bir şeyleri yürütmek ilgimi çekmiyor. başlangıçtaki heyecanı seviyorum,sonra sıkılıyorum. bir süre boyunca bir şeyde karar kılıyorum,yürümesini sağlıyorum -sonra dışarıdayım. Öyle girişimciyimki hiç bir şeyde başarılı olamıyorum, kendi hayatım dahil. Bunun sırrı bunu biliyor olmamda yatıyor.
31 Mart 2009 Salı
yapma boruc, 3 oldu!
, kuzey irlanda - polonya maçı 3-2 bitti ama irlandalılar boruca bir teşekkür borçlu. gerçi irlandanın 3. sayısında, zewlakowun geri pasında, ilk bakışta borucun büyük bir hatası var gibi görünsede, 2. tekrarda topun izlediği yola hayret etmemek elde değil.
30 Mart 2009 Pazartesi
susuzluk hiçbir şeydir imaj herşey

bir bu eksikti; yalanmış saçlar, italyan modasından takımlar ve son olarak kalın çerçeveler. bence köşeli bir seçim olmalıydı sinyorunki. aslında bizlere asıl hikayeyi veren sinyorun maç sırasında kameraların kendine çevrildiğini anladığı anki hareket değişimleri, kimsenin anlamadığı el kol şekilleri; kendi kurduğu floransasında yaşamaya devam ediyor sanki terim.
seçim sonuçları 1

bir seçimi daha sonuçlandırdık. 3 adet oy pusulasını tek zarfa koymak en zoruydu benim için. mikrofon cızırtıları, bayrak asmalar bitti nihayet. bunun havası en az bir hafta daha sürer, çok bilmiş amca ve abilerden birbirinin aynısı analizleri okumaya, dinlemeye hazır olmak lazım. bu arada 5 ölü 100den fazla yaralı var. unutmadan bir söz de ellerinde dosyalarla gezenlere lazım; hala bekletiyorsunuz, açıklanmayan her gün çirkin bir siyaset güttüğünüz fikri oluşuyor.. neyse, geçmiş olsun...
29 Mart 2009 Pazar
akdeniz futbolunun orjinali

Türkiye Milli Takımı’na yakınlık duymuyorum. Ne yapayım, içimden gelmiyor. Hem de başta Nihat Kahveci olmak üzere kardeşim gibi sevdiğim birçok futbolcu takımda oynarken. Çünkü İsviçre maçından bu yana milli takım sevmediğim bir kültürü temsil ediyor... (Ayrıca, reklamlarda şişirilen ‘büyüğüz’, ‘müthişiz’ hamasetinden de gına geldi... İ. Mansız’ı sindirememeiş, ehlileştirmeye çalışmış bir kültürden neyleyim sıradanın amansızlığını...”
Saldırganlığın ve kibrin yanı sıra özeleştiriden korkan bir kültür bu. Dün sahaya kaptan olarak,La Liga takımlarından Villarreal’de forma giyen Nihat Kahveci çıktı.
Bu jest zamanında kaptanı Emre Belözoğlu olan bir takım için olumlu bir adım.
Kültür sorunlarını çarşamba yazıma bırakıp, şu ‘geceyarısı maçı’na, kırmızı ve beyaz formalı iki takımın karşılaşması olarak bakayım... İspanya’da Iniesta yok diye neredeyse bayram yapacaktık. Oysa bu takım Avrupa şampiyonu olurken orta sahadaki üç adam çıkıyor, yerine üç adam giriyor, hiçbir şey değişmiyordu.
Dün gece Del Bosque, üçle yetinmedi, David Silva’yı kenarda tutup dört savaşkan orta sahayla oyuna başladı. Müthiş dinamik bir güç... İspanya’da asıl eksik Puyol. Günümüz futbolunda onun kadar çabuk geriden oyun kuran futbolcu yok. Puyol olmayınca bu iş Xavi’ye düştü ve yavaşladılar.
Terim’in orta alanın kanatlarına Arda ve Tuncay’ı koymasını, ileride de Nihat ve Semih’le başlamasını ise ‘dahiyane bir hamle’ sayıyoruz. Sanki futbol yeniden icat ediliyor... Türkiye’nin ikincilik şansı, İspanya’dan alacağı puanlara bağlı. Golü düşünmeyip de ne yapacaksınız.
Maç başladı, sahada bir ‘Akdeniz futbolu’ gördük. Ne bu? Kısa paslarla hazırlık, sonra derin çapraz toplarla oyunu birden hızlandırmak... Ole, ole, ole ve hamle! 2002 hariç, 1998’den bu yana bütün Dünya ve Avrupa kupalarını Akdeniz takımlarının kazanması rastlantı olmamalı.
Dün İspanya kendi olağan Akdeniz topunu oynadı. Türkiye onun tercümesini uygulamaya çalıştı. Oyun anlayışları ve takım kuruluşları simetrikti. Maçın başında oyunu hızlandırdığı anlarda pozisyonlar buldu Türkiye. Sonra İspanya rakibini karşı alana itti, derin çapraz toplarla pozisyon aradı. Bunda sadece kesici rol üstlenen Aurelio ve Emre B.’nin payı vardı. Ne var ki önceki maçlardaki gibi kendi ceza alanına fazla gömülmedi Türkiye. Oyunun seyri de simetrikti. İspanya’da Cazorla, Türkiye’de Arda ortaya girince iki takım da sağ kanadından işlemeye yöneldi. İkinci yarı Arda sık sık Tuncay’ın yanına gitti, onun kanadı Nihat’a kaldı.
Semih yerine Ayhan’ın girmesi, rakibi orta alanda oyalama amacı taşıyordu. Ayyıldızlılar ‘önce bir puan’a oynamaya başladı. Böyle oynayınca o puandan da olabiliyorsun.
‘Amansız, mamansız’ ormanda geçer. Futbolda top oynayacaksın. Serbest vuruş savunma setlerin olacak. Böyle vuruşlarda rakibin direk diplerine ek adam sokacağı bir gerçek. Bu gerçeği unutursanız, dünkü gibi voleybol golünü yersiniz. Hem de ağır dediğiniz savunma oyuncusundan.
İspanya rakibine top göstermedi ve olağan bir galibiyet aldı. Terim’in ‘taktik gereği’ diye açıkladığı mucize bu kez gelmedi. Ancak ‘ilkleri gerçekleştirmek’le sınırladığı misyonunu Çarşamba’ya taşıdı Türkiye... Umudumuz İspanya’nın artık puana ihtiyaç duymaması!
O güne kadar köpürtülecek ‘ahlara vahlara’ ve hamasi reklam kirliliğine karşı sabırlar dilerim.
Maçın en iyisi: Sergio Ramos
İbrahim Altınsay / Radikal / 29.03.2009
yazının orjinali..
Etiketler:
ibrahim altınsay
0
yorum
afrikaya veda mı?

ne taktik anlayış, ne de oyuncu seçimleri için kabahat bulamayacağım bir maç oldu açıkçası. giydiği formayı haketmeyenler elbette bariz bir şekilde sırıttı; yürümeye bile gücü olmayanların sonuna kadar "amansız" mücadelesini izlemek bir koçun anlamsız ısrarcılığını gösterdi bana. yineleyerek söylemek lazım, dün akşam için fazla üzülmeye gerek yok, isteğimiz sadece uzun zamandır yenilmeyen bir takımı evinde yenip yine kendimizi bulutların üstüne atmaktı, olmadı.
üzüntümüz dünkü yenilgiden çok, son düdük çalıpta belçika-bosna maçınının sonucunu öğrenince önceki maçlarda kaçırdığımız puanlara daha fazladır herhalde. üstelik bir sonraki maçın da ispanya ile oluşu, ve bu seferki kaybın bizlerle birlikte milli takımı da ekran başında bırakacağı gerçeği, tabi bosnanın da kazanacağını düşünersek.
dün akşamki maçta şikayetçi olduğum ilk şey barnebeu tribünleri, maçı baştan sona zehir ettiler kornalarıyla veya her neyse çaldıkları. iki üç tane de amca vardı "espanya, espanya" diye bağırmaya çalışan. ne karınağrısı seyircisiniz be..
oyuna ve oyuncularımıza gelecek olursak, ilk yarım saatlik oyunda herkesin hemfikir olduğu bir tatmin mevcut, fazlasına da gücümüz yetmedi, zaten topu bir daha ayağımıza alamadık. aldığımızda da tuncay başta olmak üzere rakibe teslim ettik "buyrun çok güzel pas yapıyorsunuz." diye. bu arada birileri tuncaya yuvarlanması gerekenin kendisi değil top olduğunu hatırlatmalı.
göze batan diğer oyuncu nihattı; ilk pozisyonda semihe atmadığı pas için pişmandır mutlaka, ama daha sonra tüm takımı demoralize edecek tavırlarına, el kol hareketlerine ne demeli, anladık oralarda oynamış adamsın..
ve emre belözoğlu. ya ben bu adama kendimi de zorlayarak söyleyecek bir şeyler buluyorum, yada tuhaf birisi gerçekten. nihata ayak uydurup diğerlerini oyuna küstüren havasına anlam veremedim bir türlü. hiç birşey yapamadığı gibi, semihi sakatlaması da cabası.

merakla ikinci maçı bekliyoruz. bu maçın sami yende olmasına da anlama veremedim, hele ilk maçı barnebeuda oynamş iki takım için işkence gibi olacaktır muhtemelen. taraftar sayısı, zemin gibi unsurları geçtim, soyunma odalarına girdiklerinde jakuzinin yerini arayan ispanyollara maç sonu hamama gitmeyi teklif etsek fena olmaz hani.
yalan habercilikte rakip tanımayan futbol gazetelerimizden bir klişeyle bitirecek olursak; tamam mı devam mı maçı bizim için. ya bir veda afrika için, yada yeni bir umut, bende olmayan..
Etiketler:
don kisot,
milli takım
0
yorum
28 Mart 2009 Cumartesi
beşiktaşın ikilileri - 2

Bobo – Nobre – Holosko…
En kolay olanından başlayalım. Kim ne derse desin, sahada her an herşeyini verecek bir oyuncu gibisi yoktur. Yani Nobre gibisi. Nobre’nin milli takıma seçilmemesini, Terim’in kritik bir ihtiyaç nedeniyle Aurelio’ya ayrıcalık tanımasına, aslında yabancı asıllı başka bir oyuncu oynatmaya niyeti olmamasına bağlıyorum. Yoksa formunun dibinde olan Kazım bile seçilirken, Nobre’nin unutulmasına başka bir açıklama bulamıyorum.
Diğer karar da kolay. Çünkü Holosko’nun teknik kapasitesi maalesef onu listede son sıraya yerleştiriyor. Holosko rakibi sadece açık alanda geçebilen, ancak birebirde adam eksiltemeyen bir oyuncu. Gelişime açık, ancak onu geliştirecek biri yok. Tigana’nın eline düşmemiş olması büyük şanssızlık. Oysa Burak Yılmaz’dan çok daha iyi sonuç verebilirdi.
Bu durumda Nobre’nin yanında oynaması gereken oyuncu Bobo. Evet, Tigana zamanındaki gelişiminin yarıda kalması çok üzücü oldu. Evet, hala devamsız. Ancak son haftalarda Beşiktaş’ın şampiyonluk havasına girmesiyle beraber, yüzünd eve tepkilerinde çok farklı bir motivasyon görüyoruz.
İbrahim Üzülmez, Tello, Yusuf…
Bunca analiz yapmışımdır. Ancak hala son zamanlarda İbrahim Üzülmez’in gösterdiği yükselişi açıklayamıyorum. Kondisyonu ve istekliliği anlarım ama ben teknik yükselişten bahsediyorum. Bu yaştan sonra isabetli ortalar yapmaya başlaması, adam geçmesi…
Tello bu takımın değişmez oyuncusu olduğuna göre ya sol çizgide oynayacak ya da sağ çizgide. Sol çizgide oynamasının avantajı, İbrahim’e yeterli alanı yaratabiliyor olması ve onun sayesinde içeriye katetebilmesi. Sağ çizgide oynamasının avantajı ise ters ayakla rakibi bozması. Ancak sol çizginin ilk seçenek olduğu aşikar.
Serdar Kurtuluş, Serdar Özkan, Yusuf, Delgado, Ekrem, Holosko, Tello, İbrahim Toraman…
90lı yıllarda Beşiktaş’ın sağ kanadına sıralanan Recep, Rıza ve Metin’in oluşturduğu üçgenlerin Venglos başta olmak üzere Türkiye’deki bütün teknik direktörleri çıldırttığını kim unutabilir. Sonrasında kimler geldi, kimler geçti, ancak hiçbirisi onlar kadar sevilmedi…
Geçen sezonun başında çift Serdarlı düzen mükemmel işlemişti. Ta ki o uğursuz Marsilya deplasmanında sakatlıklar başlayana kadar. Sonrasında, nerdeyse İ.Üzülmez dışında herkes bu kanatta denendi. En son olarak, Denizli’nin oyun anlayışının temelini oluşturan hücumcu bek modeline Ekrem layık görüldü. Denizli, Ekrem’den bir Gökhan Gönül yaratma çabasında. Ekrem son Sivas karşılaşmasında çok acıklı anlar yaşasa da, kendisinden kolay kolay vazgeçilmeyecek gibi.
Onun önü ise tam bir muamma. Beşiktaş’ın en pahalı ama en zayıf karnı. Çünkü Denizli takımın koşmayan ama teknik oyuncuları Delgado ve Yusuf'u orada deniyor. Delgado çok güzel konuşmalar yapıyor ancak oyunun içinde tek bir vuruş yapacak diye beklemek kabul edilemez. Yusuf’un ise kondisyonu yetersiz. Serdar Özkan adam eksiltiyor ama eksilttiğiyle kalıyor, Holosko hiç eksiltemiyor. Ayrıca burada hangisi oynarsa oynasın savunmasını geliştirip Ekrem’e yardımcı olması gerekiyor. Yoksa bir zamanlar Beşiktaş’a şampiyonluk kazandıran bu kanat, şampiyonluğu kaybettiren kanat olacak.
Ben Denizli’nin yerinde olsam Serdar Özkan’ı kazanmak ve geliştirmek için herşeyi yapardım.
İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Sivok, Zapotochny…
İşte sancılı bir bölge. 2 yıldır yapılan transferlerin gönderilişi evlere şenlik. Elde kaldı 4 oyuncu. Ancak olan ve olmayan özellikleri çok benziyor. Son haftalarda kimi koysan yarıyor gibi bir görüntü oluşsa da, bunun tek nedeni Ernst’in onların işini çok kolaylaştırması.
Ben bu listeden, Toraman’ı mücadelesi ve hücuma çıkışları için, Zapotochny’yi tecrübesi için seçerdim. Gökhan’ı ne zaman hata yapacağını bilemediğimiz için, Sivok ‘u ise iyi bir joker ve biraz da deli dolu olduğu için seçmezdim.
İki yazıdır oyuncuları belirli yerlere oturtmaya çalışıyoruz. Ancak işin doğrusu, bir oyuncu kendini nerede ve kimin yakınında iyi hissediyorsa orada en yüksek performansı verecektir...
Kaan Tunçbilek / ntvspor.com / 27 Mart 09
yazının orjinali için...
26 Mart 2009 Perşembe
türbülent nağmeleri #1#
- "istanbulda laila var, sivasta ise la ilahe illallah"
- "bragayı da eleyebilirdik, ancak nedenleri bende saklı bir fedakarlık yaptık ve elendik" !!!
- "şehirde gece hayatı yok. futbolcuların alkol satın alabileceği bir kaç büfe var, onlarla da iletişim halindeyim. herhangi bir oyuncum içki aldığında hemen haberim oluyor. gerekli uyarıyı hemen yapıyorum"
- "belki izmire de benim gibi disiplinli bir teknik direktör gelmeli"
devamı yakındır..
24 Mart 2009 Salı
aday kadro
ispanya maçları için kadro açıklanınca yine bilindik tartışmalar ortaya çıktı haklı olarak; en çok eksik bulunan defans göbeği için adı geçen ibrahim toramanın olmayışı, mehmet topuzun yine yeniden es geçilişi, colin kazım hadisesi, formsuz forvet doldurması vs.. bu tartışılan konulara geçmeden önce ise, aslında ilk birkaç kadroda kendini belli eden, artık değişmeyeceğini anladığım kemikleşmiş fatih terim kadrosunu kabul etmek gerekiyor. ve bu kadrodan birisi sakatlanmadıkça ağzınızda bir kuşla gelene kadar seçilmek imkansıza yakın. koç koltuğunda fatih terim oturduğu için kendi insiyatifidir diyebiliriz, fakat bu oyunculardan sakat olup, oynamayacağı belli olanların dahi kadroya alınması kadro seçimlerindeki kriterleri sorgular hale getiriyor.
bu seçim yanlışının en olumsuz yansıması avrupa şampiyonasında oynatamadığımız birkaç oyuncu olarak kendini gösterdi; emre belözoğlu, tümer metin kullanılamadı, servet de sakat olarak kadrodaydı ama gösterdiği performans yergiyi değil kesin bir övgüyü haketmişti.yine de sakat bir oyuncudan istenilmemesi gereken fedakarlık örneği olarak duruyor gözümde.
bu sefer de ibrahimlerden toramanın kadroya girişine kesin gözüyle bakılırken bir ters köşe daha geldi. fatih hoca bunu doktorlorla görüşmesinde aldığı olumsuz rapora yordu, üstelik toramanın iki hafta boyunca hazırım demesini de duymazdan geldi. burada hocanın doğru bir değerlendirme olarak sakatlık konusunda hassas olduğu söylenebilir. ama hocanın adı fatih terimse düşünmek gerekiyor; sakat olmasına rağmen kadroya aldığı birçok oyuncu sayılabilir, hatta üstte de belirttiğim gibi hiç oynamayacak olsa bile. bu konunun başka bir yüzü olmalı, zira sırf sakatlık bahsi pek de inandırıcı gelmiyor, yine gökhan zanın beşiktaşta sakatlıktan oynamadığı zamanlarda bile kadroda yer bulması bu açıklamaya olan inançsızlığı katlıyor. akşam ntvde soruları cevaplayan terime ise kimse bu örnekleri sormayı akıl edemiyor nedense?
form durumlarına gelecek olursak, yine önümüze adil olmayan seçimler geliyor. ilk göze batanlar sabri, ibrahim kaş, colin kazım, gökhan ünal. sabri ve colin kazım için fatih hocanın sahip olduğu "ben oynatırım" sezgisi doğru olabilir, ki bundan önceki kadrolarda verimini aldı diyebiliriz. ama getafede kadroya giremeyen bir ibrahim kaş bu milli takıma ne kazandırır? birşey kazandırmayacağı bu kadar açık bir seçimin sebebi ne olabilir anlamak mümkün değil. sanırım toramanın yakınmalarının ilk sebeplerinden birisi bu, diğeri de sol bekten kaydırma stoper hakan balta.
mehmet topuzun olmayışına alıştık. ama bu kadar sakatlık sorunu olan bir takıma bile alınmıyorsa, özellikle hamit altıntopun çıkarıldığı bir kadroda dahi düşünülmüyorsa seçimlere yine terimsel bir takım parametrelerin karar verdiğini söylemekten başka sözüm kalmıyor. 4 büyüklerin birden peşinden koştuğu, değeri bir ara 11mn dolara vuran, istikrarıyla da beğenilen bu adam sanırım 3-4 büyüklerden birine gitmedikçe kadroya da giremeyecek. içimde kalmadan şunu da ekleyeyim hadi; beşiktaşa gelirse de bu ihtimal zayıf görünüyor.
bunlara benzer sayılabilecek daha çok seçim eleştirisi yapılabilir elbette, ama koç koltuğunda oturanın da seçimlerine saygı duymak lazım. sonuç başarısız olursa hesabı verecek kişi yine kendisidir. üstelik son avrupa şampiyonasında yine kendince seçimlerde bulunmuş, zor anlar yaşamış, buna rağmen efsanevi maçlar çıkarmış, sonuçta çalıştırdığı takım yarı final oynamış bir adam var karşımızda. her ne kadar beğenmesek de kendisini, biraz rahat bırakmak gerekir diye düşünüyorum. aslında rahat bırakılmayacağını bilen ve bunu takıma "gaz" olarak çevirebilen ilginç bir karakter, yine karamsarım bir milli maç öncesi, ama şaşırmaya da hazırım...
Etiketler:
don kisot,
fatih terim
0
yorum
beşiktaşın ikilileri - 1
Oksijen ve hidrojen ateş dostu elemetler olarak bilinir. Biri yanmaya yardımcı olur, diğeri ise oldukça yanıcıdır. Ancak biraraya geldiklerinde ateşin düşmanı suyu oluştururlar. Benzer şekilde, en kararsız elementlerden biri olan sodyum (suya sakın damlatmayın) ile en zehirli elementlerden biri olan klor (birçok biyolojik savaş gazının içinde yer almıştır) bir araya geldiğinde bildiğimiz sofra tuzunu oluşturur. Kısacası doğadaki elementler birleştiğinde ortaya çıkanlar hayret verici olabilmektedir.
Aynı şeyi iş yerlerimizde de, özel hayatlarımızda da yaşarız. Normalde kişisel özellikleri hedeflere ulaşma konusunda yetersiz kalan iki insan, bir araya gelip birbirini tamamladığında ortaya etkileyici sonuçlar çıkabilir. Veya bazen en yoğun aşklarımızı bizi tamamlayan insanlarla yaşarız.
Futbolda da durum böyledir. Bunun en güzel örneğini, Cruyff vermiş, kurduğu "Dream Team" Barcelona takımının başarısını kendisiyle zıt yönde düşünen -ama bu nedenle onun bütün zaaflarını kapatan- yardımcısı Rexach'a borçlu olduğunu söylemiştir. Futbol tarihinde nice ikililer vardır ki, bireysel yeteneklerinin toplamından çok daha iyi işler çıkarmışlardır.
Nitekim takım düzenleri içerisinde birçok bölge vardır ki (hatta kale dışında her yer), tek kişiyle idare edilemez. İki kişinin paylaşımını, uyumunu, birbirini tamamlamasını gerektirir. Savunmanın göbeği böyledir. Sağ ve sol çizgiler böyledir. Forvetler böyledir. Ve orta alanın ortası böyledir.
Konu mankenimiz Beşiktaş...
Ernst – Cisse mi, Ernst – Sivok mu?
Orta sahanın göbeğinden başlamak zorundayız. Çünkü savunmanın da forvetin de performansının sırrı burada gizli. Evet, sevgili okuyucu, Fabian Ernst gerçeğini açıklıyorum. Onun için çok şey yazılıp çiziliyor. Ancak Beşiktaş'ın en önemli zaafını bunca yıl kaçıranlar, Ernst'in asıl katkısını da doğal olarak ıskalıyorlar.
Beşiktaş'ın geçmişte zevk vermeyen dağınık futbolunun en önemli nedeni şuydu: a) Orta sahadan hücuma çıkarken çok kolay top kaybediliyor, b) Dönen topları toplayacak bir yerleşim düzeni yok, c) Rakip pres yemeden hızla hücuma çıkıyor, d) Sonuç: Bütün takım, bu küçük anlayış eksikliği yüzünden, maç içinde defalarca 80 metre geri koşuyor. Böyle bir takımın kondisyonunu ve yerleşim düzenini koruması mümkün müdür?
İşte Ernst'in yaptığı bu. Kaptırılan toplara doğru yerde pres yapıyor ve hemen geri kazanıyor. Bu nedenle hem hücuma çıkmaya hazırlanan rakip açık yakalanıyor, hem de kendi takımı geri depar atmak zorunda kalmıyor. Yani, Ernst büyük bir yetenek değil ama futbolun doğasına çok saygılı. Zaten Gençlerbirliği karşısında attığı golden önceki hareketleri bile size ipucu verecektir. Herkes içeri çekilirken geri çekilmesi ve önünü boşaltması. Ne kadar basit değil mi?
Kısacası Beşiktaş ister daha zayıf bir rakibe karşı hücum oynasın, isterse de daha kontrollü bir futbol oynasın, orta alanının göbeğinde Fabian Ernst ilk seçenek.
Gelelim diğer oyuncuya. Burada akla gelen iki oyuncu var. Cisse ve Sivok.
Ernst'in Sivok ile beraber oynadğı karşılaşmaları sayıyorum: Konyaspor (0-0), İstanbul B.B. (2-1), Hacettepe (3-2) ve Sivasspor (1-1)
Ve Ernst'in Cisse ile bebarer oynadığı karşılaşmalar: Trabzonspor (1-1), Gaziantepspor (3-0) ve Gençlerbirliği (3-0)
Çok açık değil mi? İlk gruptaki karşılaşmalar Beşiktaş'ın futbol olarak kimseyi tatmin etmediği, zar zor puan aldığı ve Ernst'in pek de başarılı bulunmadığı karşılaşmalar iken, 2. gruptaki karşılaşmalar hem Ernst'in yıldızlaştığı hem de Beşiktaş'ın futbol olarak keyif verdiği karşılaşmalar.
Kısacası, Ernst, Cisse ile oynadığında daha başarılı oluyor. Aslında bu durum Cisse'nin yeteneklerinden kaynaklanmıyor. Tam tersi Cisse, yeteneklerinin kısıtlı olduğunun ve –önceki kulüplerinde olduğu gibi- bir destek elemanı olması gerektiğinin bilincinde. (Taraftar pek hoşlanmasa da) Bu nedenle de yerini fazla terketmiyor. Biraz önünde Ernst oynadığı için de işi çok kolaylaşıyor. Onun geride doğru alanları tutması yetiyor. Ki yaptığı da aynen bu. Böylece Ernst'ten seken hırpalanmış rakibi karşılaması kolaylaşıyor. Bu arada, kazandığı topları basit ama isabetli kullanıyor.
Onun yokluğundaysa... Yani Ernst, Sivok ile oynadığında, Beşiktaş rakipten seken topları kazanma şansını kaybediyor. Çünkü Sivok, Cisse'den daha çok koşmasına karşın, Cisse'nin aksine daha girişimci bir oyuncu. Onu bir an rakip ceza sahasının içinde Nobre'den pas isterken, başka bir an ise kendi ceza sahasında, stoperlerin arasında görebiliyorsunuz. Bunlar kulağa iyi özellikler gibi gelebilir, ama aynı zamanda Sivok'un Ernst için ne yapacağı tahmin edilemez bir oyuncu anlamına gelebiliyor.
Bu nedenle, Sivok ile oynadığında Ernst daha geride kalarak Cisse'nin pozisyonuna geçiyor. Belki de doğrudan Mustafa Denizli'nin isteği bu. Ancak bu şartlarda, Beşiktaş Ernst'in oyun sezgsinden faydalanamıyor.
Gelelim sürprize… Bu ikilinin diğer yarısını Cisse'nin oluşturması gerektiği sonucuna varıyor olsak da… Tigana döneminde Serdar Kurtuluş'un Türkiye'nin en iyi ön liberosu haline gelişini hatırlayan var mı bilmiyorum…
Kaan Tunçbilek/ ntvspor.net / 23 Mart 2009
yazının orjinali için..
Etiketler:
besiktas,
don kisot,
fabian enst
0
yorum
23 Mart 2009 Pazartesi
memedalibey..

muhalif çıkışları, tutumları severim ama kim, ne demiş, kime demiş gibi sorulması gereken soruları atlamadan, "ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." düsturunu gözlemlenen olaya yerleştirdikten sonra. ancak muhalif tavır, özellikle hükümet karşıtı bir söylem içeriyorsa trend olarak gelişiveriyor. tıpkı bundan bir sene öncesinde hükümet lehine söylemlerin prim yaptığı gibi, bugün de ne söylendiği, kimin söylediğine bakılmaksızın her türlü muhalif görüş destek alıyor. belki de söyledikleri doğrudur, olayın üzerinden çok sular aktı; önce ido yalanladı, sonra da başbakana kadar uzanan uzlaşıcı bir diyalog gerçekleşti. hepsi normal de, muhalif diye adlandırılan bir kesimin söylenenlerin üstüne balıklama atlaması, memedalibeyi sahiplenmesi, işte bu tuhaf. düne kadar yaptığı programlardaki sabıkası, seviyesi belli, bu çizgisinden de şu ana kadar ödün vermemiş, her nasıl başarıyorsa hala program yapabilen bir profilin eline bayrak verip safların en önüne konulması ayıptır. hele "ağzına sağlık memedali." diyerek sırtını sıvazlamanın hiç mi hiç gereği yok!
21 Mart 2009 Cumartesi
son 8ler
iki kupadaki takımları karşılaştırınca uefanın hiç cazibesi kalmıyor. galatasarayın elendiğine üzülenleri, bu tabloyu görünce haklı görmemek elde değil. Zira ön elemede bile gelseler sevindirecek cinsten takımlar, belki werder Bremenin adı biraz korkutur. Netice itibariyle kadıköyde iki yabancı takımın mücadelesi olacak, o bile izlenmeye değerdi ama tffden gelen olumsuz başvuruyla yıkıldık.

Gsnin hazin sonu bir yana, ardanın maç sonu söyledikleri daha bir dikkat çekici geldi bana. Keşke herkes destekleseydi bizi gibisinden bir şeyler zırvalamış. Üzgünüm ama buna sadece zırvalamak denir. Elendiğin dakikaya kadar diğer rakiplerinle her türlü dalgayı geçmiş, bir sürü onları hedef alan pankart açmış bir takımsın. Taraftarın her sene rakibinin avrupadaki karşılaşacağı takımın formasını giyip gelmiş, lehine tezaruhat yapmış. Sanki sen bundan önce beşiktaşın ve fenerin başarısını istemişsin de aynı özveriyi onlardan bekliyorsun. Kına yakın diyorsunuz elendik diye, ama o kınayı siz sezonun başlarında zaten yakmıştınız, kokusu hala burnumuzda. Kimse kusura bakmasın ama futbolun tadı bugüne kadar böyleydi, bundan sonra da böyle devam edecek, kimseyi milliyetçi havalarla kandırmayalım. Fener olunca “tüü kaka” siz olunca “türk takımıyız ama” ajitasyonlarıyla kimseyi kandıramayız, değil mi?

Gelelim şampiyonlara; villareal ve porto dışında pek sırıtan takım yok. Onlar içinde elenme vakti geldi gibi, ikisi arasından ise villareali daha umutlu buluyorum. Diğer favorilerim Liverpool ve barcelona. Münihin lisbon karşısındaki 12-1 lik performansı biraz ürküttü açıkçası, sürpriz belki bu taraftan gelebilir… bekliyoruz…

Gsnin hazin sonu bir yana, ardanın maç sonu söyledikleri daha bir dikkat çekici geldi bana. Keşke herkes destekleseydi bizi gibisinden bir şeyler zırvalamış. Üzgünüm ama buna sadece zırvalamak denir. Elendiğin dakikaya kadar diğer rakiplerinle her türlü dalgayı geçmiş, bir sürü onları hedef alan pankart açmış bir takımsın. Taraftarın her sene rakibinin avrupadaki karşılaşacağı takımın formasını giyip gelmiş, lehine tezaruhat yapmış. Sanki sen bundan önce beşiktaşın ve fenerin başarısını istemişsin de aynı özveriyi onlardan bekliyorsun. Kına yakın diyorsunuz elendik diye, ama o kınayı siz sezonun başlarında zaten yakmıştınız, kokusu hala burnumuzda. Kimse kusura bakmasın ama futbolun tadı bugüne kadar böyleydi, bundan sonra da böyle devam edecek, kimseyi milliyetçi havalarla kandırmayalım. Fener olunca “tüü kaka” siz olunca “türk takımıyız ama” ajitasyonlarıyla kimseyi kandıramayız, değil mi?
Gelelim şampiyonlara; villareal ve porto dışında pek sırıtan takım yok. Onlar içinde elenme vakti geldi gibi, ikisi arasından ise villareali daha umutlu buluyorum. Diğer favorilerim Liverpool ve barcelona. Münihin lisbon karşısındaki 12-1 lik performansı biraz ürküttü açıkçası, sürpriz belki bu taraftan gelebilir… bekliyoruz…
19 Mart 2009 Perşembe
torba dolsun!

hürriyetin hıncal uluç boşluğunu doldurmaya aday, hakem eskisi erman toroğlu, gs ve bjk maçlarındaki hakemler için bu iki takımın büyüklük baskısı işe yaradı, istediklerini aldılar demiş. galatasarayın bir süredir hem federasyonla, hem de mhk ile sürtüşmesi mevcut, ligin ilk yarısı beşiktaş için de geçerliydi bu durum. ts-gs maçında iki takım için de hem kötü hem iyi, neticede yaptığı bir kaç hatayı dengelemek için çırpınan berbat bir hakem izlemiş olduk. bjk-gençler maçının hakemi deniz çobana ne gibi baskılar olduğunu ise çözemedim. izlediğim kadarıyla temiz bir maçtı. maçtan sonra maratonda da pek malzeme çıkmadı zaten. tellonun, sivokun sayılmayan golünde serbest vuruşu düdük çalmadan kullandığı için ikinci sarı karttan kırmızı kartla atılması gerektiğini söylemelerini inanamayarak izledim. aynı hata trtde de yapıldı önce, ama görüntüyü sesli izleyince hakemin düdük çaldığı net şekilde duyuluyor; hakem düdüğün amacının saha içinde itişen futbolcuları uyarmak için olduğunu söylesede, bunu düdüksüz yapması gerektiğini atlayarak en büyük hatasını yapıyor. şimdi burada kimin lehine çıkmış oluyor bu hatalı karar?
sadece bununla da durulmayıp, yıllarca bu haksızlıkları göstermeye çalıştığını, yavaş yavaş sağladığını ve bir gün küçük takımlardan birinin şampiyon olacağını söylüyor, güzel de söylüyor hani! kendi hakemlik döneminde yönettiği maçları bulup bir zahmet bakarsa, aktif olarak neler yaptığını görmüş olur. unutmuştur diye tahmin ediyorum. küçük takım şampiyonluğuna gelecek olursak; bugüne kadar şampiyonluğu hakeden hangi küçük klüp çıktı, hangi takım bugünkü sivasspor kadar zorlayabildi zirveyi? onların da olamayacağını biz biliyoruz, kendisi de biliyor ki oluşacak puan tablosuna şimdiden yorumu hazır: hakları gasp edildi, mağdur edildiler vs... belki sivasspor lehine yapılan hatalar olmasaydı bugün bile zirvede olamayabilirlerdi, bunlar gözden kaçmış olmalı? ne kadar geç olsada zaman yaklaştı, ve şimdiden bunun altını oymaya başlamak, kuyuya taşı erkenden atmak, herhalde daha derine gitmesini istiyor olmaktandır.
peki neden diğer küçük klüplerden bugüne kadar şampiyon çıkmadı. gençlerbirliği, antep, kocaeli... aralarından ilk devreyi lider bitiren de çıkmıştı halbuki. ama onlar başarıyı futbolcularını beğenilmeyen büyük klüplere pazarlamak için istediler. birkaç gol atan oyuncusunu pazara çıkarıp bu büyük klüplerden ne kadar daha fazla alabiliriz yarışlarına dönüştü sezon sonları. yabancı kontenjanı nedeniyle 1 lira etmeyecek futbolculara 5 lira vermek zorunda bırakıldılar. elde edilen bu transfer gelirleriyle neler yapıldığı ise tam bir muamma: harabe gibi stadyumlar, beton veya toprak zeminler, o da yazın gidilirse... elbette güç de vardı bu büyük klüplerin ellerinde; taraftar sayısı kıyaslanamayacak kadar fazla bir kere, bunun oluşturacağı ekonomik güç ise hiç kıyas gerektirmez, özellikle de taraftarı sadece bir semt veya şehirle sınırlı takımlarla. tribün, reklam, sponsor, yayın gelirleri biz istesek de istemesek de bu büyük takımların elinde kalacak. daha soğumamış ankette taraftarların %70 civarı bu takımları tutuyorsa, bu dengeyi, şampiyonluk yarışını değiştirmeye kimsenin gücü yetmez, zaten kimse de değişsin istemez, özellikle de yayıncı kuruluşda çalışanlar. istenilen çekişmeli, bol gürültülü bir ligtir sadece, bu isteği de gönülden değil, pazarlamanın gerektirdiklerinden sayabiliriz ancak.
OOOOOO Del-ga-do...
2006-2007 sezonunda Ülker’in sponsorluğunda Basel’den Beşiktaş’a büyük umutlarla transfer olan Matias Delgado, oynadığı futbolla pek de isteneni veremedi. İlk sezonunu uçaktan korktuğu için deplasman maçlarına gidemediği dedikoduları eşliğinde geçiren Delgado’nun ikinci sezonunda uçaktan korkmadığı da açığa çıktı. Ama deplasman fobisine bir açıklık getirilemedi.
Sezon başında iki İbrahimlerin kavgasında piyango ona çıktı ve takımın birinci kaptanı oldu. Ben de dahil birçok insan buna karşı çıkmıştı zamanında; Delgado’nun kaptanlık vasıflarını taşımadığı noktasında... Rıza’nın, Tayfur’un kaptanlığına alışmış bünyelerimiz belli ki sindirememişti “çıtkırıldım” Arjantinli’nin kaptanlığını...
Oysa şimdi görüyorum ki; o, kaptanlık için biçilmiş kaftanmış...
“Yıldız muamelesi görmek istemiyorum. Yıldızlar gökyüzünde olur, sahada değil” diyecek kadar mütevazı...
“Benim Arjantin Milli Takımı’nda oynamam çok zor. Çünkü benim oynadığım pozisyonda dünya yıldızı olarak sayabileceğimiz oyuncular var ve bu durum benim milli takımda oynamamı imkansız hale getiriyor. Herhalde futbol hayatımın sonuna kadar milli takım formasını giyemem. Benim milli takımda oynama şansım geçmişte olduğu gibi bugün de sıfır. Takımın başına Maradona veya başka bir ismin geçmesi bu gerçeği değiştirmez” diyecek kadar gerçekçi...
Oyundan çıkarken ıslıklandığında “Taraftar haklıdır. Sonuçta onlar da para verip izliyorlar maçı, galibiyet istiyorlar... Bugün o galibiyeti onlara yaşatamadık. Kendi adıma özür diliyorum” diyecek kadar aklıselim...
2006 yılında 4-4-2 dergisine verdiği röportajda “Riquelme bıraktı... Milli takımda oynama şansın var mı” sorusuna “Bekleme listesinde sekizinci sıradaydım, Riquelme bırakınca yedinci sıraya çıktım. Aimar’a rüşvet verirsem, Saviola’yı çekil aradan diye kandırırsam şansım var... diyecek kadar nüktedan...
Ve...
Hacettepe maçında oyundan çıktığında uzatmaları tribündeki ve televizyon başındaki Beşiktaşlılar kadar zor bitirdi. Tırnaklarını yiyerek...
Çok yakın tarihte Güiza’nın, Alex’in, daha önce Colin Kazım’ın oyundan çıktıktan sonraki tavırlarını gördük...
Galatasaray kaptanlarından Lincoln’ün, Hamburg maçında oyundan çıktıktan sonra, Galatasaray’ın simgelerinden olan teknik direktör Bülent Korkmaz’a tavrı bir haftadır tartışılıyor... Daha birkaç hafta öncesine kadar baştacı edilen Brezilyalı için gitsin mi, kalsın mı, oynasın mı, oynamasın mı diye anketler düzenleniyor...
Oysa Delgado, oyundan çıktığı Gençlerbirliği maçından sonra “Maça bizim yerimize giren 3 arkadaşımız oyunun tarihini değiştirdi, maçın atmosferini değiştirdi. Bu galibiyet onlar sayesinde. Zaten şu anda herkesin kafasında şampiyonluk var” diyecek kadar takımı ve Beşiktaş’ı sahipleniyor...
İşte bu yüzden doğru isim Delgado, kaptanlık için...
Futbolculuğu tartışılır, takıma sahada sağladığı katkı tartışılır... Ama insanlığı bence tartışılmaz...
Hani derler ya “önce insan, sonra futbolcu olsun...”
Bunun karşılığı OOOOOO Delgado...
19-03-2009/ Milliyet / Nilay Yılmaz
Etiketler:
besiktas,
don kisot,
nilay yilmaz
0
yorum
17 Mart 2009 Salı
zafer
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmaraya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
eski açık vergi desene
neler olup bittiğine her zamanki gibi bakınırken Galatasaray eskisi ergun gürsoya rastladım. “Beşiktaş fakir edebiyatı yapıyor.” adı altındaki düşüncelerini sadece yıldırım demirörene maletmiş, benim zamanımda söylenemiyordu bunlar diye de eklemiş sonuna. Hayır o zaman da yapılıyordu, her gs maçı öncesi de tribünlerdeki bu fısıltılar artar, ister istemez tezaruhata da dökülür. belki hatırlamak istemeyip erkeklik süsü katıyor kendine, ama anlaşılan yaptıklarını haklı görüyor, malatyaya giden tofaşları “ne yani taş devrinde mi yaşıyoruz” diyerek de savunabiliyor kendini. “pes” demekten başka söz kalmıyor bize.

Hadi hukuk bunların üstüne gidemiyor diyelim. Tanıdıklar, bağlantılar sayesinde bugüne kadar olduğu gibi üstü kapatıldı diyelim. Sadece bugüne bile bakarak haksız rekabetin galatasaraya nasıl yaradığına bir göz atalım. Yıllardır yakındığımız kıyakçılığın “fakir edebiyatıyla” birleşip nasıl sessiz sedasız yürütüldüğünü, hatta hürriyet ekonomi yazarı şükrü kızılotun yazmasına rağmen nasıl gündemden düşürüldüğüne bir bakalım.
Gs 1500 tl ye sattığı kombinelerin 1150 tl sini bağış olarak alıyor. Yani vergilendirilmesi gereken tutar 1500 tl iken, 350 tl ye düşüveriyor. Bu konu bir ara gündemdeyken, sonuçlanmadan unutuluveriyor. Bu kaçakçılıkla ilgili kanuna da bir göz atalım;
- Vergi Usul Kanunu'nun 359/a-1. maddesine göre; defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri, vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde, tamamen veya kısmen başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydedenler, kaçakçılık suçu işlemiş sayılıyorlar ve yaptırımı da 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası.
- Sermaye Piyasası Kanunu'na göre; halka açık anonim ortaklıklar (örneğin dört büyük futbol kulübü); bazı işlemlerde bulunarak (örneğin gelirin büyük bir kısmını derneğe bağış göstererek) kárı azaltırlarsa, kárı azaltılan şirketin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır (Md. 15/son ve 47-A/b)."

Üstelik klüp hali hazırda ödemediği vergi borçlarıyla ilk sırada. Kulüplerin devlete olan vergi borçlarının %70ini galatasarayın vergi borcu oluşturuyor. Beşiktaş, Fenerbahçe, Ankarasporun ise vergi borcu bulunmuyor. Mantık, uygulamanın galatasaraya ceza gerektiğini gösteriyor. Ama durum hiç de öyle değil; bir şirketin ya da şahsın %30 faiz ödemek zorunda olduğu vergi borçları, klüpler için %4e düşürülüyor. Hem de 120 eşit taksitle. Asli görevi vergisini vereni korumak ve diğerlerini de vergisini düzenli vermeye teşvik etmek olan kurumlar, bunun tam tersini yaparak klüpleri vergi kaçakçılığına teşvik etmiyor mu? Sırf bunlar bile susmayı gerektirirken, bir tereyağı kıvraklığıyla döndürüyorlar dillerini.

Önümüze bir de İtalya örneğini koyalım. Juventusun küme düşürülüşü, milanın eksi puanda başlamasına girmeyeceğim. Bu konuya değinerek “italyadan savcı gelsin” de dedik zamanında, varsa bir kusurumuz bizim de, hiç önemi yok kessin cezamızı, neyse! Temmuz ayının vergi borcunu geç ödeyen siena klübünün 1 puanı silindi. Alın bakalım buradan yakın.
Bu konu ise diğerleri gibi örtbas edilmeyip, yavuz hırsız ev sahibini batırır misali insanların gözünün içine içine sokulmakta “fakir” cesaretiyle. Her zor durumda gsnin gayrımenkul zengini olduğu anlatılır ballandıra ballandıra, ama iş icraate gelince futbolcuların eline tutuşturulan “daha güçlü bir türkiye için vergi” bezinden öteye gitmez.

Hadi hukuk bunların üstüne gidemiyor diyelim. Tanıdıklar, bağlantılar sayesinde bugüne kadar olduğu gibi üstü kapatıldı diyelim. Sadece bugüne bile bakarak haksız rekabetin galatasaraya nasıl yaradığına bir göz atalım. Yıllardır yakındığımız kıyakçılığın “fakir edebiyatıyla” birleşip nasıl sessiz sedasız yürütüldüğünü, hatta hürriyet ekonomi yazarı şükrü kızılotun yazmasına rağmen nasıl gündemden düşürüldüğüne bir bakalım.
Gs 1500 tl ye sattığı kombinelerin 1150 tl sini bağış olarak alıyor. Yani vergilendirilmesi gereken tutar 1500 tl iken, 350 tl ye düşüveriyor. Bu konu bir ara gündemdeyken, sonuçlanmadan unutuluveriyor. Bu kaçakçılıkla ilgili kanuna da bir göz atalım;
- Vergi Usul Kanunu'nun 359/a-1. maddesine göre; defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri, vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde, tamamen veya kısmen başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydedenler, kaçakçılık suçu işlemiş sayılıyorlar ve yaptırımı da 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası.
- Sermaye Piyasası Kanunu'na göre; halka açık anonim ortaklıklar (örneğin dört büyük futbol kulübü); bazı işlemlerde bulunarak (örneğin gelirin büyük bir kısmını derneğe bağış göstererek) kárı azaltırlarsa, kárı azaltılan şirketin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır (Md. 15/son ve 47-A/b)."

Üstelik klüp hali hazırda ödemediği vergi borçlarıyla ilk sırada. Kulüplerin devlete olan vergi borçlarının %70ini galatasarayın vergi borcu oluşturuyor. Beşiktaş, Fenerbahçe, Ankarasporun ise vergi borcu bulunmuyor. Mantık, uygulamanın galatasaraya ceza gerektiğini gösteriyor. Ama durum hiç de öyle değil; bir şirketin ya da şahsın %30 faiz ödemek zorunda olduğu vergi borçları, klüpler için %4e düşürülüyor. Hem de 120 eşit taksitle. Asli görevi vergisini vereni korumak ve diğerlerini de vergisini düzenli vermeye teşvik etmek olan kurumlar, bunun tam tersini yaparak klüpleri vergi kaçakçılığına teşvik etmiyor mu? Sırf bunlar bile susmayı gerektirirken, bir tereyağı kıvraklığıyla döndürüyorlar dillerini.

Önümüze bir de İtalya örneğini koyalım. Juventusun küme düşürülüşü, milanın eksi puanda başlamasına girmeyeceğim. Bu konuya değinerek “italyadan savcı gelsin” de dedik zamanında, varsa bir kusurumuz bizim de, hiç önemi yok kessin cezamızı, neyse! Temmuz ayının vergi borcunu geç ödeyen siena klübünün 1 puanı silindi. Alın bakalım buradan yakın.
Bu konu ise diğerleri gibi örtbas edilmeyip, yavuz hırsız ev sahibini batırır misali insanların gözünün içine içine sokulmakta “fakir” cesaretiyle. Her zor durumda gsnin gayrımenkul zengini olduğu anlatılır ballandıra ballandıra, ama iş icraate gelince futbolcuların eline tutuşturulan “daha güçlü bir türkiye için vergi” bezinden öteye gitmez.
Etiketler:
don kisot,
galatasaray
0
yorum
15 Mart 2009 Pazar
gol sevinçleri

birkaç haftadır beşiktaş maçlarında gözüme çarpan en güzel ayrıntılardı gol sevinçleri. artık ayrıntı olmaktan çıkıp maçın en anlamlı anları oldu diyebilirim. golü kim atarsa atsın diğerlerinin canı gönülden katıldığı, yüzdeki gülümsemelerin gözbebeklerine vurduğu, sadece kuru bir kazanma hırsından ziyade, olduğu yerden her anlamıyla mutlu olmanın huzuru da görünüyor.

maçtan öncesiyle, maç sırasında ve sonuyla salt bir maçtan öte "şov bizinıs"a dönüştü diyebilirim cumartesi akşamı için. film seti için gelen bkm oyuncuları, yılmaz erdoğanın twigy terlik kılığında sahada dolaşması, kapalıyla birlikte tezaruhatı, yeni evli çiftin sahaya inip fotoğraflar çektirmesi, tribünlerden yükselen "yenge sahaya, üçlü çektir kartala!" sesleri... bunlar da skor ve oyunla birleşince harika bir gece çıktı ortaya.

Geçelim maça;
cisse ve ernst yanyana ikinci kez oynadı. orta sahayı ele geçirmeyi sağlayan bu ikiliden vazgeçip tüm yükü neden ernste bıraktı büyük mustafa anlamak güç. yalnız olduğu maçlarda da etkiliydi belki ernst, ama kesinlile cisseyle beraber oynamalı.

diziliş buna göre olunca hem hücum hem savunma anlamında kesin bir üstünlük kuruyor maçın başından sonuna kadar. rakip hücuma çıkarken bir duvar gibi karşılarında durmaları, savunmanın yükünü azaltmasını ve hem dün olduğu gibi sivok ve toramanın, hem de beklerin oyunda daha aktif olmasını sağlayabiliyor. ve hücum sırasında ernstin de katılımıyla ileride çok rahat çoğalabiliyor beşiktaş. tüm bunlar bir araya gelince genelde rakip yarı sahada geçen bir maç izlemek kalıyor bize. belki pozisyon bulmakta maç başlarında zorlanıyor ama, ikici yarıyla beraber yorulmaya başlayan rakibine skorda da üstünlük sağlaması kaçınılmaz oluyor.

bir kaç cümle de yusufa etmek lazım. dün oyuna girer girmez iştahlı oyunu, fuleli çalımları, başta da değindiğimiz gol sevinçlerindeki hali görülmeye değerdi. kupa maçında ilk golünü atmıştı, bu maçta da ernste ilk golünü hazırladı diyebiliriz. Dün akşam bir başka güzellik de ernst ve ekremin ilk gollerini atmış olmaları. Bu akşamki ts-gs maçının da berabere bitmesiyle yine karlı bir haftasonu oldu Beşiktaş için. Umarım böyle sürer.

İlerisi için görünen tek olumsuz taraf beşiktaşın ilk 7deki takımları yenememiş olması. Belki bu durum doğru ele alındığında artı motivasyon yaratabilir takım için. Bu maçların ilk yarıda koç değişikliğinden kaynaklanan bir geçiş sürecinde oynanmış olması da göz ardı edilmemeli tabi. Tüm etkenler umut veriyor, Ali Koçun göremediği ışığı fazlasıyla görüyoruz, tünelin ucu da çok yakın ayrıca. haftaya Sivas maçından sonra liderlik koltuğumda yazmak dileğiyle..
12 Mart 2009 Perşembe
kara tahta
cezalar açıklandı sonunda. meraktan da ölmüştük zaten. en çok merak ettiğim emre, volkan, rogar kapağı ve bülent uygun dörtlüsüydü. carlos, mehmet topuz ve tolunay için de bir "acaba?" yan cebimde hazırdı. medya ise emrenin "boğaz kesme" olayı üzerinde yoğunlaştı, dolayısıyla diğerleri bugüne kadar pek konuşulmadı. bir aylık malzeme harcanmış oldu üç, dört günde. yazık, ağızları sallayıp durdukları futbolculardan beter, belden aşağı bir tane cümlesi olmayan yorumculara! acaba kendini hüküm kürsüsünde gören bu ağır abilere kim kesecek cezayı.

neyse geçelim kesinleşen cezalara; emreye bir maç, volkana iki maç men, bülent uyguna 4 maç hak mahrumiyeti, rogar kapağına 15,000 ytl. diğer değindiklerimle ilgili ne bir şey okudum ne de duydum şu ana kadar. emrenin cezasıyla ilgili polemik epey büyüdü. başta licktv yorumcuları kestiler hesabı, buna karşılık fenerbahçe taraftar sitesi girişine bir slayt şov yerleştirmiş, tepkisini haklı olarak dile getirmiş. aynı cezayı hakeden bir iki gs futbolcusuna ceza verilmeyişinden yola çıkarak bu sefer neden bu kadar abartıldığını soruyorlar. bunlar taraflar arasında başından beri olan bir şey zaten, "neden sadece bize?" altyapılı hak aramalar her zaman olmuştur bundan sonra da muhtemelen olacaktır.

ama slayt görüntüsünde en beğendiğim kısım milli takımla ilgili olan göndermelerdi; tugay, gökdeniz, hasan şaş, ayhan akman da cezalandırılmalıydı buna benzer kötü örnek teşkil ettiklerinde, peki neden şimdi? Açıkçası ben verilen bir maç cezadan başka bir sorunla karşılaşacağını sanmıyorum emrenin. Kendisinde bugün bulunan o kimsenin beğenmediği hırçınlık, rakibe, seyriciye saygısızlık kısmı bu milli takımı yönettiği sürece bir sorun teşkil etmez, aksine yakındıkları gibi baş tacı eder emreyi kendi gözlerinde, o yüzden bu konu için endişelenmenin pek lüzumu yok diyebilirim. Asıl sorun olan da zaten lig maçları için alacağı ceza olmalı; takım biraz iyi oynamaya başlamışken, sakatlarda o bölge için sıkıntılıyken ne gereği vardı bu cezanın, tıpkı elinde bıçakla tribüne terör saçan taraftar yüzünden işlem görmediği gibi, bu da geçiştirilse ne olurdu? Münferittir deyip geçiştirmeyi iyi bildikleri ortada, oysa aynı stadın otoparkında futbolcu da dövülür, inşaat makaslarıyla licktv kabloları da kesilir, orada her şey serbesttir sanki, küfüründe hem serbest hem de duyulmadığı gibi. ne de olsa çağdaş, modern bir stadyumumuz.

Bülent Uygun şaşırmış 4 maçlık cezaya. “ne var ki, alt tarafı plastik bir kulübe!” diyor. Maç sonu hakemle burun buruna olan dalaşını, verdiği röportajda “deniz ÇOBAN” imasını hatırlayamadı galiba. Yine kuzu olmuş anlaşılan, cezanın karşısında mazlumu oynamanın getireceği mükafatı birileri iyi tembihlemiş olmalı.

Gelelim bir diğer cezaya; rogar kapağı cezasına: 15.000 ytl. Rakamın miktarı herhalde telloyu omzundan vurduğu için. Tarife nasıl merak ettim açıkçası; kafadan vurursa şu kadar, ayaktan yaralama bu kadar vs. Ayıptır artık bu kadarı da. Açtık, gülüyoruz cümleten.

neyse geçelim kesinleşen cezalara; emreye bir maç, volkana iki maç men, bülent uyguna 4 maç hak mahrumiyeti, rogar kapağına 15,000 ytl. diğer değindiklerimle ilgili ne bir şey okudum ne de duydum şu ana kadar. emrenin cezasıyla ilgili polemik epey büyüdü. başta licktv yorumcuları kestiler hesabı, buna karşılık fenerbahçe taraftar sitesi girişine bir slayt şov yerleştirmiş, tepkisini haklı olarak dile getirmiş. aynı cezayı hakeden bir iki gs futbolcusuna ceza verilmeyişinden yola çıkarak bu sefer neden bu kadar abartıldığını soruyorlar. bunlar taraflar arasında başından beri olan bir şey zaten, "neden sadece bize?" altyapılı hak aramalar her zaman olmuştur bundan sonra da muhtemelen olacaktır.

ama slayt görüntüsünde en beğendiğim kısım milli takımla ilgili olan göndermelerdi; tugay, gökdeniz, hasan şaş, ayhan akman da cezalandırılmalıydı buna benzer kötü örnek teşkil ettiklerinde, peki neden şimdi? Açıkçası ben verilen bir maç cezadan başka bir sorunla karşılaşacağını sanmıyorum emrenin. Kendisinde bugün bulunan o kimsenin beğenmediği hırçınlık, rakibe, seyriciye saygısızlık kısmı bu milli takımı yönettiği sürece bir sorun teşkil etmez, aksine yakındıkları gibi baş tacı eder emreyi kendi gözlerinde, o yüzden bu konu için endişelenmenin pek lüzumu yok diyebilirim. Asıl sorun olan da zaten lig maçları için alacağı ceza olmalı; takım biraz iyi oynamaya başlamışken, sakatlarda o bölge için sıkıntılıyken ne gereği vardı bu cezanın, tıpkı elinde bıçakla tribüne terör saçan taraftar yüzünden işlem görmediği gibi, bu da geçiştirilse ne olurdu? Münferittir deyip geçiştirmeyi iyi bildikleri ortada, oysa aynı stadın otoparkında futbolcu da dövülür, inşaat makaslarıyla licktv kabloları da kesilir, orada her şey serbesttir sanki, küfüründe hem serbest hem de duyulmadığı gibi. ne de olsa çağdaş, modern bir stadyumumuz.

Bülent Uygun şaşırmış 4 maçlık cezaya. “ne var ki, alt tarafı plastik bir kulübe!” diyor. Maç sonu hakemle burun buruna olan dalaşını, verdiği röportajda “deniz ÇOBAN” imasını hatırlayamadı galiba. Yine kuzu olmuş anlaşılan, cezanın karşısında mazlumu oynamanın getireceği mükafatı birileri iyi tembihlemiş olmalı.

Gelelim bir diğer cezaya; rogar kapağı cezasına: 15.000 ytl. Rakamın miktarı herhalde telloyu omzundan vurduğu için. Tarife nasıl merak ettim açıkçası; kafadan vurursa şu kadar, ayaktan yaralama bu kadar vs. Ayıptır artık bu kadarı da. Açtık, gülüyoruz cümleten.
9 Mart 2009 Pazartesi
23. hafta notları
maçları, olayları, hatta kişileri ayrı ayrı ele almak lazım aslında. belki geneli karaya çalıyor ama lig o kadar renklendiki her köşede ayrı malzeme, ne ararsan var. bir başlık altında toplamak isteyince de ya çok uzun oluyor, çekiciliği kırılıyor istemeden, yada hakettiği yahut haketmediği değeri manasıyla alamıyor. bu sefer toplayalım dedik gözüme çarpanları;
*açılış maçına fazla bulaşmayalım bence. 3 gol atıp da puan alamamak nasıl bir şeydir Bursa göstermiş oldu. galatasaray da oynamadan kazanmayı ikinci kez, şansı ise 3. kez kıyaktı. sivasın çekirgeliğine benzer bir düşüş dizisi başlayabilir diye düşünüyorum..
*Aynı düşüşe yakalanan bir takım daha var; Trabzonspor. Daha da düşebilirler gibi, çünkü oralarda moraller bir bozuldu mu, bir daha yerine gelmiyor, getirtmiyorlar. Ersun hoca istifa sesleri şaşırtmıyor maç sonunda mesela. 20 yeni oyuncuyla bu sıralamada yer almanın bir başarı olduğunu, ve kalıcı başarının biz de örneklerine pek rastlanmayan "istikrar"a dayandığını görmek gerek. Ayrıca forveti Umut Bulut olan bir takımın şampiyon olabileceği pek akla yatkın değil, yakışmıyor da zaten. Ara transferde Yusuf Şimşek ve Alanzinho peşinde geçirilen sürede bir adet forvet alınmış olsa görüntü farklı olabilirmiş gibi, hadi adını da verelim; Taner Gülleri.. Haftaya gs maçı fotoğrafı daha da bulanıklaştırabilir gibi..
*Az daha derede boğuluyordu Beşiktaş. Kolay zor oldu. Açık konuşayım son 10 dakika geçmek bilmedi benim için de. Liderle kaldı 1 puan. Gençlerbirliği maçıyla liderlik bile gelebilir, olmadı Sivasta artık. Ama Gençlerbirliğini hafife almamak lazım, bu hafta A.gücü maçında harika oynadılar. "Kolay maç kalmadı" son haftaların moda deyimi ama kesinlikle çok zor geçecek. Hacettepe maçındaki Beşiktaş taraftarına değinmezsek olmaz. Spikerin de dediği gibi İnönüye çevirdiler Ankarayı, uyumları da çok güzeldi, bana ekran başında atkı sallayarak eşlik etmek düştü sadece. Ama o görüntüyü izleyen, gören her Beşiktaşlının göğsü kabarmıştır, eşlik etmiştir, canı gitmiştir canı keşke bende olsam diye diye.. Teşekkürler tüm gidenlere. Aşağıdaki resim çok güzeldi ayrıca, tebrikler.

*Ertesi gün öğlen Sivasspor Ankara maçı. bağıra bağıra söylüyorduk bu sivas takımı abartma, koçları abartma diye. Bu takım top oynamıyor kesinlikle, özellikle 2. yarı tüm maçlarda sivasın rakipleri daha iyi oynuyor. lig tarihinde daha önce de ilk yarıyı zirvede veya zirveye yakın olarak geçen olağandışı takımlar olmuştur. Daha sonra yerlerini 3 büyüklere vermek kaydıyla tabi. Herkes bunun altında garip komplolar arar, hakemdi federasyondu karışır durur ortalık. bence görüntü basit bir ayrıntıdan ibaret. Bu değişmedikçe arasıra üst sıralara tutunmaktan başka bir getirisi olmaz, beşinci bir şampiyonun çıkması da hayalden öteye gitmez. 8 kişiyle geriye yaslanıp, kontradan gol bularak sonuca gitmeye çalışan ilk takım değil sivas, muhtemelen son da olmayacak. Bunu daha önce Gençlerbirliği ve Manisa ile Ersun Yanal denemişti ve ulaşabilecekleri en üst noktalara da gelmişlerdi. Ta ki işler kızışana, Denizlinin dediği gibi 26. hafta civarına kadar, o da en fazla. İşte bu zamanlardaki maçlarda belli oluyor ne oynayıp oynamadığı takımların. Karşısında kendilerini üst sıralara çıkaran taktikle oynayan takımlar gelince elleri ayakları dolanıveriyor. Hele ilk golü de yerse bu takım iyice dağılıveriyor. Büyük takım farkı da işte bu noktada ortaya çıkıyor. Zaten baskılı oynamaya alışmış, sürekli kapanan takımlara karşı oynamış bir takım daha az zorlanıyor. Biraz daha gayretle psikolojik baskıyı da aşabiliyor kolayca. Böyle bir takım da ilk golü bulunca ilk örneğin aksine daha rahat koparabiliyor maçı.

Sivas için tam olarak geçerli değil belki şu an. ilk golü bulmuşlardı sonuçta. Ama kendi evinde topu rakibe verip yarı sahana kapanmanın gösterdiği tek şey var; korku. Hal böyle olunca Ankara ister istemez iyi oynuyor göründü. Sivas ise ileri doğru atıp durdu topu maçın bitmesini umuyorlardı bir an önce. Olmadı elbette. Önceki maçlarda olmuştu ama hem futbolcusuyla hem de özellikle koçuyla hazır olmadığını gösterdi. En ilginç yanı ise sempatiyle bakılan bir takım, kimsenin lider olmasından huzursuz olmadığı bir takım, en büyük suçlusu Bülent Uygun olmak üzere sevilmeyen bir takım haline dönüştü. Aslında oyun tarzlarının en başından beri antipatik olduğunu biliyorduk. maçlarının tv yayınıyla beraber de herkes görmüş oldu. Gaziantepi izlemek kesinlikle daha heyecan verici.
bir paragrafta Bülent Uygun'a açalım. Kendisi hakkında neler düşündüğüm ortadaydı, saklı gerçek orataya çıktı nihayet. Bu sefer ne taktiğine ne de oyuncularına bir şey demeyeceğim. Sadece maç içersinde ve sonundaki hareketlerini izlemek yeterli. İlk gördüğümde 2.Yılmaz Vural vakası geldi aklıma ama Yılmaz Vural'ın sempatikliğine haksızlık etmiş oluruz. yedek kulübesini tekmelemesi, kırması, orta hakeme koşup burun buruna dayılanması, ibretlik resmen. hem de hakemin bir suçu yokken, maç sonu söylediklerinde de içi dolu bir şey yok her zamanki gibi. "boş işler bunlar!" deyip kayboluyor ortalardan. hakikaten boş işler türbülent. En kötüsü de hakemin soyadı olan "çoban"ı özellikle vurgulayarak yapmaya çalıştığı iğrenç göndermeydi, yakıştı kendisine. Eskişehir maçının hakemine neler söyledi acaba maçtan sonra merak ediyorum?

* Gaziantep demişken, Nurullah Sağlam'ın istifası şaşırttı. Daha doğrusu istifa ettirilişi. Oysa ne güzel kadro kurmuştu; tabata, beto, murat ceylan vs.. Üstelik oynadıkları oyun gerçek bir oyundu. Akıllı adımlar atılıyor, uzun vadeli güzel bir çalışma izleriz diye umut etmiştim ama yine olmadı. Kan değişikliği gerekiyormuş antep yönetimine göre.. Bir çağrı da Sivas'a ve Kayseri'ye yapalım o zaman; iki takımın da acil değişikliğe var. üst sıralarda gerçekten olmak, o ağırlığa yakışır top oynamak isteniyorsa bence ilk adam olmalı Nurullah Sağlam.
*Kadir Has stadı tüm spekülasyonlara rağmen açıldı. Fenerbahçe yönetimi maçın iptalini istemek konusunda kesinlikle haklı. Bunun adı ne korkaklık, ne de entrikadır. Gerçi Konyada, Sivasta, Kayserinin eski sahasında ve daha birçok rezil stadyumda izin veren federasyonun buna ses çıkarmasını da beklemiyordum açıkçası. Hiçbir yatırımları olmayan, elde ettikleri gelirleri transferlerle bitiremeyecek bu kulüplerin, sahalarına beş kuruş harcamaması da bir başka garipliktir. Ve bu federasyon nedense belli bir standart getirmemekte ısrar etmekte, tv karşısında HD teknolojosiyle bile rezil bir görüntüde izletmekteler bizlere maçı [lanet olsun]. her sene milyonlar harcayan takımlara rahatsız oldukları zaman sallamak en kolayı, taş üstünde futbol oynatmaya çalışmak, bir de bunu "delikanlılık" gibi içi iyice boşaltılmış bir manasızlığa çekmek terbiyesizlikten başka bir şey değildir.

*Bir futbolcu olsaydım ve süper ligde oynasaydım Emre B. listeye ilk sıradan girerdi, kara olanına. İnsan ne kadar sakin olursa olsun, tarafsız veya taraflı farketmez o hareket çeken ellerini ..[susuyorum burada]. Bu ne terbiyesizlik, nasıl bir karakterdir. Merak ediyorum acaba adamına göre mi yapıyor bu hareketleri, takımda etken olabilir tabi. Ama gün gelir keser döner, o eli eline veren biri çıkar elbet. Fb taraftarı da taraftar sitesinde tasvip etmediklerini belirten bir yazı koymuş, faydası olur mu? sanmıyorum. Bu işin sonu dediğim noktaya gider bence; sürekli galip gelip herkese meydan okuyan, sonra bir maçla rezil olan boksçuların daha sonra itiraf ettiği gibi; birisi elbette çıkar..

birde Volkan sancısı var. canı muhakkak çok yanmıştır. 7 dikiş atılmış duyduğuma göre, geçmiş olsun. ama hiç mi mütevazilik olmaz, kendi derdine düşmez bir adam yaralanmışken. başkasının da canını yakmaya bu kadar meyilli olabilir mi bir insan? sonra da yüzüstü kapanarak, karta şaşırarak devam edebilir mi? ediyor işte. oysa her yer kamera dolu kimi kandırabileceksin. hadi diyelim hakem aldandı, ya izleyenler. sanırım ince nokta bu; umrunda değil izleyenler? Roberto Carlos hareketi Gezere çekiyor ama volkanı anlatıyor aslında tam olarak. hep dem vururum dışardayken sempatiyle baktığımız oyuncular bize gelince antipatikleşiyor diye. belki taraftarlık olgusunun verdiği bir bakış açısı mevcut ama bunu derinleştiren de maalesef kendileri. Asıl bomba ise Aragonesten; "kaleciler hep aptal olur!"

*birkaç cümlede tribünde bıçakla gezenlere ve görmezden gelenlere. örnek olay bile var halbüki önünüzde görmek isteyenlere tabi. sanırım şu sıralar 5 maç ceza vermek ayıp olur, zor olur, değil mi?

kısa kısa değinelim dedim ama yine upuzun bir yazı çıktı. elimde değil o kadar çok şey var ki, üstelik sadece öne çıkanları yazayım dedim. uzadıkça uzadı sanırım. Neyse, şurda 26. haftaya ne kaldı ki!
*açılış maçına fazla bulaşmayalım bence. 3 gol atıp da puan alamamak nasıl bir şeydir Bursa göstermiş oldu. galatasaray da oynamadan kazanmayı ikinci kez, şansı ise 3. kez kıyaktı. sivasın çekirgeliğine benzer bir düşüş dizisi başlayabilir diye düşünüyorum..
*Aynı düşüşe yakalanan bir takım daha var; Trabzonspor. Daha da düşebilirler gibi, çünkü oralarda moraller bir bozuldu mu, bir daha yerine gelmiyor, getirtmiyorlar. Ersun hoca istifa sesleri şaşırtmıyor maç sonunda mesela. 20 yeni oyuncuyla bu sıralamada yer almanın bir başarı olduğunu, ve kalıcı başarının biz de örneklerine pek rastlanmayan "istikrar"a dayandığını görmek gerek. Ayrıca forveti Umut Bulut olan bir takımın şampiyon olabileceği pek akla yatkın değil, yakışmıyor da zaten. Ara transferde Yusuf Şimşek ve Alanzinho peşinde geçirilen sürede bir adet forvet alınmış olsa görüntü farklı olabilirmiş gibi, hadi adını da verelim; Taner Gülleri.. Haftaya gs maçı fotoğrafı daha da bulanıklaştırabilir gibi..
*Az daha derede boğuluyordu Beşiktaş. Kolay zor oldu. Açık konuşayım son 10 dakika geçmek bilmedi benim için de. Liderle kaldı 1 puan. Gençlerbirliği maçıyla liderlik bile gelebilir, olmadı Sivasta artık. Ama Gençlerbirliğini hafife almamak lazım, bu hafta A.gücü maçında harika oynadılar. "Kolay maç kalmadı" son haftaların moda deyimi ama kesinlikle çok zor geçecek. Hacettepe maçındaki Beşiktaş taraftarına değinmezsek olmaz. Spikerin de dediği gibi İnönüye çevirdiler Ankarayı, uyumları da çok güzeldi, bana ekran başında atkı sallayarak eşlik etmek düştü sadece. Ama o görüntüyü izleyen, gören her Beşiktaşlının göğsü kabarmıştır, eşlik etmiştir, canı gitmiştir canı keşke bende olsam diye diye.. Teşekkürler tüm gidenlere. Aşağıdaki resim çok güzeldi ayrıca, tebrikler.

*Ertesi gün öğlen Sivasspor Ankara maçı. bağıra bağıra söylüyorduk bu sivas takımı abartma, koçları abartma diye. Bu takım top oynamıyor kesinlikle, özellikle 2. yarı tüm maçlarda sivasın rakipleri daha iyi oynuyor. lig tarihinde daha önce de ilk yarıyı zirvede veya zirveye yakın olarak geçen olağandışı takımlar olmuştur. Daha sonra yerlerini 3 büyüklere vermek kaydıyla tabi. Herkes bunun altında garip komplolar arar, hakemdi federasyondu karışır durur ortalık. bence görüntü basit bir ayrıntıdan ibaret. Bu değişmedikçe arasıra üst sıralara tutunmaktan başka bir getirisi olmaz, beşinci bir şampiyonun çıkması da hayalden öteye gitmez. 8 kişiyle geriye yaslanıp, kontradan gol bularak sonuca gitmeye çalışan ilk takım değil sivas, muhtemelen son da olmayacak. Bunu daha önce Gençlerbirliği ve Manisa ile Ersun Yanal denemişti ve ulaşabilecekleri en üst noktalara da gelmişlerdi. Ta ki işler kızışana, Denizlinin dediği gibi 26. hafta civarına kadar, o da en fazla. İşte bu zamanlardaki maçlarda belli oluyor ne oynayıp oynamadığı takımların. Karşısında kendilerini üst sıralara çıkaran taktikle oynayan takımlar gelince elleri ayakları dolanıveriyor. Hele ilk golü de yerse bu takım iyice dağılıveriyor. Büyük takım farkı da işte bu noktada ortaya çıkıyor. Zaten baskılı oynamaya alışmış, sürekli kapanan takımlara karşı oynamış bir takım daha az zorlanıyor. Biraz daha gayretle psikolojik baskıyı da aşabiliyor kolayca. Böyle bir takım da ilk golü bulunca ilk örneğin aksine daha rahat koparabiliyor maçı.

Sivas için tam olarak geçerli değil belki şu an. ilk golü bulmuşlardı sonuçta. Ama kendi evinde topu rakibe verip yarı sahana kapanmanın gösterdiği tek şey var; korku. Hal böyle olunca Ankara ister istemez iyi oynuyor göründü. Sivas ise ileri doğru atıp durdu topu maçın bitmesini umuyorlardı bir an önce. Olmadı elbette. Önceki maçlarda olmuştu ama hem futbolcusuyla hem de özellikle koçuyla hazır olmadığını gösterdi. En ilginç yanı ise sempatiyle bakılan bir takım, kimsenin lider olmasından huzursuz olmadığı bir takım, en büyük suçlusu Bülent Uygun olmak üzere sevilmeyen bir takım haline dönüştü. Aslında oyun tarzlarının en başından beri antipatik olduğunu biliyorduk. maçlarının tv yayınıyla beraber de herkes görmüş oldu. Gaziantepi izlemek kesinlikle daha heyecan verici.
bir paragrafta Bülent Uygun'a açalım. Kendisi hakkında neler düşündüğüm ortadaydı, saklı gerçek orataya çıktı nihayet. Bu sefer ne taktiğine ne de oyuncularına bir şey demeyeceğim. Sadece maç içersinde ve sonundaki hareketlerini izlemek yeterli. İlk gördüğümde 2.Yılmaz Vural vakası geldi aklıma ama Yılmaz Vural'ın sempatikliğine haksızlık etmiş oluruz. yedek kulübesini tekmelemesi, kırması, orta hakeme koşup burun buruna dayılanması, ibretlik resmen. hem de hakemin bir suçu yokken, maç sonu söylediklerinde de içi dolu bir şey yok her zamanki gibi. "boş işler bunlar!" deyip kayboluyor ortalardan. hakikaten boş işler türbülent. En kötüsü de hakemin soyadı olan "çoban"ı özellikle vurgulayarak yapmaya çalıştığı iğrenç göndermeydi, yakıştı kendisine. Eskişehir maçının hakemine neler söyledi acaba maçtan sonra merak ediyorum?

* Gaziantep demişken, Nurullah Sağlam'ın istifası şaşırttı. Daha doğrusu istifa ettirilişi. Oysa ne güzel kadro kurmuştu; tabata, beto, murat ceylan vs.. Üstelik oynadıkları oyun gerçek bir oyundu. Akıllı adımlar atılıyor, uzun vadeli güzel bir çalışma izleriz diye umut etmiştim ama yine olmadı. Kan değişikliği gerekiyormuş antep yönetimine göre.. Bir çağrı da Sivas'a ve Kayseri'ye yapalım o zaman; iki takımın da acil değişikliğe var. üst sıralarda gerçekten olmak, o ağırlığa yakışır top oynamak isteniyorsa bence ilk adam olmalı Nurullah Sağlam.
*Kadir Has stadı tüm spekülasyonlara rağmen açıldı. Fenerbahçe yönetimi maçın iptalini istemek konusunda kesinlikle haklı. Bunun adı ne korkaklık, ne de entrikadır. Gerçi Konyada, Sivasta, Kayserinin eski sahasında ve daha birçok rezil stadyumda izin veren federasyonun buna ses çıkarmasını da beklemiyordum açıkçası. Hiçbir yatırımları olmayan, elde ettikleri gelirleri transferlerle bitiremeyecek bu kulüplerin, sahalarına beş kuruş harcamaması da bir başka garipliktir. Ve bu federasyon nedense belli bir standart getirmemekte ısrar etmekte, tv karşısında HD teknolojosiyle bile rezil bir görüntüde izletmekteler bizlere maçı [lanet olsun]. her sene milyonlar harcayan takımlara rahatsız oldukları zaman sallamak en kolayı, taş üstünde futbol oynatmaya çalışmak, bir de bunu "delikanlılık" gibi içi iyice boşaltılmış bir manasızlığa çekmek terbiyesizlikten başka bir şey değildir.

*Bir futbolcu olsaydım ve süper ligde oynasaydım Emre B. listeye ilk sıradan girerdi, kara olanına. İnsan ne kadar sakin olursa olsun, tarafsız veya taraflı farketmez o hareket çeken ellerini ..[susuyorum burada]. Bu ne terbiyesizlik, nasıl bir karakterdir. Merak ediyorum acaba adamına göre mi yapıyor bu hareketleri, takımda etken olabilir tabi. Ama gün gelir keser döner, o eli eline veren biri çıkar elbet. Fb taraftarı da taraftar sitesinde tasvip etmediklerini belirten bir yazı koymuş, faydası olur mu? sanmıyorum. Bu işin sonu dediğim noktaya gider bence; sürekli galip gelip herkese meydan okuyan, sonra bir maçla rezil olan boksçuların daha sonra itiraf ettiği gibi; birisi elbette çıkar..

birde Volkan sancısı var. canı muhakkak çok yanmıştır. 7 dikiş atılmış duyduğuma göre, geçmiş olsun. ama hiç mi mütevazilik olmaz, kendi derdine düşmez bir adam yaralanmışken. başkasının da canını yakmaya bu kadar meyilli olabilir mi bir insan? sonra da yüzüstü kapanarak, karta şaşırarak devam edebilir mi? ediyor işte. oysa her yer kamera dolu kimi kandırabileceksin. hadi diyelim hakem aldandı, ya izleyenler. sanırım ince nokta bu; umrunda değil izleyenler? Roberto Carlos hareketi Gezere çekiyor ama volkanı anlatıyor aslında tam olarak. hep dem vururum dışardayken sempatiyle baktığımız oyuncular bize gelince antipatikleşiyor diye. belki taraftarlık olgusunun verdiği bir bakış açısı mevcut ama bunu derinleştiren de maalesef kendileri. Asıl bomba ise Aragonesten; "kaleciler hep aptal olur!"

*birkaç cümlede tribünde bıçakla gezenlere ve görmezden gelenlere. örnek olay bile var halbüki önünüzde görmek isteyenlere tabi. sanırım şu sıralar 5 maç ceza vermek ayıp olur, zor olur, değil mi?

kısa kısa değinelim dedim ama yine upuzun bir yazı çıktı. elimde değil o kadar çok şey var ki, üstelik sadece öne çıkanları yazayım dedim. uzadıkça uzadı sanırım. Neyse, şurda 26. haftaya ne kaldı ki!
8 Mart..

Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,,
bizim kadınlarımız..
Nazım Hikmet
kutlu olsun.. [gecikmeli de olsa]
6 Mart 2009 Cuma
yokluk
yoklugun aynasında her görünen,,yoklugun kendisiydi yoktum ben.! (hiçlemeler)
yokluk yanılsama degildir,, yeryüzünün neresine bakarsanız bakın onu görürsünüzi, yarı dolu bardakta olan diger yarım,, kıyafetlerin havanın içinde dolaşan boşluk yokluk degil midir?! -yokluk bilmece degildir! asla cevabını bilemeyecegimiz sualdir.
ve 'yaşadıklarımız öldüklerimiz'se eger, hepimiz birer yoklugun ete bürünmüş hali degil miyizdir?
yoklugun aynasında her görünen,yoklugun kendisiydi, yoktum ben.! (hiçlemeler)
yokluk varsa varlıktır, o zaman yoklukla ilgili söyleyenebilecek tek şey yok oldugudur.
yazı için "defna" ya teşekkürler
yokluk yanılsama degildir,, yeryüzünün neresine bakarsanız bakın onu görürsünüzi, yarı dolu bardakta olan diger yarım,, kıyafetlerin havanın içinde dolaşan boşluk yokluk degil midir?! -yokluk bilmece degildir! asla cevabını bilemeyecegimiz sualdir.
ve 'yaşadıklarımız öldüklerimiz'se eger, hepimiz birer yoklugun ete bürünmüş hali degil miyizdir?
yoklugun aynasında her görünen,yoklugun kendisiydi, yoktum ben.! (hiçlemeler)
yokluk varsa varlıktır, o zaman yoklukla ilgili söyleyenebilecek tek şey yok oldugudur.
yazı için "defna" ya teşekkürler
5 Mart 2009 Perşembe
4+3 daha kaç eder türbülent?
lig lideri sivas önce ligde fenerbahçeye ilaç oluyor, ardından kupada. bir iki haftalığına da olsa dertlerine derman olduklarını söyleyebilirim.
ligde 4 gol yiyen lider takımın hocasının aklı ise başka taraflarda herhalde, maç sonu ilginç açıklamalar yapıp duruyor. ne maçla alakası var söylediklerinin, ne oynayamadıklarıyla. daha çok beşiktaşın 8 yediği ile, galatasarayın 6sıyla ilgili nedense? açıklamanın tam metni şöyle;

"Bizim ülkemizde herkes futbolu çok biliyor ya. Onlara da bir laf söyleyeyim; evet 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz."
lütfen birisi bu adama sigmadan, cannesdan bahsetsin. sadece yüzündeki ifadeyi görmek istiyorum. belki yaşaran gözlerini güzel gömleklerinin cebinde sakladığı mendiliyle siler, ama o şoku yaşamasını isterim.
bugün ise şöyle buyurmuş türbülent bey;
"Çok fazla pozisyona girdik ve verdik. Güzel bir futbol oynadık ama sonuçta mağlup olduk. Sivas'ın büyük bir takım olduğunun göstergesi olarak maçın ardından Sivas'ın yollarına türküsü statta çalmaya başladı. Yaşlılar sırayla gençler ara sıra derler ya, büyükler sıra ile yener biz de ara sıra yener bunun keyfini yaşarız. Futbolun güzelliğinden dolayı ben mutluyum, karşımızda tabii büyük takımlar olunca ve bireysel hatalar yapınca arzulamadığımız bir skor ortaya çıktı. Yapacak bir şey yok şimdi önümüze bakıyoruz, hiçbir şey bitmemiştir elimizden geleni yapacağız. Kupa'yı allmak istiyoruz ama olmazsa da yolumuza devam ederiz, dünya dönüyor. Herkes futboldan keyif almalı, herkesin tuttuğu takım en büyük takımdır."
neremle güleceğime şaşırdım desem yalan olmaz hani. neresinden tutsan elinde kalıyor, her cümlesinde bir yaranma, beni alıncılık kokuyor. bu o kadar öyle ki, maç sonu dalga için çalınan "sivasın yollarına" türküsünü bile lehine çevirebilmiş, helal sana. ben büyük hocayım diyen, hatta arsene wengere, mourinhoya kafa tutan, nasihat veren türbülent gitmiş, yerine aragonesin koltuğuna göz dikmiş bir parça gelmiş sanki. son cümleyi hala şaşkınlıkla okuyorum, ne anlamam gerektiğine ise karar veremedim henüz; herkesin tuttuğu kendine. yenilgiye üzülmediğini anlarız hadi, ezildiğini de kabul edemedin diyelim.
futbolun güzelliğinden memnun olmak hepimize nasip olmuş zaten, insanları tribünlere iten, bana bu yazıyı yazdıran da aynı şey. ama oynanan oyundan bahsediyorsa ben şahsen fenerbahçenin farkı kaçırdığından başka bir şey göremedim. öyle ki, biraz becerikli olsa fenerli oyuncular istediği 7 veya 9 rakamına bile ulaşabilirdi. açıkça söylemek gerek aslında hiç birşey oynamadığınızı, evet, oynayamamak değil sadece, en iyi yaptıklarınızda takım olarak ısrar etmemek mesela, papatya gibi açılıvermek diyelim, nedense? tabi fenerli oyuncuların hakkını da bir kenara koyalım, lig maçından daha iyiydiler diyebilirim.

oysa ligi biraz olsun takip eden biri bile sivasın özellikle kendisinin söylediği gibi iyi futbol oynamadığını görebilir. ilk yarının son maçı olan gençlerbirliği maçıyla başlamış bir düşüşü belki galatasaray maçlarıyla göremedi kimse, ama bursa maçında alınan şanslı beraberlik ve eskişehir maçındaki kötü futbol+hakem desteğini gördük cümbür cemaat. futbol bilgimi bu koçla ölçecek değilim ama bizde de bir çift göz var çok şükür. üstelik ne yaparsam yapayım taraftarlığımı bir kenara koyamam, yapışmış etiketi üstümüze bir kere. aa pardon! bu ayırt edici bir özellik değil ki, değil mi? unutmuşum biraz fazla üsteledim galiba konuyu. bu seferde üzerimize oynuyorlar, bizler "türk" hocalarıyız gibi enteresan savunmalar çıkabiliyor. ben de tam tersi yabancı hocaya sempati duyarım, biraz da bu sebeplerden, yerlinin belli bir noktadan sonra kaldıramadığı büyük takım havasını daha iyi idare edebiliyorlar en azından. mourinhonun şikayetçi olduğu entelektüelliğe bile duacıyız diyebilirim. üstelik yerli koçlar "kriz yönetimi" konusunda da berbatlar, kime saldıracaklarını şaşırıyorlar. bu kaidemin tam tersi olan kimse yok mu dersek sadece bir kişi söyleyebilirim; mustafa denizli. aslında adı geçmeye başlayınca ona da olumlu yaklaştığımı söyleyemem, fakat göreve geldikten sonra yaptığı birkaç icraatla desteğimi aldığını söyleyebilirim, kötü sonuçlarda bile.
ileri geri konuşurken edindiği bir amaç var mı bilinmez türbülentin, ama sempatik bir takımı kerkesin gözünde antipatikleştirdiğini söyleyebiliriz. şahsen kendisini zaten hiç sevememiştim, bunlar da üzerine tuzu biberi oldu işte. bu akşam sorulmasını istediğim ikinci soru da başlıktaki toplama işlemi, sanırım matematiği yeter! tek maçta olsun istemiş ama bir dahaki sefere artık.
al bir de burdan yakmak lazım; 3 kuruşluk adam 5 kuruşluk değer verirsen..
ligde 4 gol yiyen lider takımın hocasının aklı ise başka taraflarda herhalde, maç sonu ilginç açıklamalar yapıp duruyor. ne maçla alakası var söylediklerinin, ne oynayamadıklarıyla. daha çok beşiktaşın 8 yediği ile, galatasarayın 6sıyla ilgili nedense? açıklamanın tam metni şöyle;

"Bizim ülkemizde herkes futbolu çok biliyor ya. Onlara da bir laf söyleyeyim; evet 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz."
lütfen birisi bu adama sigmadan, cannesdan bahsetsin. sadece yüzündeki ifadeyi görmek istiyorum. belki yaşaran gözlerini güzel gömleklerinin cebinde sakladığı mendiliyle siler, ama o şoku yaşamasını isterim.
bugün ise şöyle buyurmuş türbülent bey;
"Çok fazla pozisyona girdik ve verdik. Güzel bir futbol oynadık ama sonuçta mağlup olduk. Sivas'ın büyük bir takım olduğunun göstergesi olarak maçın ardından Sivas'ın yollarına türküsü statta çalmaya başladı. Yaşlılar sırayla gençler ara sıra derler ya, büyükler sıra ile yener biz de ara sıra yener bunun keyfini yaşarız. Futbolun güzelliğinden dolayı ben mutluyum, karşımızda tabii büyük takımlar olunca ve bireysel hatalar yapınca arzulamadığımız bir skor ortaya çıktı. Yapacak bir şey yok şimdi önümüze bakıyoruz, hiçbir şey bitmemiştir elimizden geleni yapacağız. Kupa'yı allmak istiyoruz ama olmazsa da yolumuza devam ederiz, dünya dönüyor. Herkes futboldan keyif almalı, herkesin tuttuğu takım en büyük takımdır."
neremle güleceğime şaşırdım desem yalan olmaz hani. neresinden tutsan elinde kalıyor, her cümlesinde bir yaranma, beni alıncılık kokuyor. bu o kadar öyle ki, maç sonu dalga için çalınan "sivasın yollarına" türküsünü bile lehine çevirebilmiş, helal sana. ben büyük hocayım diyen, hatta arsene wengere, mourinhoya kafa tutan, nasihat veren türbülent gitmiş, yerine aragonesin koltuğuna göz dikmiş bir parça gelmiş sanki. son cümleyi hala şaşkınlıkla okuyorum, ne anlamam gerektiğine ise karar veremedim henüz; herkesin tuttuğu kendine. yenilgiye üzülmediğini anlarız hadi, ezildiğini de kabul edemedin diyelim.
futbolun güzelliğinden memnun olmak hepimize nasip olmuş zaten, insanları tribünlere iten, bana bu yazıyı yazdıran da aynı şey. ama oynanan oyundan bahsediyorsa ben şahsen fenerbahçenin farkı kaçırdığından başka bir şey göremedim. öyle ki, biraz becerikli olsa fenerli oyuncular istediği 7 veya 9 rakamına bile ulaşabilirdi. açıkça söylemek gerek aslında hiç birşey oynamadığınızı, evet, oynayamamak değil sadece, en iyi yaptıklarınızda takım olarak ısrar etmemek mesela, papatya gibi açılıvermek diyelim, nedense? tabi fenerli oyuncuların hakkını da bir kenara koyalım, lig maçından daha iyiydiler diyebilirim.
oysa ligi biraz olsun takip eden biri bile sivasın özellikle kendisinin söylediği gibi iyi futbol oynamadığını görebilir. ilk yarının son maçı olan gençlerbirliği maçıyla başlamış bir düşüşü belki galatasaray maçlarıyla göremedi kimse, ama bursa maçında alınan şanslı beraberlik ve eskişehir maçındaki kötü futbol+hakem desteğini gördük cümbür cemaat. futbol bilgimi bu koçla ölçecek değilim ama bizde de bir çift göz var çok şükür. üstelik ne yaparsam yapayım taraftarlığımı bir kenara koyamam, yapışmış etiketi üstümüze bir kere. aa pardon! bu ayırt edici bir özellik değil ki, değil mi? unutmuşum biraz fazla üsteledim galiba konuyu. bu seferde üzerimize oynuyorlar, bizler "türk" hocalarıyız gibi enteresan savunmalar çıkabiliyor. ben de tam tersi yabancı hocaya sempati duyarım, biraz da bu sebeplerden, yerlinin belli bir noktadan sonra kaldıramadığı büyük takım havasını daha iyi idare edebiliyorlar en azından. mourinhonun şikayetçi olduğu entelektüelliğe bile duacıyız diyebilirim. üstelik yerli koçlar "kriz yönetimi" konusunda da berbatlar, kime saldıracaklarını şaşırıyorlar. bu kaidemin tam tersi olan kimse yok mu dersek sadece bir kişi söyleyebilirim; mustafa denizli. aslında adı geçmeye başlayınca ona da olumlu yaklaştığımı söyleyemem, fakat göreve geldikten sonra yaptığı birkaç icraatla desteğimi aldığını söyleyebilirim, kötü sonuçlarda bile.
ileri geri konuşurken edindiği bir amaç var mı bilinmez türbülentin, ama sempatik bir takımı kerkesin gözünde antipatikleştirdiğini söyleyebiliriz. şahsen kendisini zaten hiç sevememiştim, bunlar da üzerine tuzu biberi oldu işte. bu akşam sorulmasını istediğim ikinci soru da başlıktaki toplama işlemi, sanırım matematiği yeter! tek maçta olsun istemiş ama bir dahaki sefere artık.
al bir de burdan yakmak lazım; 3 kuruşluk adam 5 kuruşluk değer verirsen..
4 Mart 2009 Çarşamba
yüzün anlattığı hikaye;
her yüzde görülmeyen ama denk gelinen yüzde görüldüğünde heyecanla okunmaya başlanan, bitirmek için başlanılan bir kitap degilde hiç bitmemesi için sayfa sayfa dirhem dirhem okunan kitaplara benzer. genelde kadınların bu hikayeyi çok daha somut anlattıklarını görmekteyiz. acıyı kederi ve mutlulugu zamanı geldiginde öyle bir işlerler ki yüzlerine, ne hissettiklerini kolaylıkla hikayesinden anlarsınız.
İnsanın hikayeside böyle değil midir zaten... yüzüyle beraber paralel adımlar atan,doğan ,gelişen,büyüyen,yaşlanan ve hikayenin sonunda soluk bir son... Hiç bitmesin sloganları ile beraber geçen yıllar, hayatın her rengini her gün farklı notlarla önümüze koyan sayfalar.... işte hikayeyi tam anlatmak isterken bir yüze baktığımızda aklımıza gelen kısa senaryolar;
umut ile hayatın her tadından bir şeyler koparmaya çalışan benzersiz suratlar.....
bulunduğu hayatı kendi masumiyetiyle değerlendiren masum yüzler.....
acının,yalnızlığın,çaresizliğin en derinini ,en keskinini yaşayan biçare yüzler....
İnsanın hikayeside böyle değil midir zaten... yüzüyle beraber paralel adımlar atan,doğan ,gelişen,büyüyen,yaşlanan ve hikayenin sonunda soluk bir son... Hiç bitmesin sloganları ile beraber geçen yıllar, hayatın her rengini her gün farklı notlarla önümüze koyan sayfalar.... işte hikayeyi tam anlatmak isterken bir yüze baktığımızda aklımıza gelen kısa senaryolar;
umut ile hayatın her tadından bir şeyler koparmaya çalışan benzersiz suratlar.....
bulunduğu hayatı kendi masumiyetiyle değerlendiren masum yüzler.....
acının,yalnızlığın,çaresizliğin en derinini ,en keskinini yaşayan biçare yüzler....
sadece keyfe dair bir beklenti ile ileriye bakan eğlencelik yüzler.....
sadece aşkına dair en özel anları,sadece kalbiyle değil, beyni ile suratı ile yaşayan tarifsiz yüzler...
bir yolculuğun ortasında sadece durduğu , yaşadığı anı anlamaya çalışan "kapıldık gidiyoruz hikayesine sahip yüzler"....
hayatındaki en güzel anları,en güzel yüzleri sadece istediği ,sevdiği materyallerde saklayan,işini zevkle yapan yüzler....
hayatın kirli hikayesinde tertemiz yüzünü gösterenler.....
hayatın hayal ve umut dünyasına doğru kürek alırken havalı suratıyla poz veren yüzler.....
sadece ama sadece güçlü olmaya çalıştığını anlatan,dirençli,emekçi yüzler.....
kapitalizmin en vahşi kan emiciliğiyle açıklanabilen traji-komik yüzler....
işte hayat adı altında yüzlerin anlattığı hikaye....
beklenti,umut,adım,aşk,yalnızlık,kaybolmuşluk ve bir sürü sıfatları gururla taşıyan yüzler... her kare farklı bir sıfat,her adımda yepyeni bir hikaye,akıp giden bir sonsuzlukta trajikomik,duygusal,prestijli,vahşi,gururlu,onurlu noktalarla herşeyi taa en ortasından betimleyen bir ifade-i hayat....
Giriş paragrafındaki katkısı ve yazısından dolayı;
----defna'ya teşekkürler-----
sadece aşkına dair en özel anları,sadece kalbiyle değil, beyni ile suratı ile yaşayan tarifsiz yüzler...
bir yolculuğun ortasında sadece durduğu , yaşadığı anı anlamaya çalışan "kapıldık gidiyoruz hikayesine sahip yüzler"....
hayatındaki en güzel anları,en güzel yüzleri sadece istediği ,sevdiği materyallerde saklayan,işini zevkle yapan yüzler....
hayatın kirli hikayesinde tertemiz yüzünü gösterenler.....
hayatın hayal ve umut dünyasına doğru kürek alırken havalı suratıyla poz veren yüzler.....
sadece ama sadece güçlü olmaya çalıştığını anlatan,dirençli,emekçi yüzler.....
kapitalizmin en vahşi kan emiciliğiyle açıklanabilen traji-komik yüzler....
işte hayat adı altında yüzlerin anlattığı hikaye....beklenti,umut,adım,aşk,yalnızlık,kaybolmuşluk ve bir sürü sıfatları gururla taşıyan yüzler... her kare farklı bir sıfat,her adımda yepyeni bir hikaye,akıp giden bir sonsuzlukta trajikomik,duygusal,prestijli,vahşi,gururlu,onurlu noktalarla herşeyi taa en ortasından betimleyen bir ifade-i hayat....
Giriş paragrafındaki katkısı ve yazısından dolayı;
----defna'ya teşekkürler-----
Etiketler:
defna,
meoezcan,
yüzün anlattığı hikaye
0
yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
