sevgili ev sahibi,
barney
[sezon 2 bölüm 4]
bir şeyleri yürütmek ilgimi çekmiyor. başlangıçtaki heyecanı seviyorum,sonra sıkılıyorum. bir süre boyunca bir şeyde karar kılıyorum,yürümesini sağlıyorum -sonra dışarıdayım. Öyle girişimciyimki hiç bir şeyde başarılı olamıyorum, kendi hayatım dahil. Bunun sırrı bunu biliyor olmamda yatıyor.
"bu yazı sadece bir akşam mercan dede - yol geçen hanı dinlerken hayal edilerek yazılmıştır... "
noktalardan ibarettir.. sen bu noktalar bütünlüğünde sadece bir noktasın ve bu bütünlükte mutlaka yanında bir nokta ile yaşayacaksın!!!!! sen hayatsın, gerçeksin, hüznün de yalnızlığın da gerçek ama en gerçek olan sensin, geride kalan acıların, duyguların,hatıraların.. sen bugünsün, yarına doğru kısık gözle değil sonuna kadar en güçlü halinle bakansın... sen aşksın, değişmeyen hayal, tek vücut, arzuların bütünüsün.. sen mutluluksun, hayal ettiğinle sevişen, onun yanından ayrılmayansın.
ları idi...
a en azından görüntü manalaşırdı..
er, milk'in tek başına mücadelenin her ne amaç için olursa olsun nihayetinde kitlelere ulaşacağına dair verdiği mesajlar ve ispatlar filmden çıkarken benim aldığım en güze kıssaslar idi..
ğım belli oluyor.. zaten ne önemi var ki bu kadar filmi 20 güne sıkıştıracak vaktim yok ne benim ne de bir başkasının ve bu yüzden festivaller var zaten, herkes kendine dair bişeyler bulup seçsin diye... dayatmanın olmadığı şeyleri sevmemin sebebi de bu sanırım , olmadığı kadar seçim hakkı, olmadığı kadar alternatif ama yine de kötü olan iş,güç ve zaman problemi... olsun en nihayetinde salonlar dolu, seyirci sağlamdı bu da zaman yaratıldığına dair bir işaret sanırım..

çocukluğumun gecelerine damgasını vuran bir üçleme olduğundan, 4.sü için dedikodular çıktığında abartısız olmamakla beraber "korku ve heyecanı" aynı kefede hissettiğimi söyleyebilirim. geceyarısı çalan zil sesi ve amcamın elinde video kasetiyle beni yataktan kaldırışı, ertesi gün tekrar izlemek.. serinin her filminde tekrarlanan, ve hiç şikayet etmediğim uykusuz gecelerle geçen sıcak film geceleri. seriyi son izleyişim ise "film geceleri" adı altında, öğrencilik yıllarımda düzenlediğimiz ufak organizasyoncuklara denk gelir. serinin son filmi içinse aynı şeyleri söylemeyeceğim elbette. bahsettiğim gecelere harrison fordun ihaneti olarak bile düşünebilirim son filmi.
sorusunu tam canlandıracakken bir amaaaaan sesi geliyor cd den kulağınıza hemen taze bir kadeh, bir cigara daha ardından bir ege albümünde gizlilerde saklılarda kalmış rum ağıtı duyulmaya başlıyor sanki. 1920lerde izmirde rum meyhanesinden çıkan melodi bu sanki deyip rakıyı dudağa götürürken giren keman solo zaten isteseniz de istemeseniz kafayı bulmaya,rakıyı fondiplemeye yetiyor. sonra o acayip sazlar eşliğinde şarkı bitiyor, ispirtocu saim gibi vurulmuş bi çare kalıyorsunuz. golü yemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla şarkıyı aramaya devam, daha bir büyük yeşil efe bir paket samsun ve sabaha çok var... amaaaaannnnnn..........
Lakin kuralların sadece Beşiktaş aleyhine ise uygulanabilirliğini cümle aralarında yakalamak mümkün. Aynı sivastan murat Erdoğanın bjk maçında hakeme 4 kez kart işareti yapmasına, özellikle sonuncusunda gözüne sokmasına rağmen kimsenin konuşmaması, özellikle böyle konuların hastası Erman ile şansalın es geçmesi kimleri şampiyon yapmak isteyip, kimleri istemediklerini gösterir muhakkak. Ama söyleyebilmek hangi babayiğidin harcına! Yıldırım demiröreni ise takımın gidişatından dolayı olacak ki göremiyoruz ortalarda, aman Allah bozmasın fazla görünmesin. Gollerde verdiği gözüyaşlı görüntülerle idare ederiz biz.
kocaelispor süper ligde kalması gereken takımlardan. eğer bu ligin önekinde bir "süper" geçiyorsa, bunun futbolun kalitesinden ve zevkinden olmadığı muhakkak. kocaeli gibi şehir takımlarının verdiği havanın süperliği kalmalı hiç olmazsa. istanbul b.b, ankaraspor gibi neye hizmet ettiği belli olmayan[veya olan] kulüplerin mesaisi bitmiş belediye çalışanlarıyla doldurulamamış maçlarını izleyince düşündüklerim daha rahat anlaşılır sanıyorum.
geçelim maça, yada kanserin insan bedenine 75-80 dakikada nasıl yayıldığına. muhteşem kötülükte bir ilk yarı, kocaeli içinse tam tersini söylemek mümkün olabilirdi, eğer serdar topraktepe 5 metreden auta dikmeseydi topu. 45 dakikada pozisyon dahi bulamamak ve kaçan kocaeli gollerini görmek sadece benim değil sanırım bütün beşiktaşlıların aklına bir "buraya kadarmış" kabullenişini yerleştirir gibi olmuştur. bir tv seyircisi olarak benim 15 dakikalık araya ihtiyacım vardı, ki sahadaki oyuncuların kendilerine gelmeleri ve büyük mustafadan beklediğimiz değişimler için o ara ne kadar çabuk gelirse iyiydi.
geldi de. erkan zengin-holosko değişikliği kontenjan sebebiyle yanında uğur-cisse değişikliğini de ekleyerek yapıldı. biraz daha kıpırdanır gibi olsa da takım, kocaeli yine tehlikeliydi ve bu sefer de murat hacıoğlunun kafası umutlarımın tükenmesine engel oldu. arka arkaya direk diplerinden çıkarılan toplar, golün geleceğini söylüyordu elbet, kocaelinin de 10 kişiyle ceza sahasında bekleyişi topu karşı kaleye taşımak gibi bir zulü ortadan kaldırıyordu kendiliğinden, sadece iyi bir kaç şut veya karambol yaratmak kalıyordu hücumculara. o ana kadar kocaelinin en iyi ismi sadıgovun elleri verilmese bile itiraz edilemeyecek bir penaltıya sebep olunca bile kafamdaki soru işaretleri bitmemişti. sahi, kimdi bizim penaltıcımız? maçın spikerinin imdada yetişmesiyle cevap bulabildik sorumuza, bu ligde kullanılan ikinci penaltıydı henüz, topun başında ise zapatocnyi görünce tedirgin olmadım desem yalan olur. ama bir ruud, yahut beckhamvari vuruşla, serdara kurtarış şansı tanımadan attı golünü. penaltı içinse sadıgovun elinin kasıtlı olmadığını söyleyebilirim. Hakem, topun geçecek olsa, ön direğe koşu yapan bobonun önüne düşeceğini varsayarak karar verdiğini düşünüyorum, ki kart kullanmaması bu savımı kuvvetlendiriyor.
daha sonra yusuf etkisiyle yapılan ataklara, delgadonun tek pas özelliği de katılınca ilk defa bir kaç güzel ana tanık olabildik. ikinci gol içinse "ilahi" bir yardım demekten başka yol kalmadı bana. 3 savunmacı arasında sıkışan bobonun pas verirken defansın ayağına çarpan top bobo hariç herkesi ters pozisyonda bıraktı. çabuk davranıp golünü atınca sahadaki sevinçten çok kulübedeki sevinci görmek, özellikle tellonun kendinden geçisi görülmeye değerdi.
Bu noktadan sonra kocaelinin açılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Bizim içinse saniyeleri saymak kalıyordu ki, her maç saniyelerin uzunluğundan şikayetçi olmak bünyede alışkanlık yapmıştı. Uzatmalar nasıl geçecek diye düşünürken, sağ kanatta çizgiye dizilmiş delgado-ekrem-holosko düzleminden holoskonun ayaklarında çıkan top, yusufun önüne servis edilince geçen haftayı birkaç film karesiyle hatırladık. Sonucun da aynı bitmesi sevindirici tabi. O dakikadan sonra süreyle işimin kalmadığını gönül rahatlığıyla söylemeliyim.
Bu sene en çok maçımızı Cuma günleri oynadık sanırım. Başlarda şikayetçi olsam da, kazanmanın vermiş olduğu rahatlıkla rahat bir haftasonu veriyor bana. Diğer maçları uzanarak izlemek, sonuçlara bel bağlamamaksa bir başka rahatlık. Tabi sivassporun en az bir maçı için geçerli değil bu. Onun da elbette olacağını umuyoruz, biz yapabilseydik daha güzel olurdu elbette. Kısmet artık..

bir başka göze batansa, "halkın çoğunluğu, %60ı akpyi istemiyor!" analiziydi. bunu söylemekteki amacı elbette belli, hem yapılışı da çok kolay, 100den çıkarmak yeterli. aynı mantıkla bahsettiği halkın %80i chpyi, %85i de mhpyi istemiyordu, ama bunu hatırlatmak da olası bir "yandaş" olduğunuzu gösterebilir, dikkat! bardak kendisinin tabi, istediği yerden bakabilir, ama bunu "eureka" naralarıyla sütunlara taşımak, ilginç. her seçim sonu aynı teraneler; 100den çıkar istiyor veya istemiyor, formülü de kullanışlı ve basit.
kadrolar ekrana gelene kadar aklım hep meşale organizasyonundaydı. maçın başlamasına az bir süre kala tribünlerin boş olması da takıldı gözüme. malum haberleri daha sonra aldık. gerekli yerlerde elini kaldıramayan emniyet, hıncını yine bizimkilerden almışa benziyyor fotoğrafları görünce. maç sonu ermanın "az bile yapmışlardır" deyişi zihniyeti biraz olsun açıklamıştır sanırım. bir futbol yorumcusu futbolun ilk ve en önemli etkeni, organizasyonların varolma nedeni taraftar hakkında hiçbir şey görmeden yargısını verebiliyor. bunun gazetecilik, tvcilikle hiç mi hiç alakası yok. ancak tek bir "-cilik" le ilişkilendirilebilir; tetikcilik. aynı adam ankarada hem polis, hem de pattesgücü taraftarları üzerimize şişeler, taşlar yağdırırkense 1den 3 maymun oluveriyor.