1000 dolar ödeyerek en rahat yerde ve en net bir şekilde maç izlemek isteyebilir, düzen , show business bu ama eminim ki benchin arkasından bilet alan insanlar bu olayların hepsini kabullenerek ve o oyuncular ile beraber hareket etme iştahı ile bu paraları ödüyorlardır.

Ha bir de takım sahiplerine ne olacak, şimdi bana birisi anlatabilir mi; Mark Cuban nasıl maç izleyecek ? Ha daha beteri var, bu kuralları en sağlıklı hali ile uygulaması gereken hakemlere de Nba yönetimi lokavt uygulamakta, zaten kimi bulupta maçları yönettirecekler o da ayrı bir yazı konusu.

3 Ekim 2009 Cumartesi

There is no place,like home

bülbül ne ötersin ,yuvan mı yoktur...
ev,yuva,home adına kim hangi dilde seslenirse aynı anlama gelir. Ait olduğun,gittiğin zaman sana kapıyı açmak zorunda oldukları yer. Sarı sıcak ışıkları uzaktan gözüken,sizi içine sevgiyle hapseden,gönüllü mahkumiyetlerin adresimi ev dediğimiz. bizim gibi , hayatı arayan,sevgiyi özleyenlerin aradığı ama hep bulamadığı yegane yerin adıdır ev. Hayata karşı savunmasızken kanatlarımızı açmış kartal gibi uçarken,hep aynı yöne uçarız. Çünkü biliriz ki ne hayat ne de ölüm ,içimizdekini dindirmez. Yaşarken ölmek,ölürken yaşamak isteyenlerin hep sılasıdır , uzaktaki o güzel sarı ışık. Çünkü orda Anne vardır, sevgi,ışık, hayata dair , yaşamaya dair güzel olan ne varsa hep ordadır. Uyurken, ayaktayken , sevişirken, savaşırken hep o özlem vardır içimizde. Işığa aşık pervaneler misali ölümü ararken hayatın içinde , bu durmadan kanayan ,çoğalan yaralara bir yenisini eklerken , hakikat,aşk peşinde koşarken, düşünmenin ağırlığında ezilirken , her şey boş ve anlamsız gelirken , soğuk çelik namlular gelir aklımıza.

Biz ki hayatın peşinde koşarken , hayatı ve hakikatı anlamak için içimizdeki şeytanı terbiye ederken , sırtımızda günahlarımız, ardımızda acılardan oluşmuş bir hayat varken, ne diye bakarız doğan güneşe. Yeni ve bilinmezlere gebe günlerde , başımız dik, kefaret ararken, yol gösteren Vergilius olmasa da Dante gibi yarısında ömrümüzün kahrederiz. Ellerimiz ateş kusarken karanlık dağ başlarında, varoluşun ıstırap ve acı olduğunu bilen yüreğimizdir, geri çekilmeyen, sıcak kanlarımız susamış toprağa akarken, ne günah ne de sevaplarımız gelir aklımıza. Bir tek Anne vardır , sarı sıcak bir yuva, geri kalan herşey boş ve anlamsız. Artık biz kendimiz değiliz, hapsolduğumuz hayattan akarken pirlere geriye yalnızca tek birşey gelir aklımıza. Minarelerden okunan ezanlar gibi , bizi de davet eder toprak, o soğuk karanlıkları aydınlatan sevgidir bizi koruyan, bir çift güzel göz, bir yürek.

Ne varoluşun sırrı , ne de hayatın anlamı. Herşeyin geride kaldığı zaman akla gelen kelimeler ; Anne ve Ev. Kalbimizin en alt köşesinde, herkesten saklı , en gizli korkularımızın olduğu yerde, ışığın ve sevginin köşesinde, varoluşun gerçek anlamında , hiçbir yazarın anlatamayacağı en derin sularda, bir isim vardır, bir yüz, bir hatıra....