25 Haziran 2009 Perşembe

oralarda nasılsın kazım




Birgün gazetesinden,


O, sahnede en güzel aşk şarkılarını söylerken hüzünlenecek, kemençenin, tulumun sesiyle coşacak, birlikte horona duracaktık. Olmadı. Bütün sevenlerini arkasında bırakarak bir haziran günü sonsuzluğa gitti

Fatih Sultan Kar

O yaşadı. Yollar gördü yaşadığını. Şarkılar, türküler gördü. Çocuklar, gençler gördü.Hayallerine ve cesaretine güvendiği, arkadaşlarım dediği gençler... Onun tılsımlı sesine ve müziğine kendini bırakan gençler... Gördü. Ama o gitti.
Dağları, denizleri, gökleri bize bırakarak... Baharları, yazları, kışları, kuşları, balıkları, kedileri... Şarkıları, türküleri, yolları bize bırakarak gitti.
Yaşama en çok yakışan Karadeniz’in hırçın çocuğu sonsuzluğa uçtu. Kuşlar kadar özgür artık tanıdık bildik göklerinde. Doğduğu, büyüdüğü topraklara, Hopa’ya uğurladık onu. Oysa ne çok sevgimiz vardı ona verebileceğimiz. Ne çok coşkumuz, yürek atışımız, konserlerde paylaşabileceğimiz. O, sahnede en güzel aşk şarkılarını söylerken hüzünlenecek, kemençenin, tulumun sesiyle coşacaktık. Birlikte horona duracaktık. Trabzonspor’un yeni devrimlerine şahitlik edecektik. Olmadı. Arkadaşlarım dediği dinleyicilerini, bütün sevenlerini arkasında bırakarak bir Haziran günü sonsuzluğa gitti. 25 Haziran 2009 Kazım Koyuncu’nun dördüncü ölüm yıldönümü.

Hatıralarda yaşıyor
Ardından çok şeyler yazıldı, ağıtlar yakıldı, şarkılar yapıldı. Koyuncu ailesi, Kazım’ın hatıraları ile yaşıyor. Onun, ona yakışır bir şekilde yarınlara taşınmasının mücadelesini veriyor. Babası Cavit Koyuncu, annesi Hüsniye Koyuncu, ablası Canan Erdem, ağabeyleri Hüseyin, Orhan, Oğuz ve kardeşi Niyazi Koyuncu bize Kazım Koyuncu ile ilgili hatıralarını, düşüncelerini anlattı.

‘Kazım doğduğunda da adamdı’
Cavit Koyuncu (Babası): Kazım, çocuk gibi doğmadı. Kazım, doğduğunda da adamdı. Siyasala gitmişti. Dershaneye filan gitmeden kazanmıştı okulu. Sonra Toktamış Ateş'le takışıyor. Okulu bitiremiyor. Ama hiç yanlış bir şey yapmadı o. Bana dedi ki, ‘Baba ben hiçbir zaman senin yüzünü karartacak bir şey yapmam, gurur duyacaksın benimle.’ O Taksim'de kalırken ben de istanbul'a gittim. Gece geç geliyordu. Kapkaççılar vardı, tinerciler vardı. 'Oğlum sen geç geliyorsun. Benim uykularım kaçıyor. Kapkaççılar var' dedim. 'Baba onlar benim sevgilim, bana bir şey yapmazlar ki. Param olunca para da veriyorum onlara' dedi. Ondan sonra hafifledim. Yine bir gün istiklal Caddesi'nden Taksim'e doğru çıkarlarken yaşadıklarımız beni çok etkilemiştir. Bir anda simsiyah bir adam karşımıza çıkar. Adam adeta çamura batmış, elbiseleri kir pas içinde."Canım Kazım" diyerek iki yanından öper Kazım'ı. Ben Kazım'ın vereceği tepkiyi beklerken Kazım da aynı heyecanla adamı öpmez mi. işte Kazım böyleydi. Ben Türk Sanat Müziği’ni çok severdim. Fakat alıştım, çok seviyordum onun müziğini de. Bilgisayarında benim kocaman bir resmim varmış. 'Ne yaptın oğlum?' dedim. 'Baba bilgisayarla uğraşırken sana bakıyorum ve sana ters olan şeyleri yapmıyorum' dedi.

Ağaçtan gitar, tenekeden davul yapardı’
Hüsniye Koyuncu (Annesi): Hangi tarafa baksam Kazım’ı görüyorum. O çocukluğunda da adam gibi davranırdı. Halasının eşi ona doktorunun adını verdi. Onun gibi yüksek bir adam olsun diye. O da çok yüksek bir insan oldu. ilkokulda öğretmeni onunla arkadaşlık yapardı. Bir gün babası öğretmenine “Yahu sen bacak kadar çocukla neyi konuşuyorsun’ demiş, o da eşime “işime karışma, Kazım çocuk değil adamdır” diye cevap vermiş. Yaşlı insanlarla konuşmaya bayılırdı. Onlara hep bir şeyler sorardı. Hep öğrenmek isterdi. Bazen öyle sorular sorardı ki insanlar cevap veremezdi, şaşırırdı. Ağaçtan gitar, tenekeden davul yapardı. Babaannesine, “Bana atma türkülerden öğret” derdi. Babaanne ona “atma türki atarum / yüreğuni yakarum / eski çaruklaruni / boğazuna takarum” derdi. Kazım da ona atma türkülerle cevap verirdi. Kardeşi Niyazi küçükken Kazım diyemez “kaki, kaki” diye çağırırdı onu. ismi o yüzden “Kaki” kaldı. Çocukluğu Pançol’da geçti. Çay toplamada yarış yapardı, bizi geçerdi. Ağabeyi Hüseyin’i geçer ve ona “tembel” diye takılırdı. Bize kıyamazdı, alım yerine bile çayı o getirir satardı. Hastayken istanbul’a gittiğimizde “sarılamayacağız” dedi. Uzaktan el salladı. Maske ile geziyorduk evde. Bir keresinde sarıldı öptü beni Kazım. “Sarılma” dedim, “yok” dedi, “anam bi iyi öpeyim.” O, son öpmesiydi.

‘Hayat kaynağımız, her şeyimizdi’
Canan Erdem (Ablası): 2004 yılı anneler gününden bir gün önce eşim ve çocuklarımla istanbul'a gittik. Canım kardeşim de Karaköy iskelesinde bizi almaya geldi. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Bana “Abla anne olduğundan beri hiçbir anneler gününde yanında olamadım. Hadi sana güzel bir hediye alayım” dedi. Israrla “gerek yok” dedim. Ama iyi ki almış, benim için ondan değerli bir şey yok. Anneme de hediye aldı. Eve dönerken üniversiteli bir öğrenci “Kazım abi” diyerek boynuna sarıldı ve utanarak , “Abi öğrenciyim annemin anneler gününü kutlamak istiyorum telefonunu kullanabilir miyim?” dedi. Elini cebine soktu. “Nakit sanırım üstümde yok bir bakayım” dedi. Baktı ki cebinde 5 lira kalmış. Onu da öğrenciye verdi. Çocuk “Abi sen çok başkasın” diye sarıldı. Teşekkür etti. Sonra gülerek bana dönüp “Ablası yol parasını sen verir misin?” dedi. Yolda yürürken de “Abla, öğrencinin parası olmaz. Öğrenci olduğum yıllarda ne çok şeyler isteyip alamamıştım. Şimdi imkânım oldu. insanlara yardım etmek istiyorum. Hele biraz daha imkân el verirse çok şeyler yapacağım. Çalışıyorum, yoruluyorum ama sokağa çıktığımda insanların sevgisi beni çok mutlu ediyor. Ben popüler olmak istemiyorum. Hep güzel şeyler yapmak istiyorum. Başarmaya çalıştığım projelerim var inşallah her şey güzel olacak” dedi. Kısacık ömrüne sığmadı. Bizi yaşadığı sürede çok gururlandırdı, mutlu etti. Sonra lanet hastalık öyle bir acı verdi ki hayatın tadı kalmadı. Bizim gururumuz, hayat kaynağımız, akıl küpümüz, her şeyimizdi. Onsuz yaşamın tadı yok. Canım kardeşim seni anlatmak çok zor, seni çok özlüyorum. Her geçen gün yüreğim daha çok yanıyor. Seni kaybetmenin 4. yılında seni hasretle, özlemle anıyorum.

Onun muhabbetini çok özlüyorum’
Hüseyin Koyuncu (Ağabeyi): Çocukluğu oldukça hareketli geçti. O zamanlardan belliydi kişiliği. Sürekli kitap okurdu. Gittiği yerde hemen sorardı: "Burada yaşlı adam var mı?" Yaşlılarla sohbete meraklıydı. Yabancı müzik gruplarını araştırırdı. "Ağaçtan gitar yapalım, tenekelerden davullar yapalım" derdi. Grup kurardık. Hopa küçük bir yer. Kazım'ın üniversiteyi kazanması o dönem itibarı ile büyük bir sevinç uyandırmıştı. Arkadaşları gelir, "Bere mu ikips?" (Çocuk ne yapıyor?) derlerdi. Babam da "kaval çalıyor, kaval çalmaya devam ediyor" derdi. Üniversite yıllarında babam okumasını çok isterdi. Kazım ise " Kaymakam, vali olacağım da ne olacak" diyordu. Babam ilk başlarda bu duruma karşıydı. Ama her zaman onun yaptıklarının arkasında oldu. Ben Kazım'a "beşgöz" derdim. Yüzünde göz hatları daha çok ön plana çıkıyor gibi gelirdi bana.
O, sanatçılığı, sanatçı duruşu ile bize güzel bir miras bıraktı. Bu mirasın siyasi çekişmelerin, istismarların içine çekilmesine hiçbir zaman müsaade etmeyeceğiz. Kazım, şarkıları ve yaptıklarıyla sonsuza dek yaşayacak. Onun muhabbetini çok özlüyorum. O’nu anlayarak anlatmaya çalışan herkese ve özellikle hastalığı sürecinde hep yanında olan, Kazım' ın "tüm güzel şeylerin sebebi" dediği Gönül Bozoğlu'na kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum.

‘Kazım gönüllerde yaşıyor’
Orhan Koyuncu (Ağabeyi): Müzikle öyle pek iç içe değilim. Ama Kazım’ın şarkıları başkaydı, özeldi benim için. O, şarkılarında halkın sesi oldu. Onun gibi düzgün, sağlam bir kardeşimin olması beni hep gururlandırdı. istanbul’da yaşıyordu. Onu hep özlüyor, memlekete gelmesini bekliyorduk. Hâlâ bir gün çıkıp gelecek gibi düşünüyoruz. Şarkıları, hatıraları ve sohbeti ile gönüllerde yaşıyor.

‘Her kesimden insanın sevgisini kazandı’
OĞuz Koyuncu (Ağabeyi): Kazım’ın mezarını ziyaret eden, anmasına katılan her kesimden insanı sevgiyle kucaklıyoruz. Çok arzu ettikleri halde gelemeyen, ziyaret edemeyen insanlar var. Onlar Kazım’ı gönüllerinde yaşatıyorlar. Kazım, giderken bir mesaj bırakmıştır. Popüler olma düşüncesinden hep uzak durarak sanatçı duruşu ve kişiliği ile çok geniş kitlelerin ve her kesimden insanın sevgisinin kazanılabileceğini göstermiştir. Bizler, her yıl ona yakışır bir şekilde onu anıyoruz. O şarkıları ve bütün güzellikleriyle gönüllerde yaşıyor.

‘Seni çok özlüyoruz. Kardeşin Niya’
Niyazi Koyuncu (Kardeşi): Uyandığımda onun gitarı, onun fotoğrafları ve ondan kalan birçok anı, bu zamansız gidişin verdiği ıstırabı yeniliyor bir anlamıyla. Hastane odasında bana verip de tutamadığı, beni ilk kez kandırdığı sözü beliriyor zihnimde: “On beş sene garanti, hatta kırk dokuzu buluruz” demişti gülerek. Köyümüzdeki Nuri Amca’nın lafıydı bu. Beni biraz olsun rahatlatmıştı ve gözümdeki yaşlar yerini masum sevince bırakmıştı. “Yani Niya, anlayacağın hastalığım pek ciddi bir şey değil aslında.”
On beş sene o kadar kısa bir zaman ki, bu sürede ona nasıl doyabilirdim ki… Keşke kırk dokuzu bulabilseydi. Ne yazık ki o altı ay yaşayabildi ve bana ilk defa yalan söyledi. Seni çok özlüyoruz. Kardeşin Niya…

21 Haziran 2009 Pazar

wimbledon'dan önce garros'dan sonra


roger federer malum koleksiyonundaki tek eksiği geçen günlerde fransa'da sürpriz soderling'i yenerek tamamladı. herkes tarihin gördüğü en büyük tenisçi federer'in tek rakibi nadal'ın elenmesiye bu bahtsızlığa son vermesi ve en son 99 yılında o muhteşem geri dönüşü gerçekleştiren agassi'den sonra bu büyük ana tanıklık etme umudunu seslendirmeye ve dillendirmeye başlamıştı. benimde elbette gönlümün derinlerinden geçen tarihin gördüğü bu en acayip adamının 3 yıldır süren final kaybına son vermesi ve gözyaşlarını şampiyonlukla dökmesiydi. nitekim soderling'i tam konsantre bir oyun ile süpürdü ve nihayetinde fransa'da şampiyon olarak evine dönmeyi başardı. o gün aslında tenis izlemeye ve takip etmeye başlayalı 10 yılın geçtiğini ve aslında tenisi sevmeme bahane olan o 99 finali ile inanılmaz bir ana tanıklık ettiğimi o gün anladım. agassi 99 yılında agassi 2-0 geriye düştüğü finali bir rus-ukrayna bozmasından alarak şampiyon olduğunda ben sadece o sakin oyunun aslında ne kadar zevkli olabileceğini anlamış ve agassi bunu gözüme gözüme sokarak bana öğretmiş idi.. sonrasında querten, pete sampras şampiyonlukları , ivanisevic'in 2002 yılında yaptığı muhteşem wimbledon zaferi derken nihayetinde birçok insana göre tenis tarihinin gördüğü en komple, en teknik oyuncu artık kortlarda hakimiyetini ilan etmiş idi. artık abd , avustralya, wimbledon da kazandığı üst üste zaferler , her gün gelişen ve güçlenen oyunu , kendine bir şey katmayan antrenörünü kovuşu bile artık teniste yeni bir fenomenin arz-ı endam ettği kesinliğini gösteriyordu. file oyunu eleştirenlere bir sonraki turnuvada file hakimiyeti ile cevap veren, servisini eleştirenlere bir sonraki turnuvada güçlenmiş servisleriyle gereğini gösteren kısacası her gün yeni bir özelliği ile bir turnuva canavarı haline dönüşen federer aslında en büyük zaafiyetini her gün geliştirmesine rağmen fransa'da yaşıyordu. ilk turda kaybedilen maçlardan sonra finale kadar ilerleyen ve toprakta kazanmaya alışan bu adamın karşısında önce yarı finalde sonra da finalde yine tarihin en büyük toprak kort oyuncusu çıkınca bu quadrable hayali sonraki dönemlere kalmaya başlamış idi. en son 2008 de fransa da süpürülen federer, wimbledon gözyaşları,olimpiyat mağlubiyeti falan filan derken kariyerin sonuna gelindiğine inanılan gözyaşları ile herkes tekrar fransa'da bu centilmen adamın nasıl bir oyun çıkaracağını ve gözyaşını nasıl dökeceğini merak etmekte idi. federer bunu elinde kupa ve kazanan gözyaşları ile cevaplayarak tarihin en fazla grand slam kazanan tenisçisi olarak sampras ile eşitledi. artık garros'dan sonra tarihin en fazla kazananı ünvanı kaldı, yani en büyük olmak için wimbledon. federerin krallığını ilan ettiği wimbledon artık onu tarihin en fazla kazananı yapmak için beklemekte. haydi hayırlısı bugün turnuva başlamakta , sonunda o isviçreli kazansın.

18 Haziran 2009 Perşembe

bir türk masalı


beko basketbol liginde mafyalaşma varken nba bu sene türk seyirciler açısından belki de muhteşem bir seneye şahitlik etti. hedo turkoğlu kariyerinin en acayip maçlarını çıkarırken bu ülkede aslında ne kadar fazla nba finalini canlı takip eden insan varmış bunu öğrendik. hidayet ve orlando bu sene benimde bundan aylar önce yazdığım cleveland - lakers finali rüyasını yerle bir ederek kendi kaderlerine inanılmaz hikayeler bıraktılar. clevelandı ezerken herşeyiyle bir takım ve kazanmayı hakeden bir ekip vardı sahada ve en güzeli de bu ekibin saha içi lideri hedo idi. o yüzden nba finalleri bu sene bir türk masalına şahitlik etti. hidayet daha nba e adım attığı yılların en başında çaylak yılında lakers ve kobe'den yediği o darbeyi unutmaya kararlı idi ama ortada büyük bir süper yıldız ve tecrübe farkı var idi. kobe bu sene o beklediği ve kazanmak için yapması gereken herşeyi yaptı ve o yüzüğü aldı, fakat üzülen kısımda turkish michael jordan olunca herkes daha da duygusallıkla baktı. fakat gerçek şu ki bu sene o şampiyonluk kobe'nin hakkı idi ve aldı. hedo'ya isi yıllar sonra yine hüzün ama o yıllardan daha da büyük bir saygı ve bir masal kaldı. tebrikler hedo, kobe ve basketbol oynamanın ve izlemenin güzel olduğunu gösteren bu nba organizasyonuna...

kavga ediyorum öyleyse kaybediyorum


malum beko basketbol liginin şampiyonunu efes pilsen olarak ilan ettik. herkes yaklaşık 15 gün boyunca muhteşem maçlar izlediğinden , ne güzel basketbol oynandığından falan bahsedip durdu fakat daha ilk maç sonrası kaybedenin çirkefleştiği ve karşı tarafa bok attığı bok atamaz ise su şişesi veya sandalye attığı bir serinin olacağı sinyallerini ergin ataman sayesinde almış idik. bu seri birçok kişi tarafından ergin atamanın dönüşü falan olarak kabul edilse bile şahsi kanaatim takımını bu kadar kötü yöneten bir koça rağmen şampiyonluğu efes almıştır.

ilk maçta o kadar kötü savunma ile maçı fenerbahçeye armağan eden ataman hakemlerden ve bilumum küfürleşmelerden falan bahsetmeye başladı ve ortalığın toz duman olacağını o dakika itibariyle belli etti zaten, kaldı ki ortada muhteşem filan bir maç yoktu. ikinci maçta ise son 1 dakikada maçı fenerbahçeye vermek için tanjeviçten daha çok çabalayan ataman komik bir demeç ile fenerbahçe şanslı idi ve yine solomon küfretti,mirsad tahrik etti falan filan bahaneler ile saçma sapan demeçlerine ve bu ülkenin belki de en sağlam yönetim kültürüne sahip basketbol takımına hiç mi ama hiç yakışmadığını bir daha gösterdi.

aynı kötü yönetimi 3.maçın sonunda da gösteren ataman shumpertın basketbol aklı sayesinde uzatmaya giden bu maçı alarak bu sefer biz iyiyiz demeye başladı fakat bu sefer fenerbahçe tarafından konu küfürlere, hakemlere, yok efes kapatılacak da o yüzden itekleniyorlara gelmeye başladı. kısacası kaybeden kavga etmeye başladı. ardından 4.maçı kaybeden fener artık daha fazla çirkinleşmeye ataman da elde ettiği bu gücü daha fazla moral bozmaya kullanmaya başladı. ve herşeyin koptuğu 5.maçın sonu; ömer onan denen basketbol aklından yoksun 100 metrecinin yaptığı saçmalık ve bu ülkede nasıl basketbol oynadığını anlayamadığım zaza enden ekolü rasim başakın su şişesi ile hakem masasını tacizi, bağıra bağıra tüm fenerlilerin küfürleri açıkça belli etti ki son maç abdi ipekçi de efes kazanırsa bu iş hiç ama hiç hoş bitmeyecek. ve nihayet 6.maç geldi çattı , efes hakikaten shumpert ve thornton saha liderliği ile iyi oynadı, peker hayatının en iyi ilk yarısını çıkardı ve efes şampiyon oldu ama ortada ne basketbol kaldı , ne destek, ne sevinç ne de başka bir şey. bir adam kaya pekere saldırdı , kaya peker buna vurdu, ergin ataman ve charles smith tekme yedi, sahaya şişeler atıldı, sandalyeler söküldü,fırlatıldı , soyunma odaları basıldı fakat herkes maç sonunda son yılların en güzel serisi yalanları ile olayları kapatmaya çalıştı. evet son yılların en güzel kavga,tahrik ve kaybedenin de artık basketbol da kavga etmeye alıştığı bir seri yaşadık.

bunu yaşatan başta ergin ataman,mahmut uslu, rasim başak ve kaya peker olmak üzere olayların içinde bulunan herkesin allah belasını versin diyorum. bu basketbolu bu hale getiren ve her kaybettiğinden sonra bu mafyalaşmayı italya'da öğrendiğini düşündüğüm ergin ataman defol bu ülkeden. yöneticilik olarak her maç sonrasında birilerinin üzerine yürüyen uslu defol basketbolun içinden. her maça şut sokmak veya ribaund almak yerine birilerine tekme etmaya , küfür etmeye çıkan rasim başak bırak bu basketbolu ve defol bu liglerden... geriye kalan ise herkesin dediği gibi basketbol lezzeti falan değil bu sene, resmen kepazelik, resmen mafyalaşma, resmen güç savaşı... kazananı bilmem ama basketboldan pis kokuların gelmesi can sıkıyor artık...

16 Haziran 2009 Salı

futbolun dili


"tanriya inanmam, ispanyada 22 futbolcu da istavroz cikarir, eger bir faydasi olsaydi butun maclarin berabere gitmesi gerekirdi"

Johan Cruijff

12 Haziran 2009 Cuma

Şeref Bey Haftası [8-14 Haziran]



Beşiktaşlılar,

Artık 3 yıldır geleneksel hale getirmek için çabaladığımız, “Haziran'lar Şeref'imiz için vefasızlıkla süslenmesin" diye koşturduğumuz günlerdeyiz yine...

Gelenek dediysek arkasında ilk duracak olan yine bizleriz diye başladık her Haziran'da koşturmacaya...

Şu günlerde "Şampiyon Beşiktaş" diye yeri göğü yıktığımız, dört bir yandan sımsıkı sarıldığımız Beşiktaşımızın Futbol Şubesinin kurucusu, bu yolda sağlığını feda edip hayatını da son nefesinde "Beşiktaşa Feda" sözleriyle noktalandıran Ahmet Şerafettin Bey anısına, "Şeref Bey Haftası" olarak yaşamaya, yaşatmaya meylediyoruz yine...

14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 da "Şeref"imizi anmaya gitmek için toplanıyoruz.

Kazanda toplanıp "Şerefimize" gidiyoruz

ORADA OL !!!

Kabir Adresi: Çırağan Caddesi Yahya Efendi Sokak / Beşiktaş

Ulaşım Bilgileri: Beşiktaş'tan Ortaköy ve Boğaz yönüne giden otobüsleri kullarak Yahya Efendi Mezarlığına ulaşabilirsiniz. Yapmanız gereken Yahya Efendi durağında inip yaklaşık 200 metre yokuş yukarı yürümek.

14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 dan itibaren kazanda buluşup toplu gidilecektir.

SonBarikat

au revoir cisse*


Eduard Cisse, originally uploaded by esteban08.

ne kadar çabuk unutuyoruz, tüketiyoruz yaşananları. bir mehmet peşine takılmışız, nomaldir elbet bütün ülkenin gündemine oturmuş, hangi deyime denk gelirse, size kalmış, hepimize "mal olmuş" bir gündem neticede.

bu gürültü patırtı içerisinde biri daha terk-i diyar eyledi bu topraklardan. yıllardır en çok eleştirilen ama en çok oynayandı kendisi, bütün orta sahayı tek başına tutmasını isteyenlere eminim o da anlam verememiştir, ama elinden geleni yaptığından da şüphem yok. sezon sonu yaklaşırken "cissernst" performansı nedeniyle gitme mevzusunda hep tereddüt ettim, açıkçası umutlandım da gitmeyebilir diye. o yönde haberler de çıktı çokça, ama şimdi anlaşılıyor ki hepsi "performans" endeksli açıklamalarmış. tabi biz olayın sadece medyada çıkan kısmını biliyoruz, bu haberler esnasında kendisiyle kimsenin görüşmediği gerçeği de çıkıyor ortaya böylece, hem de kendi ağzından. moral bozmaktan öteye gidemeyecek bu yönetim! stratejisi ters tepmediyse bu senegal asıllı fransız adamın sağlamlığından kaynaklanmaktadır. seninle yaşadıklarımız zor, çileli günlerdi genelde, siyah/beyaz bir aşk hikayesiydi işte şarkıdaki gibi, sonu güzel bitti. yaşanılan tüm kötü ve güzel günler için teşekkürler.

*güle güle cisse[yanlış değildir umarım:)]

11 Haziran 2009 Perşembe

yeni bir yüz:)

can sıkıntısı işte, neler yaptırabiliyor insana? pişman mıyım, memnun mu bilemiyorum şimdilik. çok boş vaktin olması da iyi bir şey değilmiş demek ki. "yükle"ye basarken hala kararsızdım, ama şu an bir önemi yok sanırım. epey değişiklik yaptım, biraz daha işim var gibi.. hayılı, uğurlu olsun..

9 Haziran 2009 Salı

tanrının lanetli kulu

dün öğlen saatlerinde birkaç saat maruz kaldığım güneşin etkisiyle yazın gelmiş olduğunu anlamış oldum. belge toparlama gibi boktan bir işi de her zamanki gibi o saatlere bırakmanın, "üşeniyorum öyleyse yarın" felsefemin de cezasını çekmiş oldum böylece. metroda iki turist kıza rastladım, ayda yılda bir işe yarıyor ingilizcemiz herhalde, çok birşey söylemedim, sarıyere nasıl gidileceği sadece, "go straight a head" yani. kız deyince heyecan oldu değil mi, yürüyen merdivenlere sığamayan cinsinden ne yazık ki, şans işte..

evet yaz gelmiş ama tadını pek getirmedi bana. önceki postta belirttiğim gibi şampiyonluğumuzun tadı kaldı damağımızda, onu da hemencecik tüketiverdik, çok yazık. anlamsız tartışmaların ortasında buluyorum futbol muhabbetleri açıldığında. fikrimi belirtme isteğim bile sıcakla beraber buhar oluveriyor ya, neyse. yazdan bahsediyorduk değil mi? coşkunun tavan yapması gereken, kanın kaynaması gereken yazdan. klavyeye bile bin bir zahmet dokunabiliyorum sanki, bu biraz da ilaçların yan etkisi sanki. biraz da sigarayla olan savaşımın etkisiyle önümü görmekte zorlanıyorum. biraz debriyaj, vites kutusu, bunlar da dünkü dersten kalmış aklımda. sınava gircez derslere gidelim bari dedik, gittik, ne görelim bir de, dersin son konusuymuş, hay allah! zaten sınıfta patates çıktı. ordan çık kariyer sitelerinde fink atmaya başla, "fink" demişken noldu acaba bizim fink işi? fink atmaya devam..

telefonu da unutmuşuz arkadaşta iyi mi, ben gitmeye o gelmeye üşeniyor. gerçi arayan olmaz ama, asıl konu şanszlığın bu anlarda denk gelmesi olabilir, susmuyordur muhtemelen telefon. maşallah dediğimiz nasıl 40 gün yaşamıyor, selam verdiğimiz evini bulamıyor, işimizi halledicek belini doğrultamıyorsa eminim telefonda zangır zangır ötüyordur.

futbolun dili


"Yıldızlarla çalışmak zor değildir. Asıl zor olan daha az yetenekli olup, kendisini yıldız sananlarla çalışmaktır.”"

Guus Hiddink

4 Haziran 2009 Perşembe

futbolun dili


"hep efsane olmaktan bahsedilir ya.
efsane, yıllar aşıp yüzyıl öteye geçebilmektir.
bir çocuktur sizi yıllar öncesine götüren
ya da efsaneleştiren.
biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip, onu araştırıp,
neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra
bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır.
biz, o efsane içinde olan şanslı insanlarız.
yoksa efsane olmak ne haddimize.
tek efsane vardır o da Beşiktaştır.."

Metin Tekin
[Sarı Fırtına]

1 Haziran 2009 Pazartesi

yaşlılık belirtileri







aktif futbolu bu yaz bırakanlar ve bırakması muhtemel olanlar yukarıda. aklıma ilk anda gelenler bunlar, unuttuğum isimler varsa belirtilmesi yeterli, ekleriz hemen. gençliğimin geçip gitmekte olduğunun ve merdiven dayamışlığımın da resimleridir bunlar. önümüzdeki seneden itibaren maldinisiz bir milan ve pek tabi en çok delinhosuz bir beşiktaş izleyeceğiz muhtemelen. ben kendisinin bir yıl daha, özellikle futbolun sol bek sıkıntısı çektiği bu zamanlarda kadroda bulunmasını isterim. ama önceleri saçma gibi gelen fakat yakın zamanda yaşanmış hasan şaş-taraftar atışmasını gördükten sonra hatırladığım "zirvede bırakma" formülü de işleyebilir kendisi için. yıllarca emek veren bir adamı birkaç dakika içinde silen, vezirken yerin dibine sokan futbol seyircimiz de mevcut ne yazık ki..