31 Mart 2009 Salı

yapma boruc, 3 oldu!

, kuzey irlanda - polonya maçı 3-2 bitti ama irlandalılar boruca bir teşekkür borçlu. gerçi irlandanın 3. sayısında, zewlakowun geri pasında, ilk bakışta borucun büyük bir hatası var gibi görünsede, 2. tekrarda topun izlediği yola hayret etmemek elde değil.

video

30 Mart 2009 Pazartesi

susuzluk hiçbir şeydir imaj herşey


bir bu eksikti; yalanmış saçlar, italyan modasından takımlar ve son olarak kalın çerçeveler. bence köşeli bir seçim olmalıydı sinyorunki. aslında bizlere asıl hikayeyi veren sinyorun maç sırasında kameraların kendine çevrildiğini anladığı anki hareket değişimleri, kimsenin anlamadığı el kol şekilleri; kendi kurduğu floransasında yaşamaya devam ediyor sanki terim.

29 Mart 2009 Pazar

akdeniz futbolunun orjinali


Türkiye Milli Takımı’na yakınlık duymuyorum. Ne yapayım, içimden gelmiyor. Hem de başta Nihat Kahveci olmak üzere kardeşim gibi sevdiğim birçok futbolcu takımda oynarken. Çünkü İsviçre maçından bu yana milli takım sevmediğim bir kültürü temsil ediyor... (Ayrıca, reklamlarda şişirilen ‘büyüğüz’, ‘müthişiz’ hamasetinden de gına geldi... İ. Mansız’ı sindirememeiş, ehlileştirmeye çalışmış bir kültürden neyleyim sıradanın amansızlığını...”

Saldırganlığın ve kibrin yanı sıra özeleştiriden korkan bir kültür bu. Dün sahaya kaptan olarak,La Liga takımlarından Villarreal’de forma giyen Nihat Kahveci çıktı.
Bu jest zamanında kaptanı Emre Belözoğlu olan bir takım için olumlu bir adım.
Kültür sorunlarını çarşamba yazıma bırakıp, şu ‘geceyarısı maçı’na, kırmızı ve beyaz formalı iki takımın karşılaşması olarak bakayım... İspanya’da Iniesta yok diye neredeyse bayram yapacaktık. Oysa bu takım Avrupa şampiyonu olurken orta sahadaki üç adam çıkıyor, yerine üç adam giriyor, hiçbir şey değişmiyordu.

Dün gece Del Bosque, üçle yetinmedi, David Silva’yı kenarda tutup dört savaşkan orta sahayla oyuna başladı. Müthiş dinamik bir güç... İspanya’da asıl eksik Puyol. Günümüz futbolunda onun kadar çabuk geriden oyun kuran futbolcu yok. Puyol olmayınca bu iş Xavi’ye düştü ve yavaşladılar.

Terim’in orta alanın kanatlarına Arda ve Tuncay’ı koymasını, ileride de Nihat ve Semih’le başlamasını ise ‘dahiyane bir hamle’ sayıyoruz. Sanki futbol yeniden icat ediliyor... Türkiye’nin ikincilik şansı, İspanya’dan alacağı puanlara bağlı. Golü düşünmeyip de ne yapacaksınız.

Maç başladı, sahada bir ‘Akdeniz futbolu’ gördük. Ne bu? Kısa paslarla hazırlık, sonra derin çapraz toplarla oyunu birden hızlandırmak... Ole, ole, ole ve hamle! 2002 hariç, 1998’den bu yana bütün Dünya ve Avrupa kupalarını Akdeniz takımlarının kazanması rastlantı olmamalı.

Dün İspanya kendi olağan Akdeniz topunu oynadı. Türkiye onun tercümesini uygulamaya çalıştı. Oyun anlayışları ve takım kuruluşları simetrikti. Maçın başında oyunu hızlandırdığı anlarda pozisyonlar buldu Türkiye. Sonra İspanya rakibini karşı alana itti, derin çapraz toplarla pozisyon aradı. Bunda sadece kesici rol üstlenen Aurelio ve Emre B.’nin payı vardı. Ne var ki önceki maçlardaki gibi kendi ceza alanına fazla gömülmedi Türkiye. Oyunun seyri de simetrikti. İspanya’da Cazorla, Türkiye’de Arda ortaya girince iki takım da sağ kanadından işlemeye yöneldi. İkinci yarı Arda sık sık Tuncay’ın yanına gitti, onun kanadı Nihat’a kaldı.

Semih yerine Ayhan’ın girmesi, rakibi orta alanda oyalama amacı taşıyordu. Ayyıldızlılar ‘önce bir puan’a oynamaya başladı. Böyle oynayınca o puandan da olabiliyorsun.

‘Amansız, mamansız’ ormanda geçer. Futbolda top oynayacaksın. Serbest vuruş savunma setlerin olacak. Böyle vuruşlarda rakibin direk diplerine ek adam sokacağı bir gerçek. Bu gerçeği unutursanız, dünkü gibi voleybol golünü yersiniz. Hem de ağır dediğiniz savunma oyuncusundan.

İspanya rakibine top göstermedi ve olağan bir galibiyet aldı. Terim’in ‘taktik gereği’ diye açıkladığı mucize bu kez gelmedi. Ancak ‘ilkleri gerçekleştirmek’le sınırladığı misyonunu Çarşamba’ya taşıdı Türkiye... Umudumuz İspanya’nın artık puana ihtiyaç duymaması!
O güne kadar köpürtülecek ‘ahlara vahlara’ ve hamasi reklam kirliliğine karşı sabırlar dilerim.
Maçın en iyisi: Sergio Ramos

İbrahim Altınsay / Radikal / 29.03.2009

yazının orjinali..

afrikaya veda mı?


ne taktik anlayış, ne de oyuncu seçimleri için kabahat bulamayacağım bir maç oldu açıkçası. giydiği formayı haketmeyenler elbette bariz bir şekilde sırıttı; yürümeye bile gücü olmayanların sonuna kadar "amansız" mücadelesini izlemek bir koçun anlamsız ısrarcılığını gösterdi bana. yineleyerek söylemek lazım, dün akşam için fazla üzülmeye gerek yok, isteğimiz sadece uzun zamandır yenilmeyen bir takımı evinde yenip yine kendimizi bulutların üstüne atmaktı, olmadı.

üzüntümüz dünkü yenilgiden çok, son düdük çalıpta belçika-bosna maçınının sonucunu öğrenince önceki maçlarda kaçırdığımız puanlara daha fazladır herhalde. üstelik bir sonraki maçın da ispanya ile oluşu, ve bu seferki kaybın bizlerle birlikte milli takımı da ekran başında bırakacağı gerçeği, tabi bosnanın da kazanacağını düşünersek.

dün akşamki maçta şikayetçi olduğum ilk şey barnebeu tribünleri, maçı baştan sona zehir ettiler kornalarıyla veya her neyse çaldıkları. iki üç tane de amca vardı "espanya, espanya" diye bağırmaya çalışan. ne karınağrısı seyircisiniz be..

oyuna ve oyuncularımıza gelecek olursak, ilk yarım saatlik oyunda herkesin hemfikir olduğu bir tatmin mevcut, fazlasına da gücümüz yetmedi, zaten topu bir daha ayağımıza alamadık. aldığımızda da tuncay başta olmak üzere rakibe teslim ettik "buyrun çok güzel pas yapıyorsunuz." diye. bu arada birileri tuncaya yuvarlanması gerekenin kendisi değil top olduğunu hatırlatmalı.

göze batan diğer oyuncu nihattı; ilk pozisyonda semihe atmadığı pas için pişmandır mutlaka, ama daha sonra tüm takımı demoralize edecek tavırlarına, el kol hareketlerine ne demeli, anladık oralarda oynamış adamsın..

ve emre belözoğlu. ya ben bu adama kendimi de zorlayarak söyleyecek bir şeyler buluyorum, yada tuhaf birisi gerçekten. nihata ayak uydurup diğerlerini oyuna küstüren havasına anlam veremedim bir türlü. hiç birşey yapamadığı gibi, semihi sakatlaması da cabası.


merakla ikinci maçı bekliyoruz. bu maçın sami yende olmasına da anlama veremedim, hele ilk maçı barnebeuda oynamş iki takım için işkence gibi olacaktır muhtemelen. taraftar sayısı, zemin gibi unsurları geçtim, soyunma odalarına girdiklerinde jakuzinin yerini arayan ispanyollara maç sonu hamama gitmeyi teklif etsek fena olmaz hani.

yalan habercilikte rakip tanımayan futbol gazetelerimizden bir klişeyle bitirecek olursak; tamam mı devam mı maçı bizim için. ya bir veda afrika için, yada yeni bir umut, bende olmayan..

26 Mart 2009 Perşembe

türbülent nağmeleri #1#


- "istanbulda laila var, sivasta ise la ilahe illallah"

- "bragayı da eleyebilirdik, ancak nedenleri bende saklı bir fedakarlık yaptık ve elendik" !!!

- "şehirde gece hayatı yok. futbolcuların alkol satın alabileceği bir kaç büfe var, onlarla da iletişim halindeyim. herhangi bir oyuncum içki aldığında hemen haberim oluyor. gerekli uyarıyı hemen yapıyorum"

- "belki izmire de benim gibi disiplinli bir teknik direktör gelmeli"

devamı yakındır..

24 Mart 2009 Salı

aday kadro


ispanya maçları için kadro açıklanınca yine bilindik tartışmalar ortaya çıktı haklı olarak; en çok eksik bulunan defans göbeği için adı geçen ibrahim toramanın olmayışı, mehmet topuzun yine yeniden es geçilişi, colin kazım hadisesi, formsuz forvet doldurması vs.. bu tartışılan konulara geçmeden önce ise, aslında ilk birkaç kadroda kendini belli eden, artık değişmeyeceğini anladığım kemikleşmiş fatih terim kadrosunu kabul etmek gerekiyor. ve bu kadrodan birisi sakatlanmadıkça ağzınızda bir kuşla gelene kadar seçilmek imkansıza yakın. koç koltuğunda fatih terim oturduğu için kendi insiyatifidir diyebiliriz, fakat bu oyunculardan sakat olup, oynamayacağı belli olanların dahi kadroya alınması kadro seçimlerindeki kriterleri sorgular hale getiriyor.

bu seçim yanlışının en olumsuz yansıması avrupa şampiyonasında oynatamadığımız birkaç oyuncu olarak kendini gösterdi; emre belözoğlu, tümer metin kullanılamadı, servet de sakat olarak kadrodaydı ama gösterdiği performans yergiyi değil kesin bir övgüyü haketmişti.yine de sakat bir oyuncudan istenilmemesi gereken fedakarlık örneği olarak duruyor gözümde.

bu sefer de ibrahimlerden toramanın kadroya girişine kesin gözüyle bakılırken bir ters köşe daha geldi. fatih hoca bunu doktorlorla görüşmesinde aldığı olumsuz rapora yordu, üstelik toramanın iki hafta boyunca hazırım demesini de duymazdan geldi. burada hocanın doğru bir değerlendirme olarak sakatlık konusunda hassas olduğu söylenebilir. ama hocanın adı fatih terimse düşünmek gerekiyor; sakat olmasına rağmen kadroya aldığı birçok oyuncu sayılabilir, hatta üstte de belirttiğim gibi hiç oynamayacak olsa bile. bu konunun başka bir yüzü olmalı, zira sırf sakatlık bahsi pek de inandırıcı gelmiyor, yine gökhan zanın beşiktaşta sakatlıktan oynamadığı zamanlarda bile kadroda yer bulması bu açıklamaya olan inançsızlığı katlıyor. akşam ntvde soruları cevaplayan terime ise kimse bu örnekleri sormayı akıl edemiyor nedense?

form durumlarına gelecek olursak, yine önümüze adil olmayan seçimler geliyor. ilk göze batanlar sabri, ibrahim kaş, colin kazım, gökhan ünal. sabri ve colin kazım için fatih hocanın sahip olduğu "ben oynatırım" sezgisi doğru olabilir, ki bundan önceki kadrolarda verimini aldı diyebiliriz. ama getafede kadroya giremeyen bir ibrahim kaş bu milli takıma ne kazandırır? birşey kazandırmayacağı bu kadar açık bir seçimin sebebi ne olabilir anlamak mümkün değil. sanırım toramanın yakınmalarının ilk sebeplerinden birisi bu, diğeri de sol bekten kaydırma stoper hakan balta.

mehmet topuzun olmayışına alıştık. ama bu kadar sakatlık sorunu olan bir takıma bile alınmıyorsa, özellikle hamit altıntopun çıkarıldığı bir kadroda dahi düşünülmüyorsa seçimlere yine terimsel bir takım parametrelerin karar verdiğini söylemekten başka sözüm kalmıyor. 4 büyüklerin birden peşinden koştuğu, değeri bir ara 11mn dolara vuran, istikrarıyla da beğenilen bu adam sanırım 3-4 büyüklerden birine gitmedikçe kadroya da giremeyecek. içimde kalmadan şunu da ekleyeyim hadi; beşiktaşa gelirse de bu ihtimal zayıf görünüyor.

bunlara benzer sayılabilecek daha çok seçim eleştirisi yapılabilir elbette, ama koç koltuğunda oturanın da seçimlerine saygı duymak lazım. sonuç başarısız olursa hesabı verecek kişi yine kendisidir. üstelik son avrupa şampiyonasında yine kendince seçimlerde bulunmuş, zor anlar yaşamış, buna rağmen efsanevi maçlar çıkarmış, sonuçta çalıştırdığı takım yarı final oynamış bir adam var karşımızda. her ne kadar beğenmesek de kendisini, biraz rahat bırakmak gerekir diye düşünüyorum. aslında rahat bırakılmayacağını bilen ve bunu takıma "gaz" olarak çevirebilen ilginç bir karakter, yine karamsarım bir milli maç öncesi, ama şaşırmaya da hazırım...

21 Mart 2009 Cumartesi

son 8ler

iki kupadaki takımları karşılaştırınca uefanın hiç cazibesi kalmıyor. galatasarayın elendiğine üzülenleri, bu tabloyu görünce haklı görmemek elde değil. Zira ön elemede bile gelseler sevindirecek cinsten takımlar, belki werder Bremenin adı biraz korkutur. Netice itibariyle kadıköyde iki yabancı takımın mücadelesi olacak, o bile izlenmeye değerdi ama tffden gelen olumsuz başvuruyla yıkıldık.

Gsnin hazin sonu bir yana, ardanın maç sonu söyledikleri daha bir dikkat çekici geldi bana. Keşke herkes destekleseydi bizi gibisinden bir şeyler zırvalamış. Üzgünüm ama buna sadece zırvalamak denir. Elendiğin dakikaya kadar diğer rakiplerinle her türlü dalgayı geçmiş, bir sürü onları hedef alan pankart açmış bir takımsın. Taraftarın her sene rakibinin avrupadaki karşılaşacağı takımın formasını giyip gelmiş, lehine tezaruhat yapmış. Sanki sen bundan önce beşiktaşın ve fenerin başarısını istemişsin de aynı özveriyi onlardan bekliyorsun. Kına yakın diyorsunuz elendik diye, ama o kınayı siz sezonun başlarında zaten yakmıştınız, kokusu hala burnumuzda. Kimse kusura bakmasın ama futbolun tadı bugüne kadar böyleydi, bundan sonra da böyle devam edecek, kimseyi milliyetçi havalarla kandırmayalım. Fener olunca “tüü kaka” siz olunca “türk takımıyız ama” ajitasyonlarıyla kimseyi kandıramayız, değil mi?

Gelelim şampiyonlara; villareal ve porto dışında pek sırıtan takım yok. Onlar içinde elenme vakti geldi gibi, ikisi arasından ise villareali daha umutlu buluyorum. Diğer favorilerim Liverpool ve barcelona. Münihin lisbon karşısındaki 12-1 lik performansı biraz ürküttü açıkçası, sürpriz belki bu taraftan gelebilir… bekliyoruz…

17 Mart 2009 Salı

zafer



Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmaraya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

15 Mart 2009 Pazar

gol sevinçleri


birkaç haftadır beşiktaş maçlarında gözüme çarpan en güzel ayrıntılardı gol sevinçleri. artık ayrıntı olmaktan çıkıp maçın en anlamlı anları oldu diyebilirim. golü kim atarsa atsın diğerlerinin canı gönülden katıldığı, yüzdeki gülümsemelerin gözbebeklerine vurduğu, sadece kuru bir kazanma hırsından ziyade, olduğu yerden her anlamıyla mutlu olmanın huzuru da görünüyor.

maçtan öncesiyle, maç sırasında ve sonuyla salt bir maçtan öte "şov bizinıs"a dönüştü diyebilirim cumartesi akşamı için. film seti için gelen bkm oyuncuları, yılmaz erdoğanın twigy terlik kılığında sahada dolaşması, kapalıyla birlikte tezaruhatı, yeni evli çiftin sahaya inip fotoğraflar çektirmesi, tribünlerden yükselen "yenge sahaya, üçlü çektir kartala!" sesleri... bunlar da skor ve oyunla birleşince harika bir gece çıktı ortaya.

Geçelim maça;

cisse ve ernst yanyana ikinci kez oynadı. orta sahayı ele geçirmeyi sağlayan bu ikiliden vazgeçip tüm yükü neden ernste bıraktı büyük mustafa anlamak güç. yalnız olduğu maçlarda da etkiliydi belki ernst, ama kesinlile cisseyle beraber oynamalı.

diziliş buna göre olunca hem hücum hem savunma anlamında kesin bir üstünlük kuruyor maçın başından sonuna kadar. rakip hücuma çıkarken bir duvar gibi karşılarında durmaları, savunmanın yükünü azaltmasını ve hem dün olduğu gibi sivok ve toramanın, hem de beklerin oyunda daha aktif olmasını sağlayabiliyor. ve hücum sırasında ernstin de katılımıyla ileride çok rahat çoğalabiliyor beşiktaş. tüm bunlar bir araya gelince genelde rakip yarı sahada geçen bir maç izlemek kalıyor bize. belki pozisyon bulmakta maç başlarında zorlanıyor ama, ikici yarıyla beraber yorulmaya başlayan rakibine skorda da üstünlük sağlaması kaçınılmaz oluyor.

bir kaç cümle de yusufa etmek lazım. dün oyuna girer girmez iştahlı oyunu, fuleli çalımları, başta da değindiğimiz gol sevinçlerindeki hali görülmeye değerdi. kupa maçında ilk golünü atmıştı, bu maçta da ernste ilk golünü hazırladı diyebiliriz. Dün akşam bir başka güzellik de ernst ve ekremin ilk gollerini atmış olmaları. Bu akşamki ts-gs maçının da berabere bitmesiyle yine karlı bir haftasonu oldu Beşiktaş için. Umarım böyle sürer.

İlerisi için görünen tek olumsuz taraf beşiktaşın ilk 7deki takımları yenememiş olması. Belki bu durum doğru ele alındığında artı motivasyon yaratabilir takım için. Bu maçların ilk yarıda koç değişikliğinden kaynaklanan bir geçiş sürecinde oynanmış olması da göz ardı edilmemeli tabi. Tüm etkenler umut veriyor, Ali Koçun göremediği ışığı fazlasıyla görüyoruz, tünelin ucu da çok yakın ayrıca. haftaya Sivas maçından sonra liderlik koltuğumda yazmak dileğiyle..

12 Mart 2009 Perşembe

kara tahta

cezalar açıklandı sonunda. meraktan da ölmüştük zaten. en çok merak ettiğim emre, volkan, rogar kapağı ve bülent uygun dörtlüsüydü. carlos, mehmet topuz ve tolunay için de bir "acaba?" yan cebimde hazırdı. medya ise emrenin "boğaz kesme" olayı üzerinde yoğunlaştı, dolayısıyla diğerleri bugüne kadar pek konuşulmadı. bir aylık malzeme harcanmış oldu üç, dört günde. yazık, ağızları sallayıp durdukları futbolculardan beter, belden aşağı bir tane cümlesi olmayan yorumculara! acaba kendini hüküm kürsüsünde gören bu ağır abilere kim kesecek cezayı.

neyse geçelim kesinleşen cezalara; emreye bir maç, volkana iki maç men, bülent uyguna 4 maç hak mahrumiyeti, rogar kapağına 15,000 ytl. diğer değindiklerimle ilgili ne bir şey okudum ne de duydum şu ana kadar. emrenin cezasıyla ilgili polemik epey büyüdü. başta licktv yorumcuları kestiler hesabı, buna karşılık fenerbahçe taraftar sitesi girişine bir slayt şov yerleştirmiş, tepkisini haklı olarak dile getirmiş. aynı cezayı hakeden bir iki gs futbolcusuna ceza verilmeyişinden yola çıkarak bu sefer neden bu kadar abartıldığını soruyorlar. bunlar taraflar arasında başından beri olan bir şey zaten, "neden sadece bize?" altyapılı hak aramalar her zaman olmuştur bundan sonra da muhtemelen olacaktır.

ama slayt görüntüsünde en beğendiğim kısım milli takımla ilgili olan göndermelerdi; tugay, gökdeniz, hasan şaş, ayhan akman da cezalandırılmalıydı buna benzer kötü örnek teşkil ettiklerinde, peki neden şimdi? Açıkçası ben verilen bir maç cezadan başka bir sorunla karşılaşacağını sanmıyorum emrenin. Kendisinde bugün bulunan o kimsenin beğenmediği hırçınlık, rakibe, seyriciye saygısızlık kısmı bu milli takımı yönettiği sürece bir sorun teşkil etmez, aksine yakındıkları gibi baş tacı eder emreyi kendi gözlerinde, o yüzden bu konu için endişelenmenin pek lüzumu yok diyebilirim. Asıl sorun olan da zaten lig maçları için alacağı ceza olmalı; takım biraz iyi oynamaya başlamışken, sakatlarda o bölge için sıkıntılıyken ne gereği vardı bu cezanın, tıpkı elinde bıçakla tribüne terör saçan taraftar yüzünden işlem görmediği gibi, bu da geçiştirilse ne olurdu? Münferittir deyip geçiştirmeyi iyi bildikleri ortada, oysa aynı stadın otoparkında futbolcu da dövülür, inşaat makaslarıyla licktv kabloları da kesilir, orada her şey serbesttir sanki, küfüründe hem serbest hem de duyulmadığı gibi. ne de olsa çağdaş, modern bir stadyumumuz.

Bülent Uygun şaşırmış 4 maçlık cezaya. “ne var ki, alt tarafı plastik bir kulübe!” diyor. Maç sonu hakemle burun buruna olan dalaşını, verdiği röportajda “deniz ÇOBAN” imasını hatırlayamadı galiba. Yine kuzu olmuş anlaşılan, cezanın karşısında mazlumu oynamanın getireceği mükafatı birileri iyi tembihlemiş olmalı.

Gelelim bir diğer cezaya; rogar kapağı cezasına: 15.000 ytl. Rakamın miktarı herhalde telloyu omzundan vurduğu için. Tarife nasıl merak ettim açıkçası; kafadan vurursa şu kadar, ayaktan yaralama bu kadar vs. Ayıptır artık bu kadarı da. Açtık, gülüyoruz cümleten.

9 Mart 2009 Pazartesi

8 Mart..


Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,,
bizim kadınlarımız..

Nazım Hikmet

kutlu olsun.. [gecikmeli de olsa]

6 Mart 2009 Cuma

yokluk

yoklugun aynasında her görünen,,yoklugun kendisiydi yoktum ben.! (hiçlemeler)

yokluk yanılsama degildir,, yeryüzünün neresine bakarsanız bakın onu görürsünüzi, yarı dolu bardakta olan diger yarım,, kıyafetlerin havanın içinde dolaşan boşluk yokluk degil midir?! -yokluk bilmece degildir! asla cevabını bilemeyecegimiz sualdir.

ve 'yaşadıklarımız öldüklerimiz'se eger, hepimiz birer yoklugun ete bürünmüş hali degil miyizdir?

yoklugun aynasında her görünen,yoklugun kendisiydi, yoktum ben.! (hiçlemeler)

yokluk varsa varlıktır, o zaman yoklukla ilgili söyleyenebilecek tek şey yok oldugudur.

yazı için "defna" ya teşekkürler

5 Mart 2009 Perşembe

4+3 daha kaç eder türbülent?

lig lideri sivas önce ligde fenerbahçeye ilaç oluyor, ardından kupada. bir iki haftalığına da olsa dertlerine derman olduklarını söyleyebilirim.
ligde 4 gol yiyen lider takımın hocasının aklı ise başka taraflarda herhalde, maç sonu ilginç açıklamalar yapıp duruyor. ne maçla alakası var söylediklerinin, ne oynayamadıklarıyla. daha çok beşiktaşın 8 yediği ile, galatasarayın 6sıyla ilgili nedense? açıklamanın tam metni şöyle;

"Bizim ülkemizde herkes futbolu çok biliyor ya. Onlara da bir laf söyleyeyim; evet 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz."

lütfen birisi bu adama sigmadan, cannesdan bahsetsin. sadece yüzündeki ifadeyi görmek istiyorum. belki yaşaran gözlerini güzel gömleklerinin cebinde sakladığı mendiliyle siler, ama o şoku yaşamasını isterim.

bugün ise şöyle buyurmuş türbülent bey;

"Çok fazla pozisyona girdik ve verdik. Güzel bir futbol oynadık ama sonuçta mağlup olduk. Sivas'ın büyük bir takım olduğunun göstergesi olarak maçın ardından Sivas'ın yollarına türküsü statta çalmaya başladı. Yaşlılar sırayla gençler ara sıra derler ya, büyükler sıra ile yener biz de ara sıra yener bunun keyfini yaşarız. Futbolun güzelliğinden dolayı ben mutluyum, karşımızda tabii büyük takımlar olunca ve bireysel hatalar yapınca arzulamadığımız bir skor ortaya çıktı. Yapacak bir şey yok şimdi önümüze bakıyoruz, hiçbir şey bitmemiştir elimizden geleni yapacağız. Kupa'yı allmak istiyoruz ama olmazsa da yolumuza devam ederiz, dünya dönüyor. Herkes futboldan keyif almalı, herkesin tuttuğu takım en büyük takımdır."

neremle güleceğime şaşırdım desem yalan olmaz hani. neresinden tutsan elinde kalıyor, her cümlesinde bir yaranma, beni alıncılık kokuyor. bu o kadar öyle ki, maç sonu dalga için çalınan "sivasın yollarına" türküsünü bile lehine çevirebilmiş, helal sana. ben büyük hocayım diyen, hatta arsene wengere, mourinhoya kafa tutan, nasihat veren türbülent gitmiş, yerine aragonesin koltuğuna göz dikmiş bir parça gelmiş sanki. son cümleyi hala şaşkınlıkla okuyorum, ne anlamam gerektiğine ise karar veremedim henüz; herkesin tuttuğu kendine. yenilgiye üzülmediğini anlarız hadi, ezildiğini de kabul edemedin diyelim.
futbolun güzelliğinden memnun olmak hepimize nasip olmuş zaten, insanları tribünlere iten, bana bu yazıyı yazdıran da aynı şey. ama oynanan oyundan bahsediyorsa ben şahsen fenerbahçenin farkı kaçırdığından başka bir şey göremedim. öyle ki, biraz becerikli olsa fenerli oyuncular istediği 7 veya 9 rakamına bile ulaşabilirdi. açıkça söylemek gerek aslında hiç birşey oynamadığınızı, evet, oynayamamak değil sadece, en iyi yaptıklarınızda takım olarak ısrar etmemek mesela, papatya gibi açılıvermek diyelim, nedense? tabi fenerli oyuncuların hakkını da bir kenara koyalım, lig maçından daha iyiydiler diyebilirim.


oysa ligi biraz olsun takip eden biri bile sivasın özellikle kendisinin söylediği gibi iyi futbol oynamadığını görebilir. ilk yarının son maçı olan gençlerbirliği maçıyla başlamış bir düşüşü belki galatasaray maçlarıyla göremedi kimse, ama bursa maçında alınan şanslı beraberlik ve eskişehir maçındaki kötü futbol+hakem desteğini gördük cümbür cemaat. futbol bilgimi bu koçla ölçecek değilim ama bizde de bir çift göz var çok şükür. üstelik ne yaparsam yapayım taraftarlığımı bir kenara koyamam, yapışmış etiketi üstümüze bir kere. aa pardon! bu ayırt edici bir özellik değil ki, değil mi? unutmuşum biraz fazla üsteledim galiba konuyu. bu seferde üzerimize oynuyorlar, bizler "türk" hocalarıyız gibi enteresan savunmalar çıkabiliyor. ben de tam tersi yabancı hocaya sempati duyarım, biraz da bu sebeplerden, yerlinin belli bir noktadan sonra kaldıramadığı büyük takım havasını daha iyi idare edebiliyorlar en azından. mourinhonun şikayetçi olduğu entelektüelliğe bile duacıyız diyebilirim. üstelik yerli koçlar "kriz yönetimi" konusunda da berbatlar, kime saldıracaklarını şaşırıyorlar. bu kaidemin tam tersi olan kimse yok mu dersek sadece bir kişi söyleyebilirim; mustafa denizli. aslında adı geçmeye başlayınca ona da olumlu yaklaştığımı söyleyemem, fakat göreve geldikten sonra yaptığı birkaç icraatla desteğimi aldığını söyleyebilirim, kötü sonuçlarda bile.

ileri geri konuşurken edindiği bir amaç var mı bilinmez türbülentin, ama sempatik bir takımı kerkesin gözünde antipatikleştirdiğini söyleyebiliriz. şahsen kendisini zaten hiç sevememiştim, bunlar da üzerine tuzu biberi oldu işte. bu akşam sorulmasını istediğim ikinci soru da başlıktaki toplama işlemi, sanırım matematiği yeter! tek maçta olsun istemiş ama bir dahaki sefere artık.

al bir de burdan yakmak lazım; 3 kuruşluk adam 5 kuruşluk değer verirsen..

4 Mart 2009 Çarşamba

yüzün anlattığı hikaye;

her yüzde görülmeyen ama denk gelinen yüzde görüldüğünde heyecanla okunmaya başlanan, bitirmek için başlanılan bir kitap degilde hiç bitmemesi için sayfa sayfa dirhem dirhem okunan kitaplara benzer. genelde kadınların bu hikayeyi çok daha somut anlattıklarını görmekteyiz. acıyı kederi ve mutlulugu zamanı geldiginde öyle bir işlerler ki yüzlerine, ne hissettiklerini kolaylıkla hikayesinden anlarsınız.

İnsanın hikayeside böyle değil midir zaten... yüzüyle beraber paralel adımlar atan,doğan ,gelişen,büyüyen,yaşlanan ve hikayenin sonunda soluk bir son... Hiç bitmesin sloganları ile beraber geçen yıllar, hayatın her rengini her gün farklı notlarla önümüze koyan sayfalar.... işte hikayeyi tam anlatmak isterken bir yüze baktığımızda aklımıza gelen kısa senaryolar;

umut ile hayatın her tadından bir şeyler koparmaya çalışan benzersiz suratlar.....
bulunduğu hayatı kendi masumiyetiyle değerlendiren masum yüzler.....
acının,yalnızlığın,çaresizliğin en derinini ,en keskinini yaşayan biçare yüzler....
sadece keyfe dair bir beklenti ile ileriye bakan eğlencelik yüzler.....
sadece aşkına dair en özel anları,sadece kalbiyle değil, beyni ile suratı ile yaşayan tarifsiz yüzler...bir yolculuğun ortasında sadece durduğu , yaşadığı anı anlamaya çalışan "kapıldık gidiyoruz hikayesine sahip yüzler"....
hayatındaki en güzel anları,en güzel yüzleri sadece istediği ,sevdiği materyallerde saklayan,işini zevkle yapan yüzler....
hayatın kirli hikayesinde tertemiz yüzünü gösterenler.....
hayatın hayal ve umut dünyasına doğru kürek alırken havalı suratıyla poz veren yüzler.....
sadece ama sadece güçlü olmaya çalıştığını anlatan,dirençli,emekçi yüzler.....

kapitalizmin en vahşi kan emiciliğiyle açıklanabilen traji-komik yüzler....
işte hayat adı altında yüzlerin anlattığı hikaye....

beklenti,umut,adım,aşk,yalnızlık,kaybolmuşluk ve bir sürü sıfatları gururla taşıyan yüzler... her kare farklı bir sıfat,her adımda yepyeni bir hikaye,akıp giden bir sonsuzlukta trajikomik,duygusal,prestijli,vahşi,gururlu,onurlu noktalarla herşeyi taa en ortasından betimleyen bir ifade-i hayat....



Giriş paragrafındaki katkısı ve yazısından dolayı;
----defna'ya teşekkürler-----

mükemmel adımlar ve kapak

ankaraspor maçı sonrası denizlinin ağzından dökülen kelimelerdi bunlar-kapak kısmı hariç tabi ki-; “Beşiktaş olarak mükemmel adımlar atıyoruz”. Şimdilik her şey yolunda görünüyor ama takımın en büyük problemi olan zor maçlar daha sonraları başlıyor. Belki girdikleri havanın devam edeceğini umuyor ama ben yine de şüpheciyim bu konuda biraz. Bu sene işi sıkı tutup fazla umutlandırmıyorum kendimi, bir “geliyoruz” havası daha hüsranla sonuçlanmasa bari.. neyse..

Maça kısa kısa değinecek olursak;


- 3 mükemmel gol izledim bu akşam. Özellikle holoskonun golü dil yutturacak cinsten; "yok artık holosko!"

- Yusuf Beşiktaş formasıyla ilk golünü attı, sevincine herkes ortaktı ama topa vurduğu anda kendisi de, ben de biliyordum kime koşacağını. Sanırım herkes tahmin etmiştir.

- ankaragücü taraftarları yalnız bırakmamış takımlarını, ankaraspor muydu yoksa? Tellonun omzuna gelen kapak dönüp dolaşıp ulaşmıştır sanıyorum kendilerine. Kentin diğer takımına destek olmaya geldiler sanmıştım! maç öncesi -şaka yaptım herkes gibi biliyordum köstek olmaya geldiklerini, mükafatları saha kapatması olacak muhtemelen. Aa pardon bu tip olayları halledecek ağabeyleri vardı bunların! İnönüde tribünde, ekran başında kronometreyle oturanların da kafasına gelmiştir inşallah bu kapak.

bir de şairler parkına göz atmak lazım tabi..

3 Mart 2009 Salı

d'antoni play off'a sok bizi



Nba 80 lerin ortalarından itibaren özellikle Bird-Magic Johnson çekişmesiyle dünya üzerinde popülerliliğini arttırak devam ettiren bir organizasyon oldu... buna 90ların ortasına kadar Jordan efsanesi katkı yapmaya devam ettin bu showun popülerliğine..ardından shaq ve allstar organizasyonların büyüsü inanılmaz etkilemeye başladı insanları...2000lere gelince de artık nba in dünya üzerinden oyuncu ithal eden bir organizasyon olması Senegallisinden, Haitilisine bir çok oyuncuya bünyesinde bulundurması,artık bu organizasyonun dünya tarafından an be an izlenmesine sebebiyet verdi.....2000lerin sonuna geldiğimizde ise artık Lebron,Kobe,Wade şovuna ve Türk temsilcilerin başarılı performansları ve artık iddaa programında bile yer alacak dedikodusu nba takibinin tavan yaptığı dönemlere gelecektir... Ntv'nin de Nba tv ve Ntv Spor ile beraber gerçekleştirdiği yayınlarla artık Nba'in takibide kolaylaştırdı.... Şimdi bu garip girişin sebebi aslında Nba'in takip edilmesi ve seyredilmesi gün be gün katlanan bir organizasyon gelişim olduğunu ve bunun hangi detaylar ile bu hale geldiğine dair kişisel bir yorum idi...

Fakat ben Nba organizasyonunu 2000li yıllarda 2 ye ayırıyorum.. D'Antoni öncesi ve sonrası diye...

Mike 80 li yılların sonuna kadar İtalya'da efsane bir Amerikalı oyuncu idi...Sonrasında da coach olarak Benetton ile Avrupa ve lig şampiyonluğu yaşadı...

Nba e gelince de Phoenix Suns ile 2004-2005 sezonundan itibaren olağanüstü bir seyir zevki olan bir basketbol felsefesi geliştirdi...O sene herkes belki de gecenin bir köründe kalkıp Phoenix maçları izlemeye başlamış , sene sonunda San Antonio'ya kaybetse bile Steve Nash normal sezon "MVP" si , D'Antoni ise yılın koçu seçilerek Nba yönetimi tarafından çok özel ödüllere layık görülmüştü....

D'Antoni 4 sezon boyunca Amerika'da unutlmaya başlanan koşarak basketbolu hatırlatmış ve bir çok oyuncunun belki de hayatları boyunca bir daha yaşayamacağı sezonları yaşamasına sebep olmuş idi...


D'Antoni Phoenix ile Nba finali bile göremeden takımından ayrıldı ve sezon başında milyon dolarlık eşekler sürüsü New York'un başında en azından bir Play-Off hayali ile yetkiyi İsiah Thomas'dan devraldı...

Herkes bu organizasyonun en azından seyir zevki açısından çok başka sonuçlar doğuracağını umuyordu ki sene başında bu olmasada sezon ortasından itibaren artık bu doku uyuşmaya,Antoni istediği şeyleri yapmaya ve milyon dolarlık eşekler sürüsü New York bir anda izlenilesi bir takım olmaya başladı....


D'Antoni Phoenix başında iken Steve Nash,Joe Johnson,Q.Richardson,Amare,Barbosa,Raja Bell,Boris Diaw gibi oyuncuları kariyerinin en özel yıllarını geçirmesine en büyük katkıyı veren hoca idi...

Şu anda ise Nate Robinson, David Lee,Wilson Chandler gibi oyuncuları yepyeni bir oyuncu havasına sokarak bir anda değerli oyuncular haline getirmeyi başardı....

Bu bir koçun oyuncular üzerinde verebileceği maksimum faydadan başka bir şey değildir...

Nba tarihinde kısa sürede bu kadar çok oyuncuya maksimumunu verebileceği ortamları yaratan kaç tane koç vardır elbette tartışılır lakin Nba izleyen insanlara bu kadar güzel seyir zevki yaşatan bir koç olarak D'Antoni'nin saygınlığı çok büyük ve çok büyük olarak kalacaktır...

Artık kendisinden tek beklentimiz New York'un play-off yarışı içerisinde yer alarak D'Antoni'nin bu dünyanın en zengin basketbol takımında bir şeylerin değişebileceğinin göstergesi olmasıdır....


Medyasından,parasına kadar Nba'in en güçlü takımının başında sadece basket oynatarak,seyirlik anlar yaşatarak başında yıllarca kalması ve Phoenix yılları gibi bir çok oyuncunun kariyerine baktığımızda D2Antoni yüzünden böyle oldu denmesi en büyük umudumdur....

Sloganımızda artık şudur: "D'Antoni play--off a sok bizi"

2 Mart 2009 Pazartesi

kirişte yeni bir efsane "33 Zo"


Alonzo Mourning artık basketbola veda eden bir yıldız... Yarın akşam forması Heat salonunun kirişlerine çekilerek hayatı boyunca belkide şampiyonlukla beraber en fazla arzu ettiği an yaşatılacak.... Alonzo Mourning bir ekol olan George Town mezunu ve kariyerinin ilk yıllarını Charlotte ile geçirmiş bir efsane... Shaq ın ardından gelen en iyi 2.rookie ödülü ile aralarından ne denli büyük bir rekabetin nba de var olduğu ispatlanmış idi... Kaldı ki en büyük rakibinin koltukları altında uzun yıllar hayal ettiği şampiyonluğu kazanması bir alınyazısı veya tam anlamıyla çok acayip bir ironi idi....


Miamiye takas edildiği sezondan beri Miami adının play-off larda daha kuvvetli duyulmasına ve o muhteşem karakteri takım üzerine sirayetiyle acayip bir takım izletme şansını bize yaşatmıştır zo...

2009 yılında basketbolu bıraktığını açıkladığında Nba tarihinin en fazla blok yapan 10.oyuncusuydu... Kariyerinde 1 adet yüzükle basketbola veda etti "Zo"....

Yaşadığı o şampiyonluğuda artık efsane olan yıllar sonra bile insanların birbirine anlatacağı efsane dönüşten sonra gerçekleştirdi... Böbrek rahatsızlığı geçiren,böbrek nakline kadar giden bir serüven sonrası, bir nba finali 6.maçı yaşamıştır ki,herkes için maç sonrası dönüp baktığında bu karaktere bu yüzüğün çok yakıştığı fikri ortaktı ve gerçekten "Zo" efsane olan o kariyerini efsane bir son ile bitirmişti.....

Onun o muhteşem kariyerinde bir iki istatistikleri verirsek; 7 defa All-Star , 2 kez yılın en değerli savunma oyuncusu ödülü sayılabilir elbette...

Bir de unutulmaz şampiyonluk yüzüğü.....


O çok büyük bir karakterdi ve o karakterini sonuna kadar sahaya yansıtarak herşeyini basketbola feda etti.. Herşeyini feda etti ve sonunda eminim ki gerekli saygıyı herkesten gördü ve dönüp bakıldığında herşeyini,böbrek dahil, basketbol için verdi denilecektir...

kadıköy yolcusu..


oy oranı çok düşük ama kısaca anketin sonucunu, özellikle de süreci değerlendirecek olursak, bülent korkmaz'dan önce ve sonra olarak iki kısma ayırabiliriz. kocaelispor mağlubiyetiyle oluşan kaos ortamında fransızlar epey bir öne geçsede, yönetim hem kimsenin karşı çıkamayacğı hem de bu olumsuz havayı tersine çevirebilecek -bence- tek adamı getirerek gelişmelerin bütün seyrini değiştirmiş görünüyor. ve ankette de yeni hocanın imzasıyla birlikte umutların klişe tabirle yeşerdiğini görmek mümkün

nitekim maçta bu seyirin 90 dakikalık özeti gibiydi. rekor hızda yenilen golle çok kolay bir kabulleniş de gerçekleşebilirdi. Özellikle mehmet topal'ın sakatlığı da eklenince açıkçası fransızları daha şanslı görmeye başlamıştım.

maçın hikayesi içinde öne çıkan, apayrı bir hikaye yazan, dipten zirveye çıkan birisi vardı; sabri sarıoğlu. Hafta sonu tribünlerin her türlü hakaretine maruz kaldı. bir gecede, hatta defansın uzaklaştıramadığı topla buluştuğu anla, topun filelerle buluşma anı arasındaki kısa sürede değiştirdi bütün hikayesini. istenmeyen adamlıktan bir "hero"ya dönüşmesi sadece birkaç gün sürdü. tersine dönmesi de yine kısacık bir zaman diliminde, hatalı bir pasla, ofsayt bozuşla, isabetsiz orta veya şutla, ya da aklıma gelmeyen herhangi bir şeyle mümkün.
sabri'nin bulunduğu iki fotoğraf her ne kadar iki uç noktayı gösteriyor olsa da, aslında fark incecik bir çizgiden ibaret. Hafta içi skibbe'nin istifasında söyledikleriyle noktalayalım konuyu; “her şey o an pamuk ipliğine bağlıydı, baros penaltıyı atsaydı, geriye kalan 15 dakikalık sürede golü de bulabilirdik ve olaylar bu noktaya gelmezdi”.