30 Nisan 2009 Perşembe

yolgeçen hanı

"bu yazı sadece bir akşam mercan dede - yol geçen hanı dinlerken hayal edilerek yazılmıştır... "

2007 yılı kasım ayı falandı sanırım ankara da mercan dede albüm tanıtım konseri var idi ve ben de orada şans eseri bulunmuş idim.. sahneye çıkan arkın abi ilk olarak bu parçayı söylemiş ve ben de bu parçayı orada dinlemiştim.. sadece haykırmaya dair bişeyleri tetikleyen bir parça değil,insanın kalbini ciddi anlamda han kapısı gibi 24 saat açıp , gönlünü beyhude çabaların en ortasından alınıp, en uhrevi adımlara doğru yaklaşan musikiye ve etkiye sahipti....

"yüreğimiz han kapısı gibi yirmidört saat açık,
gönlümüz cennet bahçeleri kadar geniş
acılarla yar busesidir diye sevişiriz
ve yalnızlık sanatının ustasıyız, çok şükür"

diye bir deyişle başlıyor bu eser ve insanı acıların derinlerinden alıp,hayatın o vurucu adımlarında gönlünü sadece iyiliğe,güzelliğe açmış bir uhrevi modele dönüştürmesine yetiyor sanki.. derviş filmini canlandırsam gözümde , sadece gel gel diyen ve aşk ile huzur ile elemsiz veya elemi görmeyen,duymayan,hissetmeyen bir ruh ile dünyada dönen bir adamı canlandırmakta her türlü adımı atmasında ayak,destek,itici güç gibi duran bir soyutsal güç gibi.

fakat o dönemecin ters tarafı da görüldü daha sonra;aslında kalbinde doğan o garip boşluklar belki adım atmada ki cesaretsizlikler, belki sadece maneviyattan bişeyler beklemeler belki de en önemlisi en güçsüz kaldığın,çaresizlik bataklığında adım adım dibe batarken insana hangi müziğin,hangi dörtlüğün en büyük kararsızlığa daha doğrusu karar verme aldanışlığına soktuğunun en büyük ispatı idi bu musiki... ben güçsüzdüm,kararsızdım,aşık olmaktan korkuyor, gönlü mü sadece amaçsızca herkese açıyor idim. belki bir şemsin gölgesinde olmaktan veya tekrar o müsik-i ney altında bir sevdanın ortasına düşmekten korkuyor idim.. zaten ney sesini duyduğumda aklıma ya korku ya da ruhunu beynini boşaltmış sadece duyan,koklayan ama görmek istemeyen bir ruh hali geliyor aklıma. işin giriş kısmına girmeye sanırım buradan başlıyabiliyorum artık....

musikinin o saf etkisiyle insanın halden,hale geçmesi , sözlerinin ortasında kendisini bulması,göz pınarlarına kadar tetikleyen bir soyut gücü olması, nasıl adlandırılmış bu güne kadar kendi adıma tam bir karşılık göremedim... insan aşık olur ama altından hüznü tetikleyen bir müzik çıkar,,insan korkar onun adrenalini yükselten anlık bir gürültü çıkar,insan kaçmak ister onu herşeyden kopmasına sebep olan sessiz ama beyninin ortasından yankılanan bir musiki olur...
işte bu adam bu şarkının ilk kıtasında bana aşık ol dedi....şimdi bunu daha rahat anladım....

yüreğimiz han kapısı gibi açık derken aç yüreğini sonuna kadar ve kabul et artık duyguyu, sevmeyi, sevebilmeyi, sevilebilmeyi dedi.. acılarla yer busesi gibi sevişiriz derken, kabul et dedi geçmişi,olumsuz atılan , seni korkutan,seni uzaklaştıran her adımı,yalnızlık sanatının ustasıyız çok şükür derken aslında yalnız kalmayı beceremeyen ,yalnız kalmaktaktan korkan sensin dedi,,, bırak herşeyi sadece yalnızlık adı altında korkularında, cesaretsizliğinden kurtul dedi.

lokmadır hırkadır eyvallah ile sevindiğimiz
yormadık aklımızı samanlık, arpalık için
bilen bilir hangi bağlardır nasıl didindiğimiz
ruhumuza gıda hüzünler toplamak için

ardından bu dörtlükte bişeyler anlattı bana arkın abi...
anlattığı şey çok basitti; hayat en ufak şeyler ile mutlu olabileceğin, vazgeçmeyeceğin, tutunabileceğin yüzlerce adımı barındıran,sevip okşayabileceğin,durup hüzünlenebileceğin,bakıp gözlerinden mutluluk gözyaşları dökebileceğin, çıplak ruhunla saatlerce musik-i ney altında haktan alıp halka verecek şekilde dönebileceğin noktalardan ibarettir.. sen bu noktalar bütünlüğünde sadece bir noktasın ve bu bütünlükte mutlaka yanında bir nokta ile yaşayacaksın!!!!! sen hayatsın, gerçeksin, hüznün de yalnızlığın da gerçek ama en gerçek olan sensin, geride kalan acıların, duyguların,hatıraların.. sen bugünsün, yarına doğru kısık gözle değil sonuna kadar en güçlü halinle bakansın... sen aşksın, değişmeyen hayal, tek vücut, arzuların bütünüsün.. sen mutluluksun, hayal ettiğinle sevişen, onun yanından ayrılmayansın.

sen her gün yeni bir adımsın.. vazgeçmediğin hayallerin her gün yeni bir umutla koşan, kıblenden vazgeçmeyen ,onu her gün arzulayan,korkmayan,peşinden koşan gerçeksin..

27 Nisan 2009 Pazartesi

günlerin gölgeleri

"çok şey söyledim.
çok şey dinledim.
söylenmemiş çok şey kaldı.
onlari yazmaya niyetlendim.
...
cesur bir yüreğin dünyaya eş bir genişlik olduğuydu söylemek istediğim.
mesafelerin tek bir cümleyle özetlenebileceğiydi.
uzaklıklarin yüreği olan tek bir adımla katedilebileceğiydi.
dünyadaki en büyük yüzölçümünün cesur bir yüreğe küçük gelebileceğiydi.
dünyadaki en yüksek doruklarin cesur bir yüreğe yetmeyeceğiydi...
...
cesur bir yüreğin karanlığın kilitlerini açan tek ışık olduğuydu söylemek istediğim..
cesur bir yüreğin yerçekimine karşı kanatlanan bir çift kanat olduğuydu..
duyguların bütün prangalarini, düşüncelerin bütün ayakbağlarini tek başına çözebileceğiydi..
...
cesur bir yüreğin, gözpınarlarından dökülen billur bir damlacık olduğuydu söylemek istediğim.
acıların gerçeklerden türediği ve gerçeklerin acısız olmadığıydı.
hüzünlerin çevrelemediği doğrularin eksik kaldığıydı.
kederlerle şekillenmeyen tanımların tamamlanmadığıydı.
gözüpek yüreklerin, ne içimizi burkan acılardan, ne gözlerimizi dolduran hüzünlerden, ne nefesimizi daraltan kederlerden korkmadığıydı.

cesur bir yüreğin sarsıntılardan kaçmadıgıydı.

cesur bir yüreğin kazanılmaz tek savaş olduğuydu söylemek istediğim.

bazen kelimelerin yetersiz kaldıgıydı.

bazen cümlelerin anlamları tasiyamadığıydı..."

gökhan özcan

bireylikler

"karşılaştığım hiç kimseye benzemez yapılmışım,hatta dünyada hiç kimseye benzemediğimi söylemeye cüret edeceğim.diğerlerinden daha iyi olmayabilirim,ama en azından ben farklıyım."

j.j. Rousseau

bireylik insanın yegane özgürlüğü ve kendi devriminin başlangıç noktasıdır.zamanın ruhunun kuşatması altındayken bireyliğe yaptığımız vurgu aslında doğrudan insanın özgürlüğüne yöneliktir. insan steve lukes'ın dediği gibi "müdahelelerden engellemelerden uzak olduğu zaman özgürdür ve bu özgürlük onun keyfince düşünüp eylemde bulunmak üzere yalnız bırakıldığı kadardır" . birlikteyken de yalnız kalabiliriz,düş kurup yaşayabiliriz.yalnız değilsek,yalnız kalma imkanımız kalmadıysa , yalnızlık tarih karşısında yenildiyse bıkmadan,usanmadan yeniden deniyebiliriz.bireylikler birlikte ya da tek başına kendini yalnızlaştırma ya da yalnız bırakma eylemidir.

uygarlık ve onun kurumları başta devlet olmak üzere insanın eğilimlerinin denetlenmesine ,tutkuların boyun eğdirilmesine,arzuların gemlenmesine dayalıdır.birey ise doğası gereği kurumların düşmanıdır.bü yüzden birey olan normallik karşısında anormalliği temsil ettiğinden kötüdür.kendi,bedeni ve zihni üzerinde söz sahibi olan bireydir.bireylik "kişiliğin ve tüm insani çeşitliliğin her türlü kalın çizgiden kurtarılmasıdır."bireyin kendini gerçekleştirme düşünce ve eylemi zamanın ruhu karşısında insanın özgürlük ve eşitlik talebini dile getirip yaşayabileceği yeane biçim ya da biçimsizliği düşlemesi ve yaşamasının yoludur.bireylikler otoritenin ve iktidarın belirlenmiş çerçevesinden kurtulmanın arzusudur.

halim şafak

23 Nisan 2009 Perşembe

festival hatıraları

28.istanbul film festivali 19 nisan tarihi itibariyle sona erdi ve ödüllerin de dağıtılmasıyla herkes mutlu,mesut nereden geldiyse oraya dönmeye,istanbul'da yaşayanlarda bir dahaki festivale kadar kazıklanmaya devam etmenin haklı gururuyla sinemalarıyla başbaşa kaldılar...

Festival programı açıklandığında herkes yok bu sene iyi film yok,onun ne işi var o nereden çıktı gibi olağan eleştirilerini sürdürürken beni şaşırtan kısım sinema salonları idi...
emek , beyoğlu, rexx, atlas gibi klasikleşmiş sinemalar varken bir anda "yeni rüya" sineması göze çarpar olmuştu.. bildiğimiz o iki süper film birden sineması yenilenmiş,tazelenmiş kendini yine sinema sanatını fakat çok farklı bir içeriğin ortasında bulmuştu... açıkçası festivalde en fazla merak ettiğim milk filmini de burada izlemiş olmak bu sene herşeyi kenara bırakıp yaşasın festival diye slogan atmama sebep oldu... çok farklı duygular ile girdiğim o yeni rüya da yılların o pis kokusunu üstünden atıp tertemiz,yenilenmiş eskiden varlığından bile haberdar olamadığımız balkonu ile şahane bir atmosferi olan bir sanat sinemasına bürünmesi benim açımdan altın lalenin o balkonda bir yere bırakılması gerektiği idi ama nihayetinde yeniliğe,salonlara ödül verilmiyor ama olsun... yapan insanlara ayrı ayrı teşekkür etmek lazım der "yeni rüya" sineması bahsini burada kapatırım....

son sözüm de city's adlı gereksiz yerin neden bu festivalde yer aldığına dair.. arkadaş nişantaşı da yamuk yumuk cümleler kurup sağında solunda yaşayan insanların herhangi bir hayat standartına dair bir fikri olmayan topluluğun tam ortasında city's sinemasında festival gösterimini yapmak için çok düşündüler mi gerçekten merak ediyorum... madem öyle verseydiniz feriye sineması'na en azından görüntü manalaşırdı..

ben bu sene festivalde sadece 3 filme eşlik edebilen birisi olarak izlediğim en güzel film kavramı elbette çok dar bir seçenekten çıkacaktır... sazlıkta,50 ölü adam ve sean penn abimizin milk filmini izlemeye zamanım ve imkanım oldu sadece.. elbette içinde en fazla merak ettiğim milk idi ve i am sam filminden sonra sean penn'in bir oyunculuk gösterisine daha şahit olmanın en keyifli hatıralarıyla sinema salonundan ayrıldım..

gus van sant güzel çekmiş, sean penn iyi oynamış idi , eşcinsellik üzerine bir otobiyografi olsa da bendeniz hem sinemanın verdiği rahatlık hem de yeniliklere açık olma öğretisi ile çok sakin,nezih ve hümanist bir şekilde film de bazı insanların hoşuna gitmeyebilecek sahneler karşısında gülümsememi ve daha da önemlisi keyif alma duygumu kaybetmeyerek festival insanı olmayı öğrenmiş olmanın haklı gururunu yaşayabildim. film notlarına gelince harvey milk abla-abimizin seçilme ihtirasının deniz baykal da olduğuna dair hissiyatlar gelişti içimde, allah sonunu benzetmesin der, milk'in tek başına mücadelenin her ne amaç için olursa olsun nihayetinde kitlelere ulaşacağına dair verdiği mesajlar ve ispatlar filmden çıkarken benim aldığım en güze kıssaslar idi..


sonuç olarak sazlıkta ve 50 ölü adam festival programında seçtiğim için zerre kadar beni yanıltmayan izlemekten keyif aldığım ve tekrar bir şekilde bir yerlerden edinip te izleyeceğim filmler oldu... sazlıkta da andre wajda'nın iki hikaye üzerinden ve oldukça teması yüksek bir hikayeden son derece sakin ama etkileyici ve 50 dead man walking' de bendeniz "boonduck saints" hayranı bir insande benzer duygular yaşatması adına seçimlerim konusunda kendi adıma başarılı olduğumu söyleyebilirim. elbette kaçırdığımdan dolayı üzüldüğüm ve bir şekilde bir yerlerde izleyeceğim filmler,belgeseller oldu lakin burada en büyük eleştiri kendimden ziyade ntv belgesel kuşağını saat 16:00 a koyan zihniyete yapmak istiyorum.. n'dour belgeselimi elimden çaldın ey iksv sana diyecek sözüm yok...
herşeye rağmen güzel tarafı festivale ucundan kıyısından da olsa bir şekilde dahil olmayı başarmak... sonuçta hazırlanan temalar,başlıklar çok başarılı idi, azizler,ustalar,aşıklar,genç ustalar ve daha bir çok başlık adı altında yapılan gösterimlerin hepsine sonsuz saygı duyuyorum ve festival organizasyonuna ne kadar belgesel kuşağında eleştirsem de teşekkürleri iletmekten başka bir şey yapamıyorum... ödüllere gelince hiç bir fikrim yok. çünkü izlediğim herhangi bir film ödül almadı veya ödül alan herhangi bir filmi izlemedim.. burada da zaten ne kadar şahsına münhasır seçimlerle festivale katıldığım belli oluyor.. zaten ne önemi var ki bu kadar filmi 20 güne sıkıştıracak vaktim yok ne benim ne de bir başkasının ve bu yüzden festivaller var zaten, herkes kendine dair bişeyler bulup seçsin diye... dayatmanın olmadığı şeyleri sevmemin sebebi de bu sanırım , olmadığı kadar seçim hakkı, olmadığı kadar alternatif ama yine de kötü olan iş,güç ve zaman problemi... olsun en nihayetinde salonlar dolu, seyirci sağlamdı bu da zaman yaratıldığına dair bir işaret sanırım..

festival bitti herkes evine dağıldı, laleyi alanlar şarap kadehleri ile bunu kutlamaya taksim sokaklarına akarken , laleleri alamayanlar için ise o güzel görüntüyü daha sonraya ertelemenin verdiği hüzün ve umarım kamçılayıcı hayal denklemleri ile sil baştan bir hazırlık dünyasına adım atma süreçleri başladı..

bu arada festivali başından sonuna kadar beraber yaşadığım,festivalden geriye kalan o hatıraların ostasında ismi olan ve festivali entellektüel havadan ziyade bir kutlama gibi geçirmeme sebep olan, güzel insan çok teşekkürler.. lale kartımızla beraber bir daha ki festivalde çok daha fazla deneyimlerde buluşmak üzere....

19 Nisan 2009 Pazar

rastgele

[mehmet çakırın golü. top 90a gidiyor elbette, ama önce babacanın ellerine çarptığını da belirtelim.]


ankaradan çıkan sonuca kimse şaşırmamıştır sanırım. beklenen son gerçekleşti, fenerbahçe bu sene için dükkanı kapattı. elde sadece türkiye kupası var. belki 26 yıl sonra alınabilecek kupa kötünün iyisi olarak addedilebilir. ama rövanş maçına yine bu kadroyla, hatta emre b. nin de oynamama ihtimaliyle gidecek olmaları sivas-bjk finalini daha yakın kılıyor.

geçelim şampiyonluk yarışındaki rakibimiz sivasa. geçen hafta 86da kurtarmışlardı zirveyi ama sanırım artık devretme zamanı geldi. medya önünde ağlamalara mecnun-bülent ikilisinin devam edebilmesi de konya maçı sebebiyle hayli zorlaştı. sivas maçlarını takip etmemiş, sadece özetlerden ve puan sıralamasına bakıp aldanan izleyiciyi geçen haftaya kadarki açıklamalarıyla belki yanıltmışlardır. ama bugün verilmeyen kartlara ve verilebilecek penaltıya değinmek istediklerini pek sanmıyorum. özellikle ilk yarıda verilmeyen bir sarı kart var ki, hakemin bünyamin gezer olmasından mütevellit epey şaşırtıcı geldi. sertliğe asla prim tanımayan profiliyle tanıdığımız gezer, hem kontrolsüz, hem taban girişini kartsız geçti bu sefer. sivasın kurtardığı bir beraberlik oldu konya deplasmanı, hakemin etkisi tartışılır, ama asıl unsur konyanın oyunu, tabiki bu oyunun yapısından çok yakalanan pozisyonlar. sadece skoru değiştiremedi dün konya. anadoludan şampiyon çıksın şakşakçılığı eşliğinde beklenen düşüş başlamış gibi görünüyor. haftaya trabzonspor ile oynayacak olmaları, beşiktaşın kazanacağını varsayarsak "şampiyon"un harflerinden birkaçını adımızın önüne dizebilir..

bugün atkıyı kuşanıp beşiktaşa inme günü. eğlenme günü, davullarla, zurnalarla.. yeni stat projesi için izin vermedikleri tarihi eser kapsamındaki eski açıkta.. haydi beşiktaşım, rastgele...

16 Nisan 2009 Perşembe

kamçılı adamın vedası

çocukluğumun gecelerine damgasını vuran bir üçleme olduğundan, 4.sü için dedikodular çıktığında abartısız olmamakla beraber "korku ve heyecanı" aynı kefede hissettiğimi söyleyebilirim. geceyarısı çalan zil sesi ve amcamın elinde video kasetiyle beni yataktan kaldırışı, ertesi gün tekrar izlemek.. serinin her filminde tekrarlanan, ve hiç şikayet etmediğim uykusuz gecelerle geçen sıcak film geceleri. seriyi son izleyişim ise "film geceleri" adı altında, öğrencilik yıllarımda düzenlediğimiz ufak organizasyoncuklara denk gelir. serinin son filmi içinse aynı şeyleri söylemeyeceğim elbette. bahsettiğim gecelere harrison fordun ihaneti olarak bile düşünebilirim son filmi.

tüm bu önyargılara rağmen, filmin başlangıcının ve ilk 3 serideki ekran görüntüsünün korunarak, kısa bir aradan sonra gelmiş devam filmi havası vermesi biraz olsun heyecan katmış oldu. ama övgüden çok şikayetim olduğu gerçeğini de değiştirmez bu özellik.

öncelikle konu ilgi çekici gibi. perudaki çizgilere giden yolculuk, tozlu, topraklı meskenler tutturulsa da esrarengizlik kısmında aynı başarıyı gösterebildiğini söyleyemem. din,dil, ehlileşmemiş bir sürü kabile, insan tanımışlığımız var dr.henry sayesinde, burada da değişik yerli tiplemeleriyle karşılaşsak da birkaç adetten öteye gidemiyor, hatta uzaylılarla karşılaşıyoruz bolca ama rolleri ellerde dolaşan bir kafatasından öteye gidemiyor, kurgu dönüp dolaşıp rusya-amerika soğukluğuna yerleştiriliyor.

rus komutan irina spalko[cate blanchett]nun soğuk hatları, keskinliği kadar renk katmadığını da ekleyelim, jonesunkine göre çok çok kısa kamçısının şaklamaları yeterli olmamış sanki. insan yiyen karınca ve abartılı şelale düşüşlerini saymazsak eski maceraperestlikten de eser kalmadığını görmek mümkün. en başta belirttiğim gibi daha filmin dedikodularında başlayan önyargı ve "beklemeyiş" sebebiyle sadece meraktan izlenmiş film olmaktan öteye götürmemiştim umutlarımı. izledikten sonra da bir hayal kırıklığı oluşmayışının temelini sağlam atmış oldum böylece. "benim için indiana jones serisi 3 filmdir" diyerek açımızı netleştirelim.

ilgimi çeken diğer bir konu ise, bu tür filmlerin, belki de ileride çekilecek yeni indiana jonesların oyuncusunun habercisi olması. eagle eye ve transformersın kahramanı shia labeouf, mutt williams adıyla jonesun tüm serüvenine eşlik etti. ilk karşılaşmalarından itibaren "yeşilçam" ayarlı bir baba-oğul sonuna yaklaştıklarını izleyen herkes hissetmiştir sanırım. jonesun veliahtı konumunda kendisi, ama mutt williams olarak karşılaştığımız oğulun yiyecek çok fırını var gibi. çeviklik, zeka, motor tutkusu jonesun sadece maceraperest yönünü tamamlayabiliyor, profesör olan entelektüel yanı ise şu an için açıkta.

jonesun muttun kendi oğlu olduğunu öğrenmeden önce okulu bırakması ile ilgili "herkesin senin ne yapacağına karar vermesine izin verme" avutuşunun, öğrendikten hemen sonra "okula derhal devam ediyorsun" serzenişine dönüşmesi klasik jones esprisinden öte belki de bu açıklığı gidermesi için bir gözdağıydı. son sahnede, rawenwood ve jonesun tekrar dünya evine girişi sırasında, jonesun şapkasının muttun ayakları dibine rüzgarla açılan kapılar arasından sürüklenmesi jones hanedanının devamını belirginleştirdi. ama mutt eğilip şapkayı eline aldıktan ve hınzır bir gülümsemeyle beraber II.jones edasıyla başına yerleştirecekken, kamçılı adam, kendisine yakışan bir çeviklikle uzanarak tacını geri almasını bildi; bizden henüz geçmedi der gibi.. ama biz bunun onun vedası olduğunu kabul ediyoruz, hiç istemesek de.

14 Nisan 2009 Salı

kırıka


şimdi müziğin o acayip duygusunu anlatan,paylaştıran bir albüm tanıtmak istiyorum burada;

albümün ismi "kaba saz" , albüm sahibi kırıka. bu bir ege albümü. aslında egeden ziyade, türkiyenin derinlerinde pek farkedilmeyen şairi mustafa kamil gök anısına yapılmış bir muhteşem hatıra. şarkı sözlerinin hemen hemen hepsi onun şiirleri, geri kalanı da zaten muhteşem adam salih nazım peker tarafından yapılmış veya düzenlenmiş şarkılar. salih abim istanbul blues kumpanyası ile yıllar önce çok farklı bir müzik tadı ile damaklarda kalmıştı, ardından bir ara sonrası bu sefer kırıka projesi ile sevenlerine selam çaktı ve kaba saz ile aslında özünde yapmak istediklerine yeni bir şey kattı. albüm bekardım yer yatakta geçirdim geceği ve kıskanılan örümceğin hikayesiyle başlamakta, ve tam bir ege ritmi eşliğinde aslında hikayenin böyle eğlenceli olacağına dair bir ışık sunuyor. devamında albümün ismiyle üzerine simler serpiştirilmiş kaba saz gelmekte. albümün hareketli ama salih nazım abinin elinden çıkan cümbüş melodisiyle aslında acayip de rakı mezesi şarkılarından biri. devamında dert gemisi ile bir iki tek daha sonrasında bir de nargilem yapıyorsunuz ve bana göre albümün en acayibi ispirtocu saim gelmekte;

yıllarca dumanı sımsıcak tatlı
samsun cigaraydı dudaklarımda
malbora bulunca samsun'u attım
izmaritim şimdi kaldırımlarda

diye başlayan sözlerle adamı hafiften alaycı bir şekilde gülümseten bu şarkı ;

her zaman allahtan şunu diledim
son nefeste bir gülüş bahşetsin bana
hayatta ilk defa ölürken gülmüş
ispirtocu saim desinler bana

diyerek bir kahramanlık hikayesi ile sonlanmakta. kamil abinin yazdığı bu şiir kırıkanın zaten hem anlatmak,hem de yapmak istediği müziğin tam 12sinde yer almakta ve siz de ilk atışta zaten bu şarkıyı bularak 12den vuruyorsunuz.

devamında tamburi cemil beyin rast zeybek düzenlemesi,bir sır var gülüşünde,dört mevsimli gözler,acılı hayat,yıllar geçti dedikten sonra bir sonbaharda izmir özlemi anlatımı ve son olarak sonbaharda izmir özlemi dedikten sonra rüyamdaki şehir ile albümün sonuna geliniyor. bu arada bir kaç kadeh kokusu, biraz samsun 216 küllükte tüterken albümün içinde gizli saklı bir müzik duyulmaya başlıyor. 12.şarkı aslında 3.54 uzunluğunda ama yaklaşık 5.45 lerde bir alaturka başlıyor başa dönüp örümcek deseniz değil, 13 deseniz değil derken kafayı mı buldum sorusunu tam canlandıracakken bir amaaaaan sesi geliyor cd den kulağınıza hemen taze bir kadeh, bir cigara daha ardından bir ege albümünde gizlilerde saklılarda kalmış rum ağıtı duyulmaya başlıyor sanki. 1920lerde izmirde rum meyhanesinden çıkan melodi bu sanki deyip rakıyı dudağa götürürken giren keman solo zaten isteseniz de istemeseniz kafayı bulmaya,rakıyı fondiplemeye yetiyor. sonra o acayip sazlar eşliğinde şarkı bitiyor, ispirtocu saim gibi vurulmuş bi çare kalıyorsunuz. golü yemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla şarkıyı aramaya devam, daha bir büyük yeşil efe bir paket samsun ve sabaha çok var... amaaaaannnnnn..........

12 Nisan 2009 Pazar

inönünün akıbeti?


ha yıkıldı ha yıkılacak diye iki sene geçti nerdeyse. geçen sene tek engel anıtlar kurulu gibiydi ama bu sene işin renginin değişmeye başladığını görüyoruz. oraya harika kompleksler yapılabilirden tutun da, eski haline, saray ahırına dönüştürülsüne kadar türlü türlü yerlere çekenler var durumu. bir anlık hevesle ağızlardan bal damlayarak söylenmiş sözler olarak görüyorum sadece. söylenenlerin hepsi birkaç yıl bile sürmeyecek gösterişlerden sonra sönecektir eminim, ne kongre vadisi, ne de ahır oraya hakettiği değeri vermez.

önce hıncaldan duymaya başladık bunları, sonra engin ardıç birkaç defa ağzına doladı, bugün de dilinden düşürmemiş. "sarayın dibinde futbol oynama ayıbı" tarifiyle anlatmaya çalışıyor stadın başka yere taşınması gerekliliğini. yeni trend bu olmalı, sanki bütün stadyumlarımız şehir dışında; istanbuldakilere bakarsak önce, birisi mecidiyeköyde binaların arasında, diğeri kadıköyün ortasında, şehir dışında tek stadyum var, o da malum olimpiyat, ki dünkü belediye-antep maçını izleyenler ilgiyi görebilirler. ali sami yenin taşınacağı seyrantepe ise maslakın arkası, trafiğin en yoğun olduğu yerlerden biri belki de, diğeriyle arası birkaç kilometre sadece. bir de anadoluya geçelim, bir tane şehir gösterin ki stadyumu şehrin göbeğinde olmasın! münkün değil. bu da tuğrul yenidoğanın "hayali inönü projesi" adlı yazısı. giderek korkmaya başladım bu kötü senaryoların gerçek olma ihtimalinden. korkuyla izliyoruz...

fotoğrafta görülen gökkafes adlı kaçak olduğu iddia edilen yapı için bir ara kıyamet kopmuştu hatırlarsak. neden sonra sular duruldu. sadece bir an fotoğrafa bakıp stadın mı yoksa o gecekondu otelin mi oraya daha çok yakıştığını görmek lazım. korkuyorum inönüm godamanların rant savaşı arasına sıkışacak, beceriksiz belediye ve yönetimlerin elinde yok olacak..

ekleme: hıncal uluçun bugünkü yazısı gözümden kaçmış, beklenmedik bir yazı olmuş benim için;

Dünya yerinden oynasa, bugün millet futbol konuşacak.. Akşam Galatasaray-Fener maçı olunca başka şey konuşulmaz bu ülkede.. Ben de futbol konuşacağım, konu dışında kalmamak için.. Ama Galatasaray-Fener maçını değil..

İster inanın, ister inanmayın, bu maç bende zerre heyecan, zerre beklenti yaratmıyor.. Hoş olan yanı arkadaşlarımın bu gece bende toplanmalarına vesile olması hepsi o..
Futbol bu kadar kötü, bu kadar zevksiz, bu kadar tatsız olunca, sonuç beni inanın fazla ilgilendirmiyor.. Ben güzel şeyler görmek istiyorum, ekrana bakarken.. Tabela değil..

Peki o zaman "Futbol" diye ne yazacağım..

İnönü Stadını..

Günün tartışma konusu..

Beşiktaş bu stadı yıkıp, yerine çağdaş bir yapı koymak istiyor.. "SİT" diye itiraz edenler var.. "Cumhuriyet tarihinin önemli bir yapısıdır. Yıkılamaz" diyenler.. Anıtlar Kurulu'nda da bu görüşte olanlar var.

Bir de tam tersini savunanlar var.. "Burayı yıkın. Yok edin, stat ortadan kalsın, park olsun.."
İnönü Stadı'nın yapılmasını da Cumhuriyete sövmek için bahane olarak ileri sürenler "Sarayın ahırlarının yerine stat mı yapılır" diyen bile çıktı.
Cumhuriyet her şeyi kötü yaptı ya.. Şehirciliğin de içine etmiş, burayı stat yeri seçerek..

Uzun yıllar, stadın, inşa edildiği mimari güzelliği içinde bir tarih olarak muhafazası gerektiğini düşündüm ben de.. Ama Wembley'in, dünya futbolunun Kâbesi Wembley'in dümdüz edilip yerine yepyeni ve çağdaş bir stat inşa edilmesi, beni tekrar düşünmeye yöneltti.

"İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanan Londra'nın köhne binalarını dahi resimlerine bakıp bire bir yeniden inşa edecek kadar muhafazakâr İngilizler kendileri için kutsal Wembley'i, insanlarına daha rahat bir kullanım sağlamak için yıkıyorlarsa, İnönü Stadı günün gereklerine hiç karşılık vermeyen köhneliği ile niye kalsın" dedim kendi kendime..

İnönü Stadı sadece Beşiktaş değil, çağdaş türkiye için bir spor tesisi olarak yeniden inşa edilmeli.. Burada milli maçlar oynarız. Yarın türkiye'nin ev sahipliği yapacağı turnuvalar için gurur verici bir Açılış ve Kapanış stadı olur..

Aslında, o ülkenin başına bela Olimpiyat Stadı'nı inşa edeceğimize, keşke daha o zaman İnönü Stadı'nı çağdaşlaştırsaydık. Los Angeles Olimpiyat için stat mı inşa etti, 1984'te?.. Emektar Coloseum elden geçirildi, oldu Olimpiyat Stadı..
Nişantaşı'na giden yolu tribün altına alarak Maçka sırtlarına yaslanan büyük tribünü ile 60 bin kişilik İnönü, harika bir Olimpiyat Stadı olurdu..

Niye harika?..

Dünyayı gezdim. İşte söylüyorum..

İnönü dünyanın en iyi seçilmiş stat yeridir.. Dünya üzerinde bu kadar kolay dolup, bu kadar kolay boşalan bir stat daha görmedim.. Maç bitsin, 10 dakika sonra stat civarında tek kişi görmezsiniz.. Öyle dağılım yolları vardır. Hemen karşısı deniz.. Motorlar ve vapurlar sizi anında Asya yakasına taşırlar.. Sağa dönün Karaköy, sola dönün Beşiktaş icap ederse yürüyüş mesafesinde ve de iki yönlü tonla otobüs ve minibüsün (Yapıldığı zaman tramvayın) geçtiği yer. Yukarı çıkın, kentin dağılım merkezi Taksim gene yürüyüş mesafesinde..

Bugün metro da, İstanbul yakasına giden tramvay da stadın yanı başında. Yeni yapılan tüneller ulaşımı daha da hızlandırıp kolaylaştırıyor..

İstanbul halkının daha kolay gelip, gideceği bir yer daha yok kentte..
Kadıköy'ün tek yolunu tıkayan, otobana, yarım metrelik kaldırımla açılan çağdışı, sistem dışı, şehircilik dışı, ruhsatı var mı, yok mu hâlâ bilmediğim, varsa kimin imzaladığını çok merak ettiğim Saraçoğlu Stadı'na ses çıkarmayan, hatta övgü yarışına girenlerin, İnönü Stadı gibi çok ama çok akıllı bir yer seçimine itiraz etmelerini aklım almıyor, almayacak!

hıncal uluç/ sabah/ 12.04.09

eline sağlık hıncal uluç, bunu görmezden gelmeyen birisi olduğun için en azından..

2 Nisan 2009 Perşembe

1 nisandan




1 nisanda internette dolaşırken rastladığım şakalardı bunlar. ekşisözlüğün sağ frame şakası 1 nisanın ilk birkaç saatine denk geldi. fazla uzatmayıp kaldırdılar tabi. ikincisi görüldüğü üzere bugün gazetesinin gündemdeki seçimden esinlenerek yaptığı bir nevi sazan avı. sonuncusuna ise radikalde rastladım..:) :)

z'amansız' veda


resim: internetspor.com

aslında sadece gündem de olduğu için bir çift laf etmek istedim. herkes konuşuyor, e bizimki torba zannedilmesin diye sadece; sağlık olsun.

1 Nisan 2009 Çarşamba

şimdi bir milli takım reklamına gidiyoruz


Milli takım iki tane 90 dakikalık futbol maçı oynayacak, televizyonlarda milli takım üzerinde üretilmiş 900 saatlik reklâm izliyoruz. Üstelik döne döne okunanlar üç tanecik reklâm filmi... Ben artık bu reklâmlar her çıktığında ya kanalı değiştiriyorum ya da televizyonumun sesini kısıyorum. Bu yazıda o reklamlarda ne dendiğini kelimesi kelimesine aktaramazsam beni bağışlayın.

Pekiyi ben kimim?
Reklâm filminin birinde “Biz kimiz” sorusu soruluyor. Ardından bir dizi kusursuz vasıf sıralanıyor ve ‘tekçi’ bir kimlik tanımlanıyor. Tabii zaafları, zayıflıkları, kararsızlıkları olan benim gibi sıradan biri, böyle kusursuz bir üst varlığın parçası olarak göremiyor kendini.

‘Karşı kamptan’, ‘öteki’lerden, ‘amma siiiz!’den biri kalmaya mahkum oluyor.
Oysa şöyle denebilirdi. “Biz kazanma hırsını zaman zaman saldırganlığa vardırsak da sonradan pişman olur içten özeleştiri yapar, özür dilemeye çalışırız.. Herkesi kendi farklılığı içinde kabul eder, bunlardan bir güç, bir yaratıcılık çıkarırız... Yenilgiyi vakarla hazmeder, yengiyi alçakgönüllülükle karşılarız... Yaptığımız işe kendimizi kaptırır ama bu işi yapıyoruz diye kimseye üstünlük taslamaz, kimseyi baskı altına almayız... Nihayet, futbol oynuyorsak, bunu eğlenmek ve başkalarını eğlendirmek için, tabii bu arada ekmeğimizi kazanmak için yaptığımızı biliriz...”
Böyle dense, ben de “hah işte ben bu bizden olmak isterim” diye bayram yapacağım.

Bu reklâmın sonunda ise “Dünya büyükse biz de büyüğüz” gibisinden özlü bir deyiş geliyor... Geçmişimizde üç kıtada at oynatmış, kılıç sallamış bir imparatorluk olmasından mı nedir, şu ‘büyüklük’ işine takmış bir milletiz. Ölçü belirtirken ‘küçüklük’ değil, ‘büyüklük’ deriz. Isı belirtirken ‘soğukluk’ değil ‘sıcaklık’...
Beş harfçik ‘büyük’ sözcüğü, bütün tarihsel ve toplumsal komplekslerimizi kapsayan kocaman bir parantezdir neredeyse...
Dünyanın parçası olmak yerine dünyayla sürekli boy ölçüşmek bir başka milli hasletimiz... Çocuğunu sokağa salmayan babanın kaygısı gibi “dünya kötülüklerle dolu ve bizi ham yapmak için bekliyor”... Oysa
fikirlerimin uyuştuğu bir büyüğümüzün dediği gibi bırakın büyümeyi, “dünya giderek küçülüyor, bir köye dönüşüyor”.
Bu köyün onurlu bir parçası olmak varken, neden bu korku?

Üstelik büyük olmak her zaman, hattâ, genellikle makbul bir şey de değil. Küçük ama üretim ilişkileri ve üretici güçleri gelişkin, işsiz sayısı çok küçük, gelir farkları minnacık bir ülkemiz olsa fena mı olur... Kıyılarımız çok az yağmalansa, ormanlarımızın çok azı yakılmış olsa, şehirlerimiz çok az bozulsa fena mı olur... Tarihten kalmış meselemiz olmasa, kısacık bir anayasamız olsa (ya da hiç olmasa), hapisteki insan sayısı minnacık olsa, sansür ve kısıtlamalar devede kulak kalsa fena mı olur... Başarı kazandıkça, bunu yaratanlar küçülse fena mı olur...
Küçük ve örgütlü futbol oynasak, mesela Cumartesi akşamı İspanya’nın yaptığı gibi küçük paslarla oyun kursak,
faul sayımız 8 (yazıyla, sekiz) gibi küçücük bir sayıda kalsa fena mı olur!

Bir aman verin yahu
Bir başka kâbus reklâm da ‘Amansız’... El hak, bu lâf mesaj türetmeye çok uygun. Bakınız Pazar günkü Radikal’in milli maç başlığına: “Amansızın hakkından Pique geldi.”
Tabii bu lâfı duydukça benim aklıma İlhan Mansız geliyor. Maç yorumumda yazdığım gibi, İ. Mansız, P. Nouma gibi kişilikleri sindirememiş, terbiye etmeye çalışmış, sonra milli takıma kaptan diye el-kol hareketçisi birini çıkarmış futbol kültürümüzde, ‘amansızlık’ gazının sıradanlığı bana hakikaten pek yavan geliyor.
Üstelik buna hayvanlar âlemi alet edilmiş. Hayvanlardan alınan ise sadece saldırganlık. “Hani sonuna, Saracoğlu’ndaki meşhur Almanya Ümit Milli ve İsviçre A milli maçlarından görüntüler koysaydınız tam olacaktı” diyeceğim ama demiyorum.

Hayvanlara ayıp olacak. Çünkü onlar iktidar kırsıyla değil, biriktirmek için değil, yenilgiyi hazmedemedikleri için değil, sadece hayatta kalmak için saldırıyorlar.
Oysa futbol oyunuyla ilişkilendireceksek hayvanların hayatla ve doğayla uyumundan söz edebiliriz pekâlâ... Her gün yeni bir güne uyandıklarını, hayatla dolaysız ve beklentisiz ama zorlu bir ilişki yaşadıklarını, ‘Benlik’ duygusu, dolayısıyla sorunu yaşamadıklarını, ilişkilerinde açık ve art niyetsiz olduklarını aklımızda tutabiliriz.
Böyle bir açıdan baktığımızda Milli takıma ilişkin soracağımız, bu akşamki maça da ışık tutacak bir dizi soru var.

Neden Fatih Terim, Avrupa şampiyonasındaki o muhteşem ama kolay tekrarlanamaz ‘geri dönüş maçları’nı, futbolcuların kendiliğinden direnişine değil, kenardan verilmiş bilinçli bir taktiğe bağlamaya
çabalıyor hâlâ? Bunun yerine, neden bir zamanlar Galatasaray’da yaptığı gibi, yepyeni bir top oynamaya çalışan, taraflı tarafsız herkesin ilgisini çeken bir takım yaratmaya yönelmiyor?
Sürekli sakatlıklardan, eksiklerden, lig mücadelesinin yarattığı moralsizlikten yakınıyoruz de neden hep aynı isimlerde ısrar ediyoruz? Neden genç ve yükselişteki oyunculardan, dinamik ve hevesli bir
‘art cephe’ yaratamıyoruz? Neden minik takımlardan başlayarak A takıma kadar akışkan ve zenginleşen bir
gelişim süreci oluşturamıyoruz?
Neden hep durarak, duraklayarak maç yapıyoruz? Maçların durduğu anlar neden bize çekici geliyor? Neden bıktırıcı ölçüde itiraz ediyor, sakatlanınca yerden kalkmak bilmiyoruz? Bunun için mi oyunun görece daha az kesintiye uğradığı uluslararası maçlarda 60. dakikadan sonra pilimiz bitiyor?

Ve nihayet neden her yengiyi takım oyununa ve hocanın taktiğine bağlıyoruz da, her yenilgiyi ya kaçırılan pozisyonlara ya da bireysel hatalara ya da hakeme bağlıyoruz? Neden savunma ve atak kavramlarının aynı şeyin duruma göre farklı tezahürleri olduğunu anlamıyoruz? Neden futbol oyununun bir salisenin öteki saliseyi belirlediği kesintisiz bir doğaçlama süreç olduğunu, sadece iki takımın değil, sayısız zıtlığın birlik içinde mücadele ettiğini göremiyoruz?

Pas versene Mandela
Güney Afrikalı çocukların bizim futbolcuların adlarını aldıkları reklâm ise insancıllığıyla öteki ‘biyonik savaş makinesi’ filmlerinden ayrılıyor. Gerçi ‘ikinci dünya’dan ‘üçüncü dünya’ya bakar havada,
Afrika’nın yoksulluğundan kendimize bir refah payı çıkartıyor gibiyiz. Biz zemini düzgün bir yeni stat yapamazken
o yoksul Güney Afrika Dünya Kupası düzenliyor, bunu da unutuyoruz.

Ama olsun. Dünya Kupası final maçı ile arsada çocukların top peşinde koşmasının özünde aynı şey olduğunu hatırlatıyor bize bu reklâm... Ayrıca, dünyanın bir ucunda bir zamanlar dilleri ve adları yasaklanmış çocukların, bu kez gönüllü olarak bizim futbolcuların adlarını alacaklarını hayâl etmek bile güzel.
Ancak görünen o ki, 2010 Dünya Kupası oynanırken, zamanında en yetenekli futbolcumuza ‘Şifo’ adını verdiğimiz gibi ‘Messi’, ‘Çavi’, ‘Robben’, ‘Gerrard’ diye seslenecek birbirlerine bizim çocuklarımız.
Tabii top oynayacak arsa bulurlarsa... Zorla kuran kurslarına yollanmaz ya da
taş attılar diye otuzar yıl hapis talebiyle yargılanmazlarsa.

İbrahim Altınsay / Radikal / 01.04.2009

yazının orjinali...