30 Nisan 2009 Perşembe

barneyden inciler 1


sevgili ev sahibi,

geçirdiğimiz zaman ne kadar uzun olursa olsun, bana çok büyük bir anlam ifade etti. seni tekrar görmek isterdim, ama maalesef göremeyeceğim. ben bir hayaletim. sadece her onuncu ölüm yıl dönümümde cisimleşebiliyorum. tek günümü seninle geçirmeyi seçtim tatlı ev sahibi. belki on yıl sonra yeniden karşılaşırız, senin şimdiki halini koruman şartıyla. o zamana kadar sevgiyle kal.

barney

[sezon 2 bölüm 4]

yolgeçen hanı

"bu yazı sadece bir akşam mercan dede - yol geçen hanı dinlerken hayal edilerek yazılmıştır... "

2007 yılı kasım ayı falandı sanırım ankara da mercan dede albüm tanıtım konseri var idi ve ben de orada şans eseri bulunmuş idim.. sahneye çıkan arkın abi ilk olarak bu parçayı söylemiş ve ben de bu parçayı orada dinlemiştim.. sadece haykırmaya dair bişeyleri tetikleyen bir parça değil,insanın kalbini ciddi anlamda han kapısı gibi 24 saat açıp , gönlünü beyhude çabaların en ortasından alınıp, en uhrevi adımlara doğru yaklaşan musikiye ve etkiye sahipti....

"yüreğimiz han kapısı gibi yirmidört saat açık,
gönlümüz cennet bahçeleri kadar geniş
acılarla yar busesidir diye sevişiriz
ve yalnızlık sanatının ustasıyız, çok şükür"

diye bir deyişle başlıyor bu eser ve insanı acıların derinlerinden alıp,hayatın o vurucu adımlarında gönlünü sadece iyiliğe,güzelliğe açmış bir uhrevi modele dönüştürmesine yetiyor sanki.. derviş filmini canlandırsam gözümde , sadece gel gel diyen ve aşk ile huzur ile elemsiz veya elemi görmeyen,duymayan,hissetmeyen bir ruh ile dünyada dönen bir adamı canlandırmakta her türlü adımı atmasında ayak,destek,itici güç gibi duran bir soyutsal güç gibi.

fakat o dönemecin ters tarafı da görüldü daha sonra;aslında kalbinde doğan o garip boşluklar belki adım atmada ki cesaretsizlikler, belki sadece maneviyattan bişeyler beklemeler belki de en önemlisi en güçsüz kaldığın,çaresizlik bataklığında adım adım dibe batarken insana hangi müziğin,hangi dörtlüğün en büyük kararsızlığa daha doğrusu karar verme aldanışlığına soktuğunun en büyük ispatı idi bu musiki... ben güçsüzdüm,kararsızdım,aşık olmaktan korkuyor, gönlü mü sadece amaçsızca herkese açıyor idim. belki bir şemsin gölgesinde olmaktan veya tekrar o müsik-i ney altında bir sevdanın ortasına düşmekten korkuyor idim.. zaten ney sesini duyduğumda aklıma ya korku ya da ruhunu beynini boşaltmış sadece duyan,koklayan ama görmek istemeyen bir ruh hali geliyor aklıma. işin giriş kısmına girmeye sanırım buradan başlıyabiliyorum artık....

musikinin o saf etkisiyle insanın halden,hale geçmesi , sözlerinin ortasında kendisini bulması,göz pınarlarına kadar tetikleyen bir soyut gücü olması, nasıl adlandırılmış bu güne kadar kendi adıma tam bir karşılık göremedim... insan aşık olur ama altından hüznü tetikleyen bir müzik çıkar,,insan korkar onun adrenalini yükselten anlık bir gürültü çıkar,insan kaçmak ister onu herşeyden kopmasına sebep olan sessiz ama beyninin ortasından yankılanan bir musiki olur...
işte bu adam bu şarkının ilk kıtasında bana aşık ol dedi....şimdi bunu daha rahat anladım....

yüreğimiz han kapısı gibi açık derken aç yüreğini sonuna kadar ve kabul et artık duyguyu, sevmeyi, sevebilmeyi, sevilebilmeyi dedi.. acılarla yer busesi gibi sevişiriz derken, kabul et dedi geçmişi,olumsuz atılan , seni korkutan,seni uzaklaştıran her adımı,yalnızlık sanatının ustasıyız çok şükür derken aslında yalnız kalmayı beceremeyen ,yalnız kalmaktaktan korkan sensin dedi,,, bırak herşeyi sadece yalnızlık adı altında korkularında, cesaretsizliğinden kurtul dedi.

lokmadır hırkadır eyvallah ile sevindiğimiz
yormadık aklımızı samanlık, arpalık için
bilen bilir hangi bağlardır nasıl didindiğimiz
ruhumuza gıda hüzünler toplamak için

ardından bu dörtlükte bişeyler anlattı bana arkın abi...
anlattığı şey çok basitti; hayat en ufak şeyler ile mutlu olabileceğin, vazgeçmeyeceğin, tutunabileceğin yüzlerce adımı barındıran,sevip okşayabileceğin,durup hüzünlenebileceğin,bakıp gözlerinden mutluluk gözyaşları dökebileceğin, çıplak ruhunla saatlerce musik-i ney altında haktan alıp halka verecek şekilde dönebileceğin noktalardan ibarettir.. sen bu noktalar bütünlüğünde sadece bir noktasın ve bu bütünlükte mutlaka yanında bir nokta ile yaşayacaksın!!!!! sen hayatsın, gerçeksin, hüznün de yalnızlığın da gerçek ama en gerçek olan sensin, geride kalan acıların, duyguların,hatıraların.. sen bugünsün, yarına doğru kısık gözle değil sonuna kadar en güçlü halinle bakansın... sen aşksın, değişmeyen hayal, tek vücut, arzuların bütünüsün.. sen mutluluksun, hayal ettiğinle sevişen, onun yanından ayrılmayansın.

sen her gün yeni bir adımsın.. vazgeçmediğin hayallerin her gün yeni bir umutla koşan, kıblenden vazgeçmeyen ,onu her gün arzulayan,korkmayan,peşinden koşan gerçeksin..

27 Nisan 2009 Pazartesi

günlerin gölgeleri

"çok şey söyledim.
çok şey dinledim.
söylenmemiş çok şey kaldı.
onlari yazmaya niyetlendim.
...
cesur bir yüreğin dünyaya eş bir genişlik olduğuydu söylemek istediğim.
mesafelerin tek bir cümleyle özetlenebileceğiydi.
uzaklıklarin yüreği olan tek bir adımla katedilebileceğiydi.
dünyadaki en büyük yüzölçümünün cesur bir yüreğe küçük gelebileceğiydi.
dünyadaki en yüksek doruklarin cesur bir yüreğe yetmeyeceğiydi...
...
cesur bir yüreğin karanlığın kilitlerini açan tek ışık olduğuydu söylemek istediğim..
cesur bir yüreğin yerçekimine karşı kanatlanan bir çift kanat olduğuydu..
duyguların bütün prangalarini, düşüncelerin bütün ayakbağlarini tek başına çözebileceğiydi..
...
cesur bir yüreğin, gözpınarlarından dökülen billur bir damlacık olduğuydu söylemek istediğim.
acıların gerçeklerden türediği ve gerçeklerin acısız olmadığıydı.
hüzünlerin çevrelemediği doğrularin eksik kaldığıydı.
kederlerle şekillenmeyen tanımların tamamlanmadığıydı.
gözüpek yüreklerin, ne içimizi burkan acılardan, ne gözlerimizi dolduran hüzünlerden, ne nefesimizi daraltan kederlerden korkmadığıydı.

cesur bir yüreğin sarsıntılardan kaçmadıgıydı.

cesur bir yüreğin kazanılmaz tek savaş olduğuydu söylemek istediğim.

bazen kelimelerin yetersiz kaldıgıydı.

bazen cümlelerin anlamları tasiyamadığıydı..."

gökhan özcan

bireylikler

"karşılaştığım hiç kimseye benzemez yapılmışım,hatta dünyada hiç kimseye benzemediğimi söylemeye cüret edeceğim.diğerlerinden daha iyi olmayabilirim,ama en azından ben farklıyım."

j.j. Rousseau

bireylik insanın yegane özgürlüğü ve kendi devriminin başlangıç noktasıdır.zamanın ruhunun kuşatması altındayken bireyliğe yaptığımız vurgu aslında doğrudan insanın özgürlüğüne yöneliktir. insan steve lukes'ın dediği gibi "müdahelelerden engellemelerden uzak olduğu zaman özgürdür ve bu özgürlük onun keyfince düşünüp eylemde bulunmak üzere yalnız bırakıldığı kadardır" . birlikteyken de yalnız kalabiliriz,düş kurup yaşayabiliriz.yalnız değilsek,yalnız kalma imkanımız kalmadıysa , yalnızlık tarih karşısında yenildiyse bıkmadan,usanmadan yeniden deniyebiliriz.bireylikler birlikte ya da tek başına kendini yalnızlaştırma ya da yalnız bırakma eylemidir.

uygarlık ve onun kurumları başta devlet olmak üzere insanın eğilimlerinin denetlenmesine ,tutkuların boyun eğdirilmesine,arzuların gemlenmesine dayalıdır.birey ise doğası gereği kurumların düşmanıdır.bü yüzden birey olan normallik karşısında anormalliği temsil ettiğinden kötüdür.kendi,bedeni ve zihni üzerinde söz sahibi olan bireydir.bireylik "kişiliğin ve tüm insani çeşitliliğin her türlü kalın çizgiden kurtarılmasıdır."bireyin kendini gerçekleştirme düşünce ve eylemi zamanın ruhu karşısında insanın özgürlük ve eşitlik talebini dile getirip yaşayabileceği yeane biçim ya da biçimsizliği düşlemesi ve yaşamasının yoludur.bireylikler otoritenin ve iktidarın belirlenmiş çerçevesinden kurtulmanın arzusudur.

halim şafak

24 Nisan 2009 Cuma

nihayet kaptan!


sonunda güzel haberi resmi site yayınladı. sıkıntılı imza süreci nasıl tamamlandı, şartlar neler daha sonra açıklanacakmış. bu süreçte kafamı kurcalayan "sakatlık" mevzusu da yakında aydınlanır sanırım. umarım içime düşen kurtlar manasız çıkar...


23 Nisan 2009 Perşembe

amansız pepe



amansız böyle olunur!

festival hatıraları

28.istanbul film festivali 19 nisan tarihi itibariyle sona erdi ve ödüllerin de dağıtılmasıyla herkes mutlu,mesut nereden geldiyse oraya dönmeye,istanbul'da yaşayanlarda bir dahaki festivale kadar kazıklanmaya devam etmenin haklı gururuyla sinemalarıyla başbaşa kaldılar...

Festival programı açıklandığında herkes yok bu sene iyi film yok,onun ne işi var o nereden çıktı gibi olağan eleştirilerini sürdürürken beni şaşırtan kısım sinema salonları idi...
emek , beyoğlu, rexx, atlas gibi klasikleşmiş sinemalar varken bir anda "yeni rüya" sineması göze çarpar olmuştu.. bildiğimiz o iki süper film birden sineması yenilenmiş,tazelenmiş kendini yine sinema sanatını fakat çok farklı bir içeriğin ortasında bulmuştu... açıkçası festivalde en fazla merak ettiğim milk filmini de burada izlemiş olmak bu sene herşeyi kenara bırakıp yaşasın festival diye slogan atmama sebep oldu... çok farklı duygular ile girdiğim o yeni rüya da yılların o pis kokusunu üstünden atıp tertemiz,yenilenmiş eskiden varlığından bile haberdar olamadığımız balkonu ile şahane bir atmosferi olan bir sanat sinemasına bürünmesi benim açımdan altın lalenin o balkonda bir yere bırakılması gerektiği idi ama nihayetinde yeniliğe,salonlara ödül verilmiyor ama olsun... yapan insanlara ayrı ayrı teşekkür etmek lazım der "yeni rüya" sineması bahsini burada kapatırım....

son sözüm de city's adlı gereksiz yerin neden bu festivalde yer aldığına dair.. arkadaş nişantaşı da yamuk yumuk cümleler kurup sağında solunda yaşayan insanların herhangi bir hayat standartına dair bir fikri olmayan topluluğun tam ortasında city's sinemasında festival gösterimini yapmak için çok düşündüler mi gerçekten merak ediyorum... madem öyle verseydiniz feriye sineması'na en azından görüntü manalaşırdı..

ben bu sene festivalde sadece 3 filme eşlik edebilen birisi olarak izlediğim en güzel film kavramı elbette çok dar bir seçenekten çıkacaktır... sazlıkta,50 ölü adam ve sean penn abimizin milk filmini izlemeye zamanım ve imkanım oldu sadece.. elbette içinde en fazla merak ettiğim milk idi ve i am sam filminden sonra sean penn'in bir oyunculuk gösterisine daha şahit olmanın en keyifli hatıralarıyla sinema salonundan ayrıldım..

gus van sant güzel çekmiş, sean penn iyi oynamış idi , eşcinsellik üzerine bir otobiyografi olsa da bendeniz hem sinemanın verdiği rahatlık hem de yeniliklere açık olma öğretisi ile çok sakin,nezih ve hümanist bir şekilde film de bazı insanların hoşuna gitmeyebilecek sahneler karşısında gülümsememi ve daha da önemlisi keyif alma duygumu kaybetmeyerek festival insanı olmayı öğrenmiş olmanın haklı gururunu yaşayabildim. film notlarına gelince harvey milk abla-abimizin seçilme ihtirasının deniz baykal da olduğuna dair hissiyatlar gelişti içimde, allah sonunu benzetmesin der, milk'in tek başına mücadelenin her ne amaç için olursa olsun nihayetinde kitlelere ulaşacağına dair verdiği mesajlar ve ispatlar filmden çıkarken benim aldığım en güze kıssaslar idi..


sonuç olarak sazlıkta ve 50 ölü adam festival programında seçtiğim için zerre kadar beni yanıltmayan izlemekten keyif aldığım ve tekrar bir şekilde bir yerlerden edinip te izleyeceğim filmler oldu... sazlıkta da andre wajda'nın iki hikaye üzerinden ve oldukça teması yüksek bir hikayeden son derece sakin ama etkileyici ve 50 dead man walking' de bendeniz "boonduck saints" hayranı bir insande benzer duygular yaşatması adına seçimlerim konusunda kendi adıma başarılı olduğumu söyleyebilirim. elbette kaçırdığımdan dolayı üzüldüğüm ve bir şekilde bir yerlerde izleyeceğim filmler,belgeseller oldu lakin burada en büyük eleştiri kendimden ziyade ntv belgesel kuşağını saat 16:00 a koyan zihniyete yapmak istiyorum.. n'dour belgeselimi elimden çaldın ey iksv sana diyecek sözüm yok...
herşeye rağmen güzel tarafı festivale ucundan kıyısından da olsa bir şekilde dahil olmayı başarmak... sonuçta hazırlanan temalar,başlıklar çok başarılı idi, azizler,ustalar,aşıklar,genç ustalar ve daha bir çok başlık adı altında yapılan gösterimlerin hepsine sonsuz saygı duyuyorum ve festival organizasyonuna ne kadar belgesel kuşağında eleştirsem de teşekkürleri iletmekten başka bir şey yapamıyorum... ödüllere gelince hiç bir fikrim yok. çünkü izlediğim herhangi bir film ödül almadı veya ödül alan herhangi bir filmi izlemedim.. burada da zaten ne kadar şahsına münhasır seçimlerle festivale katıldığım belli oluyor.. zaten ne önemi var ki bu kadar filmi 20 güne sıkıştıracak vaktim yok ne benim ne de bir başkasının ve bu yüzden festivaller var zaten, herkes kendine dair bişeyler bulup seçsin diye... dayatmanın olmadığı şeyleri sevmemin sebebi de bu sanırım , olmadığı kadar seçim hakkı, olmadığı kadar alternatif ama yine de kötü olan iş,güç ve zaman problemi... olsun en nihayetinde salonlar dolu, seyirci sağlamdı bu da zaman yaratıldığına dair bir işaret sanırım..

festival bitti herkes evine dağıldı, laleyi alanlar şarap kadehleri ile bunu kutlamaya taksim sokaklarına akarken , laleleri alamayanlar için ise o güzel görüntüyü daha sonraya ertelemenin verdiği hüzün ve umarım kamçılayıcı hayal denklemleri ile sil baştan bir hazırlık dünyasına adım atma süreçleri başladı..

bu arada festivali başından sonuna kadar beraber yaşadığım,festivalden geriye kalan o hatıraların ostasında ismi olan ve festivali entellektüel havadan ziyade bir kutlama gibi geçirmeme sebep olan, güzel insan çok teşekkürler.. lale kartımızla beraber bir daha ki festivalde çok daha fazla deneyimlerde buluşmak üzere....

beşiktaş - ankaraspor || 1-2

bir türlü motive olamadım maça. ilk maçın verdiği rehavet desem, ilk golü yiyene kadar belki. tribünlerin haftasonuna oranla boşluğu, ama heyecanından kaybetmeyişi. gerçi onlarda haftasonunun stresini eğlenerek attılar bu maçta. eşitliği de erken bulunca, ee üstüne bol kaçırılan pozisyonlar eklenince, iyice mayıştım koltukta. ikinci gol bu keyfe de mani oldu, yine döndük diken üstünde son dakikaları geçirmece ayarına. futbolcularımız da biraz gevşekti sanki, hızlı paslaşmalar güzeldi elbette, ama son noktalardaki beceriksizlik yüzünden "yusuf"sal bir süreç yaşadım.

delgago bursa maçına kıyasla biraz toparlanmış gibi. güzel hareketleri, şutları olduğu gibi, yine atamadığı birkaç final pasına rastladık. holoskonun golünün de dönen bir delgado şutunun tamamlanışı olması önümüzdeki haftalar için sevindirici. yusufla beraber takımı pas yapan bir görüntüye soktular, ama lig maçlarında böyle oynayacaklarını sanmıyorum. özellikle 3 lü defans kurgusuna dönüleceğini düşünmek dahi istemiyorum.

turu geçmiş olmak benim için yeterli bir sonuçtu. bu yüzden oyuna ve oyunculara odaklandım. yedeklerin daha çok şans bulabileceği bir başlangıç beklesem de, sonradan giren oyuncular bile aynı 13 kişi içersindendi. sadece serdar kurtuluş uzun aradan sonra 3lü defansın sağ kanadı olarak oynadı. maç eksiğini tamamlaması için güzel bir seçim olabilir. ama kendisini ne zaman görsem içim cız eder, geldiği  ilk 2 sene gösterdiği performansla hem defansif orta sahada, hem de sağ bekte ligin en iyisiydi. bir senedir bekleniyor tribünlerde, yaşı da çok genç halbuki,  ama o özkan olan serdarla beraber bu taraftarın kendileri için olan ümitlerini köreltiyor. bobo ihtiyacımızın tersine gittikçe hantallaşıyor. nobrenin sakatlığında[veya ne dolap dönüyorsa] garanti olan formasının hakkını bir türlü veremedi. hala bekliyoruz. [peki bu takım nasıl şampiyonluğa oynuyor?]

spikerin 4-5 defa "holosko, holosko[çok süratli], holosko ve aut" ya da aut yerine senecky koyulmuş bağırışları ikincisinden sonra heyecanlandırmadı. hatta spiker holosko der demez, yapacak bir işim varsa hallediyor, aut deyişini gülümseyerek duyuyordum. yine de istekli, ve hakikaten süratli. nobre dönerse, ya da kalırsa şu anki tamamlayıcısı kesinlikle bu adam.

aklımda bursa ve deniz çoban flashbackleri, bir yandan eskişehir deplasmanı. bu maçta da verilmeyen avantajlar; yusufun çileden çıkışı gözümün önünde. bu kadar gevşek bir maçta dahi beceremiyorsa bu hakemler "yönetme"yi, ne zaman? bir de fırça çekiyor yusufa, faulun yerini göstererek bir şeyler anlatıyor, duyamadım sesini, ağzını da okuyamadım. hadi kart versen bunu bahane ederek kurtulabilirsin belki avantajdan. neden peki? art niyet aramıyorum kesinlikle, ama hakemler de her nefeslerinde çalmasalar şu zıkkımı ya..

bir de delgadonun pozisyonu vardı. kendi sahasında faul kazanmış, topu eliyle önüne çekiyor, durduruyor, sol tarafındaki arkadaşına atıyor hemen. ama o da ne, yine düdük. hakem beni bekle diyor, düdüğü gösteriyor. ee bu sefer neden be adam? izliyorum bir şey mi gördü acaba, müdahale edecek ve saire. sadece 4-5 adım atıp, düdük çalıyor kullan diye. pes, vallahi pes.

gökhan zanın eline çarpan top vardı bir de; skor 1-1 di, verilebilirdi bence, ama kasti olmadığı için kart vermeden. hakemin bu farkı idrak edebileceğini pek sanmıyorum. bu sıralar futbol toplarına da uyuz oluyorum. elimize dolanıp duruyorlar. neyse, keyifsizti işte. bize de kayseri kadi has yolu göründü sanırım. anladın sen onu..

son söz: sanlı kaptan, bırak şu işi, yeter artık. kastın mı var bize?

20 Nisan 2009 Pazartesi

beşiktaş - bursaspor || 0-0


maç saati sebebiyle maç yorumları, tekrarlar bugüne sarktı. pazar gecesine maç koymak ulaşım problemi olmayan ben için bile maç bitişlerini ızdırap kılıyor. özellikle yaz saati uygulaması varken öğleden sonra 4-5 gibi oynanan maçlar tatmak nasip olmuyor nedense. geçen sene bir çarşamba günü rize ile oynanan ve elendiğimiz maça gitmiştim. saat 16:00 da başlamıştı maç, hava çok güzeldi, sonuç kötüydü bizim için ama keyif aldığım bir maç olarak hatırlarım hep. bu sezon kalan iki maçında fb ve gs ile olması ise bu isteğin gerçekleşme ihtimalini düşünmeyi bile engelliyor.

dün maçtan çıktıktan sonra, herkes gibi üzgün, ama 10 kişi verilen mücadeleden, hakemin bütün çabalarına rağmen yenilmeye isyan etmiş 10 kişi görmekten dolayı memnundum. umutlarımı diri tutan dün geceye ait iki etkenden biridir. diğeri taraftar.

dün gece maç esnasında bizim bir numaramızda "hakem" vardı maalesef, dün akşam ve bugün medya organlarında "sıkı maç", "iyi yönetim" içerikli yazılar okumaktan, duymaktan iğrenir oldum. şimdi kısaca bu iki söylem üzerinden gideceğim;

"sıkı maç": böyle bir maçın tarifi için fazla uzağa değil geçen hafta oynanan ve 4-4 biten chelsea-liverpool maçı bir örnek olabilir. arada siklet farkı var diyenlere cevap olarak ise bu maçın, özellikle ilk yarısının sıkı-cı bir maçtan öte gidemeyeceği. 45 dakikalık ilk bölümde topun oyunda kaldığı süre 10 dakikayı geçmez sanırım. üstlerinde bulundukları sahayı piknik sahası zanneden bir 11 mevcuttu. ilk yarı bitimine soğru "ayağa kalkın, erkek gibi oynayın", "ertuğrul takımı ayağa kaldır", "ertuğrul takımın adam gibi oynasın" tezaruhatları duyulmuştur eminim. 10 kişi kalan bir rakibin bile üstüne gitmekten aciz, ivankov-tuna-ömer geri üçlüsünde top dolandıran, sıkışınca ileri yuvarlayan acayip bir takımdı bursa dün, bu halleri dolayısıyla zor bir takım oldukları muhakkak, ama "iyi" olduklarını söyleyenleri ise beşiktaştan puan almış olmalarına bağlayabiliyorum ancak.

"iyi yönetim": kaçırılan iki puan için sadece bunun arkasına sığınacak durumumuz yok elbette. inancımız, başta da belirttiğim gibi tam bu takıma. maç sonu ıslıklarla değil, alkışlarla göndermemiz bunun fotoğrafıdır. ama geçen hafta sadıgovun eline çarpan top için ayağa kalkan lig tv, yayınlarını izlemedim ama yazılarından yola çıkarsak istedikleri kıyımı yaptırmış göründü. ibrahim toramanın kırmızı kartı, ikinci sarı kart ağır olsa da bir kenara kabul edip koyalım. derdimizin sadece bir kart olmadığını bütün ikili mücadelelerde yapılan yaygaracı medyacı deyimiyle "ince kıyım"ın gerçekleşmesini ele alalım. kirita denen, tribünden kel başı ve yaptığı faullerden ancak ayırt edilebilen defansif oyuncunun 3 veya 4 tane sarı kartlık hareketi olmasına rağmen es geçilişi, özellikle elle kestiği bir atak sonucu bile kart görmeyişi, futbol kurallarının sadece bir takım için işlediği yanılgısında olan bir saha hakimi gösterdi bana. aynı top ömer erdoğanın eliyle de bir şutu engelledi, deniz çoban lig tvnin geçen hafta boyunca gündemden düşürmediği bana göre "hakedilmiş bir penaltı"nın da diyetini ödetmiş oldu sanırım. benzer bir yakınmayı da ivankovun herbiri birkaç dakikayı bulan aut vuruşları için yapmak da hakkımız sanırım. ama köşe kalemşörleri her zamanki gibi laf dokundurtmuyorlar hakeme. iyi hakemliğin inönüde kıyım yapmaktan geçişine daha önceki gibi bir kez daha şahit olduk sadece.

ve bu kadar yakınmayı haklı kılan gözümdeki en büyük gösterge bursanın maçı kartsız tamamlaması. birkaç sene önceki beşiktaş takımı bu baskının altında çok oyuncusunu kaybederdi kesinlikle, ama dün bir puandan çok daha fazlasını kazandı seyircisiyle beraber. evet olumsuzluklarda olsa umutlu bakıyorum ileriye. çünkü bursa maçıyla beraber, alınacak eskişehirspor maçı ligi sadece 2.lik mücadelesine dönüştürebilirdi. olmadı, ama bunu başaracak bir takım varsa, bütün rakiplerimizi izlemenin verdiği rahatlıkla biziz diyebilirim.

güneşli günler yakın...

beşiktaş-bursa || maçın fotoromanı

alamadık koltuğu inönüde. ertelemiş olduk sadece...
güzel günler göreceğiz, güneşli günler...

[maç değerlendirmesini yarına bıraktım. yorgunluğun üstüne puan kaybı gelince bir an önce yatağa bırakıyorum kendimi.]

19 Nisan 2009 Pazar

rastgele

[mehmet çakırın golü. top 90a gidiyor elbette, ama önce babacanın ellerine çarptığını da belirtelim.]


ankaradan çıkan sonuca kimse şaşırmamıştır sanırım. beklenen son gerçekleşti, fenerbahçe bu sene için dükkanı kapattı. elde sadece türkiye kupası var. belki 26 yıl sonra alınabilecek kupa kötünün iyisi olarak addedilebilir. ama rövanş maçına yine bu kadroyla, hatta emre b. nin de oynamama ihtimaliyle gidecek olmaları sivas-bjk finalini daha yakın kılıyor.

geçelim şampiyonluk yarışındaki rakibimiz sivasa. geçen hafta 86da kurtarmışlardı zirveyi ama sanırım artık devretme zamanı geldi. medya önünde ağlamalara mecnun-bülent ikilisinin devam edebilmesi de konya maçı sebebiyle hayli zorlaştı. sivas maçlarını takip etmemiş, sadece özetlerden ve puan sıralamasına bakıp aldanan izleyiciyi geçen haftaya kadarki açıklamalarıyla belki yanıltmışlardır. ama bugün verilmeyen kartlara ve verilebilecek penaltıya değinmek istediklerini pek sanmıyorum. özellikle ilk yarıda verilmeyen bir sarı kart var ki, hakemin bünyamin gezer olmasından mütevellit epey şaşırtıcı geldi. sertliğe asla prim tanımayan profiliyle tanıdığımız gezer, hem kontrolsüz, hem taban girişini kartsız geçti bu sefer. sivasın kurtardığı bir beraberlik oldu konya deplasmanı, hakemin etkisi tartışılır, ama asıl unsur konyanın oyunu, tabiki bu oyunun yapısından çok yakalanan pozisyonlar. sadece skoru değiştiremedi dün konya. anadoludan şampiyon çıksın şakşakçılığı eşliğinde beklenen düşüş başlamış gibi görünüyor. haftaya trabzonspor ile oynayacak olmaları, beşiktaşın kazanacağını varsayarsak "şampiyon"un harflerinden birkaçını adımızın önüne dizebilir..

bugün atkıyı kuşanıp beşiktaşa inme günü. eğlenme günü, davullarla, zurnalarla.. yeni stat projesi için izin vermedikleri tarihi eser kapsamındaki eski açıkta.. haydi beşiktaşım, rastgele...

16 Nisan 2009 Perşembe

kamçılı adamın vedası

çocukluğumun gecelerine damgasını vuran bir üçleme olduğundan, 4.sü için dedikodular çıktığında abartısız olmamakla beraber "korku ve heyecanı" aynı kefede hissettiğimi söyleyebilirim. geceyarısı çalan zil sesi ve amcamın elinde video kasetiyle beni yataktan kaldırışı, ertesi gün tekrar izlemek.. serinin her filminde tekrarlanan, ve hiç şikayet etmediğim uykusuz gecelerle geçen sıcak film geceleri. seriyi son izleyişim ise "film geceleri" adı altında, öğrencilik yıllarımda düzenlediğimiz ufak organizasyoncuklara denk gelir. serinin son filmi içinse aynı şeyleri söylemeyeceğim elbette. bahsettiğim gecelere harrison fordun ihaneti olarak bile düşünebilirim son filmi.

tüm bu önyargılara rağmen, filmin başlangıcının ve ilk 3 serideki ekran görüntüsünün korunarak, kısa bir aradan sonra gelmiş devam filmi havası vermesi biraz olsun heyecan katmış oldu. ama övgüden çok şikayetim olduğu gerçeğini de değiştirmez bu özellik.

öncelikle konu ilgi çekici gibi. perudaki çizgilere giden yolculuk, tozlu, topraklı meskenler tutturulsa da esrarengizlik kısmında aynı başarıyı gösterebildiğini söyleyemem. din,dil, ehlileşmemiş bir sürü kabile, insan tanımışlığımız var dr.henry sayesinde, burada da değişik yerli tiplemeleriyle karşılaşsak da birkaç adetten öteye gidemiyor, hatta uzaylılarla karşılaşıyoruz bolca ama rolleri ellerde dolaşan bir kafatasından öteye gidemiyor, kurgu dönüp dolaşıp rusya-amerika soğukluğuna yerleştiriliyor.

rus komutan irina spalko[cate blanchett]nun soğuk hatları, keskinliği kadar renk katmadığını da ekleyelim, jonesunkine göre çok çok kısa kamçısının şaklamaları yeterli olmamış sanki. insan yiyen karınca ve abartılı şelale düşüşlerini saymazsak eski maceraperestlikten de eser kalmadığını görmek mümkün. en başta belirttiğim gibi daha filmin dedikodularında başlayan önyargı ve "beklemeyiş" sebebiyle sadece meraktan izlenmiş film olmaktan öteye götürmemiştim umutlarımı. izledikten sonra da bir hayal kırıklığı oluşmayışının temelini sağlam atmış oldum böylece. "benim için indiana jones serisi 3 filmdir" diyerek açımızı netleştirelim.

ilgimi çeken diğer bir konu ise, bu tür filmlerin, belki de ileride çekilecek yeni indiana jonesların oyuncusunun habercisi olması. eagle eye ve transformersın kahramanı shia labeouf, mutt williams adıyla jonesun tüm serüvenine eşlik etti. ilk karşılaşmalarından itibaren "yeşilçam" ayarlı bir baba-oğul sonuna yaklaştıklarını izleyen herkes hissetmiştir sanırım. jonesun veliahtı konumunda kendisi, ama mutt williams olarak karşılaştığımız oğulun yiyecek çok fırını var gibi. çeviklik, zeka, motor tutkusu jonesun sadece maceraperest yönünü tamamlayabiliyor, profesör olan entelektüel yanı ise şu an için açıkta.

jonesun muttun kendi oğlu olduğunu öğrenmeden önce okulu bırakması ile ilgili "herkesin senin ne yapacağına karar vermesine izin verme" avutuşunun, öğrendikten hemen sonra "okula derhal devam ediyorsun" serzenişine dönüşmesi klasik jones esprisinden öte belki de bu açıklığı gidermesi için bir gözdağıydı. son sahnede, rawenwood ve jonesun tekrar dünya evine girişi sırasında, jonesun şapkasının muttun ayakları dibine rüzgarla açılan kapılar arasından sürüklenmesi jones hanedanının devamını belirginleştirdi. ama mutt eğilip şapkayı eline aldıktan ve hınzır bir gülümsemeyle beraber II.jones edasıyla başına yerleştirecekken, kamçılı adam, kendisine yakışan bir çeviklikle uzanarak tacını geri almasını bildi; bizden henüz geçmedi der gibi.. ama biz bunun onun vedası olduğunu kabul ediyoruz, hiç istemesek de.

14 Nisan 2009 Salı

kırıka


şimdi müziğin o acayip duygusunu anlatan,paylaştıran bir albüm tanıtmak istiyorum burada;

albümün ismi "kaba saz" , albüm sahibi kırıka. bu bir ege albümü. aslında egeden ziyade, türkiyenin derinlerinde pek farkedilmeyen şairi mustafa kamil gök anısına yapılmış bir muhteşem hatıra. şarkı sözlerinin hemen hemen hepsi onun şiirleri, geri kalanı da zaten muhteşem adam salih nazım peker tarafından yapılmış veya düzenlenmiş şarkılar. salih abim istanbul blues kumpanyası ile yıllar önce çok farklı bir müzik tadı ile damaklarda kalmıştı, ardından bir ara sonrası bu sefer kırıka projesi ile sevenlerine selam çaktı ve kaba saz ile aslında özünde yapmak istediklerine yeni bir şey kattı. albüm bekardım yer yatakta geçirdim geceği ve kıskanılan örümceğin hikayesiyle başlamakta, ve tam bir ege ritmi eşliğinde aslında hikayenin böyle eğlenceli olacağına dair bir ışık sunuyor. devamında albümün ismiyle üzerine simler serpiştirilmiş kaba saz gelmekte. albümün hareketli ama salih nazım abinin elinden çıkan cümbüş melodisiyle aslında acayip de rakı mezesi şarkılarından biri. devamında dert gemisi ile bir iki tek daha sonrasında bir de nargilem yapıyorsunuz ve bana göre albümün en acayibi ispirtocu saim gelmekte;

yıllarca dumanı sımsıcak tatlı
samsun cigaraydı dudaklarımda
malbora bulunca samsun'u attım
izmaritim şimdi kaldırımlarda

diye başlayan sözlerle adamı hafiften alaycı bir şekilde gülümseten bu şarkı ;

her zaman allahtan şunu diledim
son nefeste bir gülüş bahşetsin bana
hayatta ilk defa ölürken gülmüş
ispirtocu saim desinler bana

diyerek bir kahramanlık hikayesi ile sonlanmakta. kamil abinin yazdığı bu şiir kırıkanın zaten hem anlatmak,hem de yapmak istediği müziğin tam 12sinde yer almakta ve siz de ilk atışta zaten bu şarkıyı bularak 12den vuruyorsunuz.

devamında tamburi cemil beyin rast zeybek düzenlemesi,bir sır var gülüşünde,dört mevsimli gözler,acılı hayat,yıllar geçti dedikten sonra bir sonbaharda izmir özlemi anlatımı ve son olarak sonbaharda izmir özlemi dedikten sonra rüyamdaki şehir ile albümün sonuna geliniyor. bu arada bir kaç kadeh kokusu, biraz samsun 216 küllükte tüterken albümün içinde gizli saklı bir müzik duyulmaya başlıyor. 12.şarkı aslında 3.54 uzunluğunda ama yaklaşık 5.45 lerde bir alaturka başlıyor başa dönüp örümcek deseniz değil, 13 deseniz değil derken kafayı mı buldum sorusunu tam canlandıracakken bir amaaaaan sesi geliyor cd den kulağınıza hemen taze bir kadeh, bir cigara daha ardından bir ege albümünde gizlilerde saklılarda kalmış rum ağıtı duyulmaya başlıyor sanki. 1920lerde izmirde rum meyhanesinden çıkan melodi bu sanki deyip rakıyı dudağa götürürken giren keman solo zaten isteseniz de istemeseniz kafayı bulmaya,rakıyı fondiplemeye yetiyor. sonra o acayip sazlar eşliğinde şarkı bitiyor, ispirtocu saim gibi vurulmuş bi çare kalıyorsunuz. golü yemiş olmanın verdiği şaşkınlıkla şarkıyı aramaya devam, daha bir büyük yeşil efe bir paket samsun ve sabaha çok var... amaaaaannnnnn..........

haftasonu futbol ekranı

Haftasonu başlangıcının 75 dakikalık çileden sonra 1-3 lük galibiyetle başlaması, diğer maçları denizli nasıl uzanarak izlediyse aynı pozisyonu alarak izlememi sağladı çok şükür. Bu maça ayrıca değinmiştik zaten, tekrara gerek yok.

Ertesi gün ise ister istemez Sivas maçını izlerken buldum kendimi. Bu sefer de 85 dakika kadar güzel gitti her şey. Mükemmel bir haftasonuna sezer badur engel oldu diyebilirim. Onun golü de yetmeyebilirdi tabi, eğer Antalya net pozisyonları atabilmiş olsaydı. Maçtan sonra Bülent uygundan birkaç inci daha bekliyordum ki, aynı misyonu başkanları üstlenmiş, “bizi şampiyon yapmayacaklar” diyerek “olay sözler” haberciliğine katkısını yapmış oldu. Girdiği yarım pozisyonu golle sonuçlandırabilmek, ve neticede 3 puanı almak bence sadece şükür gerektirirken, Sivas da malum bozuk havaya girmiş. Kendilerinin şampiyonluğu için borazan öttürenleri, biraz da gs, fb düşüşünden dolayı destekleyenleri başka zaman göremez, tadını çıkarsınlar bari.

Beşiktaşın penaltı pozisyonu ise söylediklerinin çıkış noktası, hiç merak etmesin haklı bile olsa penaltı, beşiktaşa bunun diyetini ödetirler, yahut ödettirirler mi demeliyim? Utanmadan sıkılmadan yazıp durdular “hakem yardımı” diye. Ayıptır. Şuradan izlersek -ki pek sanmıyorum hoşlarına gideceğini, onlar kararını vermiş çoktan- pozisyonun penaltı gibi penaltı olduğunu görebilirler. Aynı kişiler videonun devamındaki pozisyonlara ise kulak tıkarlar. Ya sabır.. yine daldım nerelere. Memleketim sivasın şampiyonluğu bile istemiyorum bu tür adamlardan dolayı. Geçelim..



Hazır ekranın başına oturmuşken dış liglere de bakmamak olmaz. Soluğu chelsea- bolton maçında alıyorum ama soluksuz kalıyorum maç boyunca. Fırtına gibi başlayan mavililer ve 4-0, farka gider diye düşünürken boltonun uyanışı;4-3. son dakikalarda çizgiden çıkarılan toplar, kaçan goller ortaya bir chelsea rezaleti çıkarabilirdi ki, zor kurtuldular. Eksik olan rezaletmiş gibi konuştum, ama sadece erken davranmışım, rezalet bir gün uzakta, burnumun dibindeymiş meğer.


Hacettepe Trabzon maçı her ne kadar 5 gol içerse de genelinde sıkıcıydı. Ersun
yanalın da 4-4-2 den 4-3-3geçiş denemesi olarak seçtiği bir maçtı, en uçta umut bulutun iki tarafına sıralanmış alanzinho ve yattara. Arkalarında cimşir-selçuk-colman üçlüsü. Alanzinho istekli görünsede skora pek katkısı olmadı. Tat vermeyen bir maçın daha “süper” ligimizden çıkması pek şaşırtmadı.

Tam bugünün de sonuna geldik derken, ntv ekranlarında genoa-juventus 11lerinin sahaya çıkışlarına denk gelmemle yeni bir 90 dakiakaya daha merhaba demiş bulundum. Pişman da olmadım hani. Thiago mottanın güzel oyunu ve iki golüne, juventusun etkisiz oyunu da eklenince nazarımda maçın sonucu bitmiş gibi oldu. Penaltı oyunun seyrini değiştirecek gibi olsa da devamında yine genoayı izledik. Camoranesinin kırmızı kartından sonra ise beklediğimin tersi bir oyunla juvenin beraberlik golü de geldi. Maçın hakkını belirleyen gol ise yine hak etmiş bir isim palladinodan 88de geldi. İnter berabere kalmış da olsa “şampiyon”daki bütün harfleri adının önüne yazdırdı artık. Bu arada paolo de ceglieyi yine yeniden göremedik juvenstusta, oysa ki zambrottayı madara ettiği milan maçından sonra daha sık izleriz diye umut ediyordum.

Pazar günü ise nereden başlasam diye düşünürken, febe ve geseli arkadaşların davetine icabet etmeye karar verip evden çıktığımda maça daha saatler vardı ama, taksim civarı vişneçürüğü-kavuniçi renklerin ağırlıkta olduğu bir maç havasına bürünmüştü. Bizim adresimiz ise meoezcanla beraber önce suborusunu aldıktan sonra, irish pub oldu. Aston villa-everton maçı günün diğer karşılaşması olabilirdi ama yayın sorunları sebebiyle 20 dakikadan öteye gidemedi. Diğer arkadaşları aldıktan sonra üst kattaki vip tribünü andıran yerimize geçtik.

Suborusuyla beraber diğerlerinin gerilimlerinden sıyrılarak izledik maçı. Bu zaman boyunca sabrinin türk futboluna katkılarından bolca bahsettik. Emre b.yi bir bebek masumiyetinde görmemize sebep olduğunu da söylemeliyim. Son dakikalar tek pozisyon dahi olmayan bir maçı haftalarca konuşulacak kılıyordu birden, ağzım açık bakakaldım olaylara. Her iki tarafa ikişer kırmızı kart gösteren aydınuslardan fıratus, bugünkü ve dün akşamki yorumlara bakılacak olursa tek suçlu olma yolunda hızla ilerliyor. Febe taraftarı hakeme öfkeli, geseden Adnanlardan Polat olanı hakemi dolamış ağzına yine.

komedi gibiler; geseyi yarış dışı bırakmak istiyorlarmış, Sabri oyunun tamamında sahada kalıyor ise tam tersini düşünmek daha mantıklı bence. Odyakmaz da sivası şampiyon yapmayacaklar diyor, oynadıkları zavallı oyuna bakmadan. Ellerinde sadece Kocaeli maçındaki penaltı pozisyonu var, ama bu konudaki yetenekleri öyle gelişmiş ki doğruluğunu bile göremiyorlar penaltının. Aynı Adnan gs-bjk maçından sonra hakemlerin arkasındayız diyebiliyordu oysa ki. Belediye maçında verilmeyen iki gole anında kural çıkartmışlardı.

Lakin kuralların sadece Beşiktaş aleyhine ise uygulanabilirliğini cümle aralarında yakalamak mümkün. Aynı sivastan murat Erdoğanın bjk maçında hakeme 4 kez kart işareti yapmasına, özellikle sonuncusunda gözüne sokmasına rağmen kimsenin konuşmaması, özellikle böyle konuların hastası Erman ile şansalın es geçmesi kimleri şampiyon yapmak isteyip, kimleri istemediklerini gösterir muhakkak. Ama söyleyebilmek hangi babayiğidin harcına! Yıldırım demiröreni ise takımın gidişatından dolayı olacak ki göremiyoruz ortalarda, aman Allah bozmasın fazla görünmesin. Gollerde verdiği gözüyaşlı görüntülerle idare ederiz biz.


Yine ne konulara daldım yahu. İzlediğim maçlardan birer ikişer cümleyle bahsedeyim dedim ama maçlardan çok hakem kararları, ve tabi en çok da bu kararlar üstüne yapılan şaşırtıcı yorumlar üzerinde gezinip durdum.


Ekleme:
Lazio–roma maçı bile kaynadı arada ya, gerilmişim gerçekten. tottinin ceza sahası solundan sağına çekip şuta hazırlandığı pozisyonda hakeme çarpan top pozisyonu bozunca isyanı görülmeye değerdi. Hakem fazla muhatap olmadan kaçtı oradan ama tottinin eli kolu durmadı. Fırtına gibi başlayan maç 10 dakika sonunda 2-1 lazio lehineyken durulmaya başladı. İyi dinlenmiş olacaklar ki son bölümde tekrar canlandı 2 gol ve 4 kırmızı kart çıktı.

12 Nisan 2009 Pazar

inönünün akıbeti?


ha yıkıldı ha yıkılacak diye iki sene geçti nerdeyse. geçen sene tek engel anıtlar kurulu gibiydi ama bu sene işin renginin değişmeye başladığını görüyoruz. oraya harika kompleksler yapılabilirden tutun da, eski haline, saray ahırına dönüştürülsüne kadar türlü türlü yerlere çekenler var durumu. bir anlık hevesle ağızlardan bal damlayarak söylenmiş sözler olarak görüyorum sadece. söylenenlerin hepsi birkaç yıl bile sürmeyecek gösterişlerden sonra sönecektir eminim, ne kongre vadisi, ne de ahır oraya hakettiği değeri vermez.

önce hıncaldan duymaya başladık bunları, sonra engin ardıç birkaç defa ağzına doladı, bugün de dilinden düşürmemiş. "sarayın dibinde futbol oynama ayıbı" tarifiyle anlatmaya çalışıyor stadın başka yere taşınması gerekliliğini. yeni trend bu olmalı, sanki bütün stadyumlarımız şehir dışında; istanbuldakilere bakarsak önce, birisi mecidiyeköyde binaların arasında, diğeri kadıköyün ortasında, şehir dışında tek stadyum var, o da malum olimpiyat, ki dünkü belediye-antep maçını izleyenler ilgiyi görebilirler. ali sami yenin taşınacağı seyrantepe ise maslakın arkası, trafiğin en yoğun olduğu yerlerden biri belki de, diğeriyle arası birkaç kilometre sadece. bir de anadoluya geçelim, bir tane şehir gösterin ki stadyumu şehrin göbeğinde olmasın! münkün değil. bu da tuğrul yenidoğanın "hayali inönü projesi" adlı yazısı. giderek korkmaya başladım bu kötü senaryoların gerçek olma ihtimalinden. korkuyla izliyoruz...

fotoğrafta görülen gökkafes adlı kaçak olduğu iddia edilen yapı için bir ara kıyamet kopmuştu hatırlarsak. neden sonra sular duruldu. sadece bir an fotoğrafa bakıp stadın mı yoksa o gecekondu otelin mi oraya daha çok yakıştığını görmek lazım. korkuyorum inönüm godamanların rant savaşı arasına sıkışacak, beceriksiz belediye ve yönetimlerin elinde yok olacak..

ekleme: hıncal uluçun bugünkü yazısı gözümden kaçmış, beklenmedik bir yazı olmuş benim için;

Dünya yerinden oynasa, bugün millet futbol konuşacak.. Akşam Galatasaray-Fener maçı olunca başka şey konuşulmaz bu ülkede.. Ben de futbol konuşacağım, konu dışında kalmamak için.. Ama Galatasaray-Fener maçını değil..

İster inanın, ister inanmayın, bu maç bende zerre heyecan, zerre beklenti yaratmıyor.. Hoş olan yanı arkadaşlarımın bu gece bende toplanmalarına vesile olması hepsi o..
Futbol bu kadar kötü, bu kadar zevksiz, bu kadar tatsız olunca, sonuç beni inanın fazla ilgilendirmiyor.. Ben güzel şeyler görmek istiyorum, ekrana bakarken.. Tabela değil..

Peki o zaman "Futbol" diye ne yazacağım..

İnönü Stadını..

Günün tartışma konusu..

Beşiktaş bu stadı yıkıp, yerine çağdaş bir yapı koymak istiyor.. "SİT" diye itiraz edenler var.. "Cumhuriyet tarihinin önemli bir yapısıdır. Yıkılamaz" diyenler.. Anıtlar Kurulu'nda da bu görüşte olanlar var.

Bir de tam tersini savunanlar var.. "Burayı yıkın. Yok edin, stat ortadan kalsın, park olsun.."
İnönü Stadı'nın yapılmasını da Cumhuriyete sövmek için bahane olarak ileri sürenler "Sarayın ahırlarının yerine stat mı yapılır" diyen bile çıktı.
Cumhuriyet her şeyi kötü yaptı ya.. Şehirciliğin de içine etmiş, burayı stat yeri seçerek..

Uzun yıllar, stadın, inşa edildiği mimari güzelliği içinde bir tarih olarak muhafazası gerektiğini düşündüm ben de.. Ama Wembley'in, dünya futbolunun Kâbesi Wembley'in dümdüz edilip yerine yepyeni ve çağdaş bir stat inşa edilmesi, beni tekrar düşünmeye yöneltti.

"İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanan Londra'nın köhne binalarını dahi resimlerine bakıp bire bir yeniden inşa edecek kadar muhafazakâr İngilizler kendileri için kutsal Wembley'i, insanlarına daha rahat bir kullanım sağlamak için yıkıyorlarsa, İnönü Stadı günün gereklerine hiç karşılık vermeyen köhneliği ile niye kalsın" dedim kendi kendime..

İnönü Stadı sadece Beşiktaş değil, çağdaş türkiye için bir spor tesisi olarak yeniden inşa edilmeli.. Burada milli maçlar oynarız. Yarın türkiye'nin ev sahipliği yapacağı turnuvalar için gurur verici bir Açılış ve Kapanış stadı olur..

Aslında, o ülkenin başına bela Olimpiyat Stadı'nı inşa edeceğimize, keşke daha o zaman İnönü Stadı'nı çağdaşlaştırsaydık. Los Angeles Olimpiyat için stat mı inşa etti, 1984'te?.. Emektar Coloseum elden geçirildi, oldu Olimpiyat Stadı..
Nişantaşı'na giden yolu tribün altına alarak Maçka sırtlarına yaslanan büyük tribünü ile 60 bin kişilik İnönü, harika bir Olimpiyat Stadı olurdu..

Niye harika?..

Dünyayı gezdim. İşte söylüyorum..

İnönü dünyanın en iyi seçilmiş stat yeridir.. Dünya üzerinde bu kadar kolay dolup, bu kadar kolay boşalan bir stat daha görmedim.. Maç bitsin, 10 dakika sonra stat civarında tek kişi görmezsiniz.. Öyle dağılım yolları vardır. Hemen karşısı deniz.. Motorlar ve vapurlar sizi anında Asya yakasına taşırlar.. Sağa dönün Karaköy, sola dönün Beşiktaş icap ederse yürüyüş mesafesinde ve de iki yönlü tonla otobüs ve minibüsün (Yapıldığı zaman tramvayın) geçtiği yer. Yukarı çıkın, kentin dağılım merkezi Taksim gene yürüyüş mesafesinde..

Bugün metro da, İstanbul yakasına giden tramvay da stadın yanı başında. Yeni yapılan tüneller ulaşımı daha da hızlandırıp kolaylaştırıyor..

İstanbul halkının daha kolay gelip, gideceği bir yer daha yok kentte..
Kadıköy'ün tek yolunu tıkayan, otobana, yarım metrelik kaldırımla açılan çağdışı, sistem dışı, şehircilik dışı, ruhsatı var mı, yok mu hâlâ bilmediğim, varsa kimin imzaladığını çok merak ettiğim Saraçoğlu Stadı'na ses çıkarmayan, hatta övgü yarışına girenlerin, İnönü Stadı gibi çok ama çok akıllı bir yer seçimine itiraz etmelerini aklım almıyor, almayacak!

hıncal uluç/ sabah/ 12.04.09

eline sağlık hıncal uluç, bunu görmezden gelmeyen birisi olduğun için en azından..

11 Nisan 2009 Cumartesi

kocaelispor-beşiktaş || 1-3


alındığı günden beri merak ederim erkan zengini. özellikle menajerinin ağzından beşiktaşa gelişini okuduktan sonra. ne demişti hatırlayalım; "100bin dolara alınabilecek adamı aynı paraya kiraladık". iki antalya maçında birisi çok kısa süre olmak üzere iki kere fırsatım oldu izlemeye, güzel birkaç hareket görsek de zorluk derecesiyle tatmin edici bir maç olmaması iyi de olsa bir hüküm vermemi engelledi. dün de beklemiyordum, biraz da yabancı kontenjanının yardımıyla yer bulmuş anlaşılan. uğur-cisse değişikliği akla ilk gelen seçenekti hafta boyunca, yine ters köşe.


kocaelispor süper ligde kalması gereken takımlardan. eğer bu ligin önekinde bir "süper" geçiyorsa, bunun futbolun kalitesinden ve zevkinden olmadığı muhakkak. kocaeli gibi şehir takımlarının verdiği havanın süperliği kalmalı hiç olmazsa. istanbul b.b, ankaraspor gibi neye hizmet ettiği belli olmayan[veya olan] kulüplerin mesaisi bitmiş belediye çalışanlarıyla doldurulamamış maçlarını izleyince düşündüklerim daha rahat anlaşılır sanıyorum.


geçelim maça, yada kanserin insan bedenine 75-80 dakikada nasıl yayıldığına. muhteşem kötülükte bir ilk yarı, kocaeli içinse tam tersini söylemek mümkün olabilirdi, eğer serdar topraktepe 5 metreden auta dikmeseydi topu. 45 dakikada pozisyon dahi bulamamak ve kaçan kocaeli gollerini görmek sadece benim değil sanırım bütün beşiktaşlıların aklına bir "buraya kadarmış" kabullenişini yerleştirir gibi olmuştur. bir tv seyircisi olarak benim 15 dakikalık araya ihtiyacım vardı, ki sahadaki oyuncuların kendilerine gelmeleri ve büyük mustafadan beklediğimiz değişimler için o ara ne kadar çabuk gelirse iyiydi.


geldi de. erkan zengin-holosko değişikliği kontenjan sebebiyle yanında uğur-cisse değişikliğini de ekleyerek yapıldı. biraz daha kıpırdanır gibi olsa da takım, kocaeli yine tehlikeliydi ve bu sefer de murat hacıoğlunun kafası umutlarımın tükenmesine engel oldu. arka arkaya direk diplerinden çıkarılan toplar, golün geleceğini söylüyordu elbet, kocaelinin de 10 kişiyle ceza sahasında bekleyişi topu karşı kaleye taşımak gibi bir zulü ortadan kaldırıyordu kendiliğinden, sadece iyi bir kaç şut veya karambol yaratmak kalıyordu hücumculara. o ana kadar kocaelinin en iyi ismi sadıgovun elleri verilmese bile itiraz edilemeyecek bir penaltıya sebep olunca bile kafamdaki soru işaretleri bitmemişti. sahi, kimdi bizim penaltıcımız? maçın spikerinin imdada yetişmesiyle cevap bulabildik sorumuza, bu ligde kullanılan ikinci penaltıydı henüz, topun başında ise zapatocnyi görünce tedirgin olmadım desem yalan olur. ama bir ruud, yahut beckhamvari vuruşla, serdara kurtarış şansı tanımadan attı golünü. penaltı içinse sadıgovun elinin kasıtlı olmadığını söyleyebilirim. Hakem, topun geçecek olsa, ön direğe koşu yapan bobonun önüne düşeceğini varsayarak karar verdiğini düşünüyorum, ki kart kullanmaması bu savımı kuvvetlendiriyor.


daha sonra yusuf etkisiyle yapılan ataklara, delgadonun tek pas özelliği de katılınca ilk defa bir kaç güzel ana tanık olabildik. ikinci gol içinse "ilahi" bir yardım demekten başka yol kalmadı bana. 3 savunmacı arasında sıkışan bobonun pas verirken defansın ayağına çarpan top bobo hariç herkesi ters pozisyonda bıraktı. çabuk davranıp golünü atınca sahadaki sevinçten çok kulübedeki sevinci görmek, özellikle tellonun kendinden geçisi görülmeye değerdi.


Bu noktadan sonra kocaelinin açılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Bizim içinse saniyeleri saymak kalıyordu ki, her maç saniyelerin uzunluğundan şikayetçi olmak bünyede alışkanlık yapmıştı. Uzatmalar nasıl geçecek diye düşünürken, sağ kanatta çizgiye dizilmiş delgado-ekrem-holosko düzleminden holoskonun ayaklarında çıkan top, yusufun önüne servis edilince geçen haftayı birkaç film karesiyle hatırladık. Sonucun da aynı bitmesi sevindirici tabi. O dakikadan sonra süreyle işimin kalmadığını gönül rahatlığıyla söylemeliyim.


Bu sene en çok maçımızı Cuma günleri oynadık sanırım. Başlarda şikayetçi olsam da, kazanmanın vermiş olduğu rahatlıkla rahat bir haftasonu veriyor bana. Diğer maçları uzanarak izlemek, sonuçlara bel bağlamamaksa bir başka rahatlık. Tabi sivassporun en az bir maçı için geçerli değil bu. Onun da elbette olacağını umuyoruz, biz yapabilseydik daha güzel olurdu elbette. Kısmet artık..

8 Nisan 2009 Çarşamba

siyah-beyaz || yiğit özgür

isteyenin bir yüzü kara, vermeyen obama



gökhan bey işi şova dökmüş iyice. birkaç gündür gönderilen açık mektupları gördükten sonra göze daha hoş geliyor bunlar. ama hepsi bir reyting gazeteciliği altında toplanmalı, kendilerini izleyen, okuyan kitleden öteye geçemeyecek bu tip popülist yaklaşımlar kuru alkışlardan fazlasını getirmeyeceği aşikarken, her defasında aynı tutum. ne çeşit bir masturbasyondur bunun adı?

6 Nisan 2009 Pazartesi

yandaşım yandaşsın yandaş



seçim akşamı tv ile münasebetim fazla sürmedi. yine aynı abiler, ablalar toplanmış, aynı bildik, en sevdikleri oyunlarını oynamaya başlamışlardı. nazlı ılıcakı ise ben takip edemedim, tvden ayrılmamın da en büyük sebebidir zaten kendisi. ben olsam çekinirim, soğumaya bırakırım düşüncelerimi, daha oturaklı, mantıklı çizgiler arar.. bu kadar hızlı olmazdım neticesinde, belki de talep sebebiyle böyle olmuştur bilemiyorum. gerçi herkes çok hevesliydi konuşmaya; halkın mesajı temalı konuşmalar o geceden başlayarak hala devam etmekte; güzide! köşe yazarlarımıza bir zaman daha yazdıracak mevzuda çıkmaktaydı böylece.

bir süredir kafa ütülüyense şu 'yandaş' medya geyiği. hangi köşe yazarına baksam diğerine yandaş diye hitap ediyor. bunu yaparken kendi yandaşlığının çizgilerini belli ettiğini unutmuyordur herhalde. birand da bu kelimeyi sevenlerden ama "kazanacağız inşallah" derken yandaşlığı pek sorun etmiyor gibiydi. ortada %40la gücünü pekiştiren, her bölgeden oy alabilen, kazanamadığı yerlerde bile ikinci olabilmeyi başarmış bir hükümetin başarısız ilan edilip, toplamları ancak bu orana ulaşabilen iki muhalefet üyesinin ise başarılı addedilmesi 'yandaş'lığın rengini belli etmez mi? ki bunu söylemek bile "yandaş"ı adınızın başına yerleştirmeye yeterli kimileri için, sanki küfürmüş gibi. keza tam tersi istikamette söylemler de 'eli vicdanına koymanın' unutulduğunu, üç maymun rollerinin oynandığını, özellikle bazı gazeteleri okuyucu kitlesiyle değerlendirecek olursak, kendin çal kendin oyna havasının hakim olduğunu gördüğümü söylemeliyim. sabah interneti açıp bugün hangi yan(daş)dan başlasam diye kendime sormadan edemiyorum artık.

seçimlerde okuduğum en güzel yazı ahmet altanın seçimin ertesi gün taraftaki yazısıydı sanırım;
seçimler ve sonuçlar. seçimimi elbette sadece okuduklarım arasından yapmış bulundum; hiç kasmadan, yanlaşmadan, ne yerme, ne övme gibi bir derdi olmadığındandır belki de. ben öyle anladım.

en kötüsü ise yazanın kimliği itibariyle hiç şaşırtmadı beni; "seçim akılsızlarla akıllıları saymaktan ibarettir, ve her zaman birinci kısımdakiler kazanır." kendini elit, diğerlerini göbeğiyle meşgul zannedenlerin her seçim sonrası bir bahanesi var sanırım. aynı fikirde olan insanlardan bol miktarda var ki, seçim sonuç haritasını kendilerince yorumlayarak maillerde gezdiriyorlar. birisi kimin kömürle ısındığına dair, diğeri balıktaki fosforun etkisi konulu iki harita yorumu. yani örnek aldıkları abilerinin peşlerinde emin adım ilerliyor bazıları. demek ki açılım dediğin sandıklar açılana kadarmış. unutulan şey ise bir diğer parti gibi bölgesel oylarda kalmaları; başkanı ergenekon avukatlığına soyunmuş bir parti için daha fazlası da beklenemezdi herhalde. hal böyle olunca alabileceği oy bu seçimlerdekini geçmeyecektir, maksimuma ulaşmış gibi duruyor. en kötüsü de bu durumdan seçmeniyle birlikte memnun görünmeleri. en azından bu yazarın çizgisi hep buydu, bir de fikirleri patronuyla beraber hareket edenler, gazetecilik değil de dükkan açmış para kazananlar var işin içinde. onların da yandaşlığınınsa kesilen cezaların miktarıyla olan ilişiğini ve katsayısını merak ediyorum.

bir başka göze batansa, "halkın çoğunluğu, %60ı akpyi istemiyor!" analiziydi. bunu söylemekteki amacı elbette belli, hem yapılışı da çok kolay, 100den çıkarmak yeterli. aynı mantıkla bahsettiği halkın %80i chpyi, %85i de mhpyi istemiyordu, ama bunu hatırlatmak da olası bir "yandaş" olduğunuzu gösterebilir, dikkat! bardak kendisinin tabi, istediği yerden bakabilir, ama bunu "eureka" naralarıyla sütunlara taşımak, ilginç. her seçim sonu aynı teraneler; 100den çıkar istiyor veya istemiyor, formülü de kullanışlı ve basit.

oysa zaten genel değil bir yerel seçim geçirdik, ki bunu genele yaymak ve çıkarımlar yapmak mantıklı, çünkü kimse oy verdiği adaya değil amblemlerine vermiş görünüyor. belki bazı istinalar çıkar kurcalarsak ama en iyi genel seçim anketi olduğu da aşikar. peki tüm bu sonuçlar böylesine sığ bir analize! mi kurban edilecek, yoksa en baştan mı almalıyız, seçimin, meclisin, çok partililiğin tarifine kadar tekrar bir yolculuk mu? seçim sandıkları içlerinden birisi 50yi geçene kadar kaldırılmamalı mı? yoksa fazla partiye gerek, pusulalar da kalabalık oluyor, tek parti neyinize yetmiyor sesleri mi geldi bir yerlerden?
diyeceğim şu ki, takım tutar gibi parti tutma sevdasından vazgeçilmediği sürece kısıtlı bir takım ideolojilerin çevresinde "yandaş" olarak dolaşmaya devam etmekten başka çaremiz yok. sarsılmaz tutkularla seçileceklerden ziyade seçenlerin hazırlandığı seçim süreçleri aynı hikayeyi anlatıyor hep; "gelişemiyoruz!" ağlamalarına da bir katkım olsun bu cümleyle. kendini bir partiye veya ideolojiye değişmez bir şekilde ait hissedemedim hiçbir zaman, değişim ve gelişime açık olarak kalabilmeyi düstur edinmenin en güzel tarafı da bu sanırım. ana düşüncelere uygun olsun diye dayatma ayrıntılarla yaşamak yerine, bireysel oluşturulmuş bir "karma" yaşam biçimini tercih ederim. ve elbette istediği yanın "yandaş"lığını seçmiş olanlara "akılsız" demeye dilim varmaz.
yazmayı bırakmam lazım; sobada kömür bitmiş, balık da fırında, olmak üzeredir. teğet konusu da yarıda kaldı, baştan almak lazım...

5 Nisan 2009 Pazar

beşiktaş - kayseri || 1-0

kadrolar ekrana gelene kadar aklım hep meşale organizasyonundaydı. maçın başlamasına az bir süre kala tribünlerin boş olması da takıldı gözüme. malum haberleri daha sonra aldık. gerekli yerlerde elini kaldıramayan emniyet, hıncını yine bizimkilerden almışa benziyyor fotoğrafları görünce. maç sonu ermanın "az bile yapmışlardır" deyişi zihniyeti biraz olsun açıklamıştır sanırım. bir futbol yorumcusu futbolun ilk ve en önemli etkeni, organizasyonların varolma nedeni taraftar hakkında hiçbir şey görmeden yargısını verebiliyor. bunun gazetecilik, tvcilikle hiç mi hiç alakası yok. ancak tek bir "-cilik" le ilişkilendirilebilir; tetikcilik. aynı adam ankarada hem polis, hem de pattesgücü taraftarları üzerimize şişeler, taşlar yağdırırkense 1den 3 maymun oluveriyor.

ama takımın rengi siyah beyaz olunca her şey müstehak oluyor. yazıklar olsun da demeyeceğim, ee biliyoruz nihayetinde malımızı, aksini de beklemiyoruz. hani 90 dakikalık oyun içindeki tutumları anladık, belki biraz insanlık kalmıştır.. kalmamış. ya yönetime ne demeli, herkesin yalnız bıraktığı o koca kalabalığı siz de yapayalnız bıraktınız ya, işte bu koyar insana. ulan en güzel taraftara sahipsiniz, kıymet bileceğinize vuranın arkasına geçip, izlemeyi tercih ediyorsunuz. yalvarırsınız bu taraftara maça gelin diye emin olun. 164. yıl kutlamalarına denk geldi bir de, şaka gibisiniz..

maça geçelim biraz da ama bunların üstünde daha çok durmak lazım aslında. meydanı boş bulanlar nerdeyse "vatan haini" ilan edecek bu taraftarı. benim üstünde durmam da bir şeyi değiştirmez ya, sadece kendimi sinirlendirebilirim işte..


kayserinin eski tadı yok, basit takıma dönüşüyor giderek. tek farkları maça değil kavgaya gelmiş gibi oynamaları. kadro kalitesine rağmen gençlerbirliği ve antepin çok gerisinde bir oyun oynuyorlar. sıralamadaki yerleri ise diğer maçlarda da "kavga" içerikli bir oyun oynayarak rakiplerini ezebilmeleri belli ki.

mustafa denizli ernst-cisse ikilisinin önemi umarım artık anlamıştır da başka macera arayışlarına girmez. bu ikilinin orta sahayı ele geçirdiğini, hem defansı hem ofansı ileri ittiğini, topu çok çabuk karşı sahaya taşıdığını, dönen topları alıp oyuna olumlu aktardıklarını tekrar tekrar söylemekten ben usandım. medya yazarları bile görmüşse, denizli de görmüştür muhakkak. bir tek sanlı kaptan göremedi zaten.

geçelim gole; serdar kendisini ipten aldı desek yanlış olmaz, maçın skoruna göre beşiktaşı da kendisiyle beraber kurtarmış oluyor. topu alıp sıyrılış süper, bilalin gelişinin de katkısı olmuştur elbet ama, biz yine de serdara yoralım bu çalımı. devamında içeriye girmesi, kendini gösteren yusufa attığı pas: süper. yusufun bekletmeden vuruşu: süper. bir de şöyle anlatalım; sağ kanat oynayan serdarın getirdiği atak, sola yakın oynayan yusufun ön direkteki şutuyla son buluyor.. oan bu pozisyonu sağlayan forvetler 18in içinde kayseri markajında.

skor, maçın çekişmeli bir havada geçtiğini gösteriyor ilk bakışta. beşiktaş zorlanmış, kayseri tehlikeli olmuş, gecen senelerdeki gibi yani.. ama kayseriye verilen en önemli pozisyon ilk yarıda topuzun sol ayağına gelen ve autla sonuçlanandı. bir diğer tehlikeli pozisyon ise üzülmezin, biraz köşeye gitmesi sebebiyle, göğsüyle rüştüye indirdiği top. hücumdaysa başta bobonun kaçırdıkları olmak üzere, saysısız kaçan fırsat.. ve bu pozisyonlardaki en önemli ayrıntı, aslında ayrıntı demek hata olur buna; ne yan top ne de korner oluşları, tamamen pasla, kanatlardan ekstralarla, çoğalarak, uzun zamandır göremediklerimiz.. böyle oynamaya başlayınca en çalışkan oyuncumuz nobre de etkisizleşiverdi, bir holosko değişikliği denenebilrdi ikinci yarı. vaziyet buyken maç bitmesin istiyorum ama skorun bir türlü koparılamaması bu isteği tam tersine çeviriyor, bir kaza golü kabuslarıyla geçiyor uzatmalar.

bir de kırmızı kart ve korner konuları var. ali turanın atılana kadar düdüksüz pozisyonu geçmedi. yani iki faulden atılmadı sadece, bence. özellikle sarı kartın hemen arkasından, hem de orta sahada gereksiz görülen bir sarı karttı ikincisi. korner ise akıllıcaydı ama cangelenin topa iki kez dokunması geçersiz kıldı korneri, golle sonuçlansa hatalı olacağı kesin, hakem hatası mı kural hatası mı, erman söylesin, ama sadece bildiği bu konuları söylesin, her konuda bilirkişi olmasın yeter. cangelenin amacı futbol oynamanın çok ötesinde, en çabuk tahriğe kapılacakları seçip, maç boyu uğraşmak; toramansa maç sonunu beklemiş sabırla belli ki. takımda görülebilecek en güzel gelişmelerden biridir belki de, bravo çocuklar.

maçın bir diğer özelliği ilk7deki takımlardan birini bu sene ilk defa yenebilmekti. bu oyunla inönüde puan kaybı da zor görünüyor. tünelin sonu ışık, yürüyoruz beraber, gözlerimizde biber gazları, suratlarımızda çevikten tekmeler, 164. yılınmış, peh..