27 Aralık 2009 Pazar

GİTMEK LAZIM...!


Son zamanlarda en kısa sürede eyleme dökmek istediğim tek şey gitmek... Nereye olduğunun çok fazla önemi yok.Yakın, uzak, sıcak, soğuk farketmiyor. Sadece biraz uzaklaşmak ve nefes almak ihtiyacı galiba bu. Belki de bir yılın sonuna gelirken tüm çabalamaların, yaşanmışlıkların, sorunların, koşturmanın sonunda bünye de peydah olan yorgunluğun sonucudur. Aslında neyin sonucu olduğunun çok da önemi yok, önemli olan bu isteği yerine getirebilmek. Yenilenmek, yeni yerler keşfetmenin ruhumda yaratacak enerjiye, mutluluğa ihtiyaç duyma durumu. Ne yaptığımın çok da fazla bir önemi yok bence yapmak istediğim şey gitmek, keşfetmek ve yenilenerek geri dönmek.


Yeni bir yıla girmeye hazırlanırken, en kısa zamanda hayata geçirmek istediğim tek şey; Turist olmak, sokakta kendi kendime konuştuklarımın anlaşılmayacağı bir yerde olmak istiyorum. Tek kaygımın bütün şehri gezemeden, göremeden ayrılmak olmasını istiyorum. Bir de mümkünse şahane tatlar keşfetmeden dönmek istemiyorum...

25 Aralık 2009 Cuma

menalkolik


- şu filme mi gitsem! hani twigy terlik, yılmaz, bkm filan. arkadaşlara sordum gidilir dediler. gerçi hıncal da "hayatımın filmi" demiş ama hadi hayırlısı. aman iki kadeh atarım onun yerine. hımm yoksa konser filan, aman iki kadehte onun yerine! kitaba sarılsam; koloniyi de bitiremedik aylardır, kayıp sembole başlamak nasip olmaz böle giderse, nesse başka zaman. ona buna mı uğrasam; bence iki kadeh daha eklesem hiç fena olmaz, belki sonra. neyse uğrayalım madem; heyyt naber millet! bikaç şey getirdim atarım(z) fena olmaz demi:) aslında yarın iş var ama sizi mi kırıcam birkaç kadehte sizle içeyim be. ben tuvalete mi kursam nevaleyi, git gel böyle zor oluyo yahu. saat de epey oldu artık uyusamda kalkamam, ee devam o zaman ama yarın akşam kesin dinleniyorum kaçarı yok :() (sabah) bi kahve içmek iyi gelir. bu kesmedi sanki bi tane daha yapayım ben :@ off lavabodayım soran olursa..podöööfff... kahve isteyen? (akşam) maç mı izlesem, evet evet kendime gelirim, kesin karın ağrısı tutar ama hem birkaç da kadeh sallarım hiç fena olmaz. aman korcan be yapılır mı bu, garson bey!! bi tane daha alayım lütfen... bu kadeeeh senin şerefine korcan'ım... zzzzzz!!

22 Aralık 2009 Salı

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kırık Kalpler Durağında&Candan Erçetin


Candan Erçetin'in albümünde yazdığı gibi kendisinin billur sesini 5 yıl, 5 ay, 27 gündür yeni şarkılarını dinlemekten mahrumdum. Cuma akşamı İstiklal de sağanak yağmurun tadını çıkara çıkara yürüken, İstiklal Kitabevinin girişinde kocaman posteri görüp kendimi içeri attm ve hemen bir tane Candan Erçetin-Kırık Kalpler Durağında Cd'si edindim. Yapmış olduğum bu hamleden dolayı çok mutluyum. Toplam 16 adet şarkı var. Unutama Beni ve Ben Kimim hariç hepsi yepyeni Candan şarkıları. Bir tane de sözleri de Ayşe Kulin'e ait olan Bahar var ki sanıyorum Cuma gecesinden bu yana onlarca defa dinledim.

' Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğum da mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne alakası var
Tabii ki ben böyle olduğum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var'

Bahar ve aşk böyle yalın yazıldığı ve Candan şahane söylediği için ya da ben şahane duymak istediğim için en sevdiğim Candan şarkıları arasına girdi bile.

Ayrıca Ömer Hayyam ve Neyzen Tevfik'in şahane dörtlüklerinin yorumlandığı 'Türkü' var ki

' Dünyada akla değer veren yok madem

Bazen aklı az olanın parası çok madem

Getirin şu şarabı alsın aklımızı

Belki de böyle beğenir bizi elalem'

bu kadar mı güzel yol gösterir insana.

16 şarkının her birini ayrı ayrı yazmak ve hepsi hakkında yorum yapmak isterim ama ben zaten çok sıkı bir Candan dinleyicisi ve takipçisi olduğumdan çok tarafsız olmayabilirim. Ama kendisinin birçok canlı performansını dinlemiş olduğum ve bir kadın solistin her türlü şarkıyı, türküyü bu kadar mı iyi söyler dedirttiği için tarafsız olmasam da olur.

16 şarkının 10 tanesinin sözü Candan Erçetin'e ait. Bu da kendisinin sadece başarılı bir yorumcu değil, iyi bir söz yazarı olduğunu da bir kez daha ortaya koyuyor.

Uzun lafın kısası 5 yıl, 5 ay beklemeye değmiş bir albümdür Kırık Kalpler Durağın da bana göre. İyi ki almışım ve iyi ki dinliyorum.

18 Aralık 2009 Cuma

survivor

kimine göre sadece 3 puan, kimine göre umutların ikinci devreye taşınması, rakibe göre ise bir o kadar enteresan "intikam" yüklü bir maç. fakat bu akşam yeşil saha, 8 yabancı için bir ıssız ada sahnesi olacak, bir "previously on TSL" edasıyla 16 haftaya göz atarsak, elimizdeki 8 sadece 3 olasılığa - tello, fink, tabata - düşüyor. adanın sihirbazı - ya da jacobı :)- mandrake mustafayı yok sayarcasına bu tahminlerde bulunmak tamamen yersiz kalabilir kararın açıklandığı gün.

bu birkaç kişinin(3/8) kıyamet günü, siniri stresi bursaspora mı patlar, inşallah patlar! velhasıl kötü psikoloji. empatik düşünürsek; ben bu futbolculardan biri olsam ve yarın sergileyeceğim kötü bir performansta, maç sonuna doğru gitmeden yakınlarıma, çoluk çocuğa ne hediye alsam derdine mi düşmem, alacak/verecek hesabı mı yapmam.. uzar bu liste. bunun bir de oyuna hiç girememiş, yedek kulübesinde ölümü bekleyiş tadında geçen versiyonu var ki, içler acısı; hiç oynamayan holosko hallicedir, delgado ise bu oyunun tribündeki, ya da ekran başındaki richard ıdır.

gelelim benim tahminime, ya da olması gerektiğine inandığıma; ferrari, ernst, sivok, bobo ya kimse dokunmaz herhalde. asıl adam delgado ve holoskoyu da bunların ucuna eklersek elimizde - tello, fink, tabata -dik üçgeni kalıyor. fink'in yükselişi kalmasını sağlamalıdır bu noktada, ayrıca gönderildiği takdirde yedeğinin inceman olması değerini biraz daha artırıyor nazarımda. tello ile tabata ikilisinde ise güçsüz taraf sevdiceğimiz tello; sezon başı anlaşmazlıkları, performans ve verimdeki düşüş, ve pek tabi, en çok da tabataya verilen 8mn euro nun altında ezilmekte kendisi.

(içimdeki lost özlemi bambaşka.. 46 gün, 16 saat var daha.. )

17 Aralık 2009 Perşembe

homo sporicus ; abdullah avcı vs hakan ünsal



üniversite hayatında iktisat okuyan bir insan olarak elbette uzun süreli üniversite yıllarımda en fazla duyduğum kelimelerden birisi homo economicus idi. Şimdi bir fütursuzlukla bu kelimeyi yazacağım başlıkta homo sporicus olarak değiştirdim fakat öncelikle homo economicus'u tanımlamam gerek kanımca.

Homo Economicus; bireyin (insan) günlük hayattaki gelişmelerde veya yaşantısında ekomik gelişmeleri kendi çıkarına,aklına,mantığına kısacası rasyonalitesine bağlı olarak değerlendirmesidir.

Şimdi sporicus kısmına geldiğimde ise günümüz futbol tekayütlerinin, antrenörlerinin veya aktif futbolcuların kendi çıkarına göre bu oyuna bakışı ve anlayışına vurgu yapmak manasında kendi öz düşüncelerim arasında türettiğim bir kelimedir. Şimdi bunu 2 örnekle daha doğrusu 2 homo sporicus ile açıklayacağım ve bir numara olan eski galatasaray sol beki efsane 57 numara olan Hakan Ünsal ile başlayayım.

Hakan Ünsal; kariyerindeki Karabükspor çıkışı sonrası kendine Galatasaray efsanesinde yer bulan, uefa,süper kupa,premier league deneyimi derken sağlam bir kariyere sahip belki de benim canlı olarak izlediğim 4'lü defans kurgusunda en başarılı türk sol beki. Gerek sağlam savunma anlayışı , gerekse verimli bindirmeleri ile yıllar boyunca sakatlanmadığı sürece alternatifi pek düşünülmeyen bir futbolcu idi.

Neyse bu övgülerin hepsini kenara bırakarak , geçen gün yaptığı bir beyanat üzerine yazılmış bu yazının başlığına atıfta bulunarak en azından içeriği biraz daha keskinleştirelim. Hakan Ünsal geçen günlerde İbb - Kayserispor maçında Ariza Makukula'nın attığı golde oyunu hızlandıran kenarda top toplayan çocuğa takmış idi. Maçı izlemeyenler için hatırlarmak gerekirse İbb'li Sylla topu uzaklaştırmak istedi, malum olimpiyat rüzgarı ile top taça gitti bu arada topun taca çıkmasını engellemeye çalışan İbb'li sağ bek kayarak yere düştü ve bu sırada da Kayserispor'lu Hakan Aslantaş topu top toplayan çocuktan hızlıca istedi, çocuk topu verdi ve hızlı kullanılan taç sonucu Kayserispor maçta beraberliği yakaladı. Bunu eleştiren sayın Ünsal diyor ki; bu çocuğa bu topu hızlı oyuna sokmaması gerektiğini öğretememişler mi diye serzenişte bulunarak, Abdullah Avcı'dan başlayarak altyapı antrenörlerine giydirdi.

Şimdi bu açıklamaya sonra döneceğiz diyerek Hakan Ünsal üzerinden farklı değerlendirmelerde bulunalım. Hakan Ünsan futbolcu tekayütlüğünden sonra Gs takımına en ağır eleştirenlerin başında geliyor. Hatta bazen Hıncal Uluç bile ondan optimist kalıyor. Çünkü adam öyle ki Gs - Tobol maçı sonrası bile Rijkaard'dan bişey olmaz, bu takım çok kötü diyebilen birisi ki ligin başlamasına haftalar varken Kazak takımı ile yapılmış bir europa league ön eleme maçından bahsediyoruz. Bunun sebebi elbette Gs takımından kötü ayrılışı ve döneminde beraberce ter akıttığı futbolcu arkadaşlarına da yapılan aynı muameledir. Belki de futbolculuk kariyerinde Fatih Altaylı yönetimde iken kadro dışı vakasıdır. Bunlar Gs başarısızlığı üzerine yorum yapmayı gerektirir mi bilemem ama bu günlerde zaten bir spor yazarının takımının olumlu yaptığı bir şeyi görmemesi ve bitmek bilmeyen olumsuzluk yayması moda.

Bu psikolojik değerlendirmeyi de kenara bırakırsak; şimdi sıra geldi Hakan Ünsal'ın 27 yaşına merdiven dayamış bu bünyede hangi olumlu , olumsuz hatıralar ile yer aldığına dair bir kaç kelam etmeye. Elbette her futbolsever gibi bir şampiyonlar ligi maçında Glasgow Rangers'a attığı golü, Bir Tsyd kupası maçında Beşiktaş karşısında ceza sahası dışından neredeyse 90.dakikada kornerden gelen ortaya vole ile yaptığı muhteşem vuruşu unutmam mümkün değil. Bir de olumsuz hatıralar var elbette ; mesela ben Hertha Berlin maçı hatırlarım Ali Sami Yen stadında.

Kapalı tribün önünden sol kanattan atağa kalkan Hakan Ünsal 2 dakikada 2 gol yiyen ve hakemin üstüne üstüne giden Gs takımının agresifliğine de alarak rastgele 2 adamın ortasından kendini yere atar. Berlin oyuncuları ne topa ne de Ünsal'a müdahele etmiştir, Hakan Ünsal sol çizgide karşısında 2 Berlin'li oyuncuyu gördüğünden ve hakemin üstüne gitmenin hoş olacağından mütevellit kendini durduk yerde yere atmıştır ve bayağı da kıvranmıştır. Şimdi de hem Hakan Ünsal'ın hem de tüm türk futbolseverlerin hatırlamak istemediği 2002 bir Brezilya maçı var ki ; Sayın Rivaldo'nun Berlin karşısında ki Hakan Ünsal'a imrenerek yaptığı hareket sonucu sayın Ünsal kırmızıyı o Kore'li hakemden yiyivermişti. Üst üste alt alta koy ortaya çıkacak sonuca bakalım. Hakan Ünsal elbette önemli ve kariyerli oyuncudur velakin futbol kariyerinde çok da profesyonelce davranan aksine önemli çirkef izler arkasında bırakmış ve bundan mütevellit çirkeflik üstüne de sıçramış bir oyuncudur. Homo sporicus tanımı içerisinde futbolda kazanmak için fütursuz ve kuralsızca herkesin üstüne gidilebileceğini bize en son top toplayıcı çocuk hakkında verdiği beyanatlarından da anlaşılan bir bireydir. Hani o her yol mübah diyenlerden. Zaten bu anlayış futbolculuk tekayütlüğünde aktif futbol hayatından kalan tezahür olacak ki 10-12 yaş grubunda bir çocuğa bu topu atmaması gerektiğine dair rahatlıkla söylemler içerisine girebiliyor.

Abdullah Avcı; Futbolculuk kariyerinin son demlerinde İstanbulspor'da bırakan Avcı, ardından burada başlayan yardımcı antrenörlük görevi , Gs altyapısında devam etti ve sonrasında U-17 takımı ile yaşadığı Avrupa Şampiyonluğu ve Dünya 3.lüğü sonrasında herkesin geleceği parlak antrenör değerlendirmesini yaptığı genç bir adam. İbb ile süregelen kariyerinde,seyircisiz bundan kaynaklanan çoğu zaman hedefsiz takım ile başarılı bir yönetim gösteren ve her sene şampiyonluğun belirlendiği haftalarda genellikle düşme korkusu yaşamadan liderden puan çaldığı için de büyük takım taraftarları tarafından bazen şerefsize gidecek kadar ağır eleştirilerde bulunulan bir antrenör. Fakat her tartışmayı kenara bırakırsak , bugüne kadar takımı ile herhangi bir çirkefliğe bulaşmamış ve sadece oynamayı düşünen bir takımın antrenörü. Bu bazen başına bela açıp 6 yemesine sebep oluyor elbette fakat o İbb'nin başında olduğu sürece , Malatyaspor, Elazığspor, Sakaryaspor, Kocaelispor'un başına gelenler hiç bir şekilde bu takımın başına gelmeyecektir.


Şimdi gelelim homo sporicus olayına;
Abdullah Avcı Hakan Ünsal'ın beyanatına ateş püskürürken, böyle bir mantığın nasıl olabileceğini sorguluyordu. 10-12 yaşındaki bir çocuğu bu oyunun güzel olması varken , nasıl böyle şeylerin tembihlenebileceğinin kendi mantığına sığmadığını anlatıyordu. Gs altyapısında ARda, Aydın'a böyle şeyleri mi öğretseydim diyordu. Şu anda elinde altyapı da olan oyuncular düzgün oynamaktan önce bunları öğrenin ki Hakan Ünsal gibi olabilirsiniz mi demek istiyordu acaba kısa yoldan.

İşte sporun tekayütlerinden , emekçilerine değişen oyuna bakış açısı. Bir efsane 10 yaşında bir çocuktan yola çıkarak nasıl eleştiri ortaya koyarken, bir emekçi de bu işi son günlerin deyimi ile tıkır tıkır yapmak için nasıl olabileceğini anlatıyordu. Ama hocam kazanan sensin ki bugünün genç spor beyinleri en özel yerlerde seni görmek isteyeceğinden emin olabilir. Yoksa bir futbolcu eskisi dedi diye bu ülkedeki antrenörlerinin kalkıp ta bu olayları konuşacağı veya destekleyeceği yok. Zaten an itibari ile Türkiye'de futbola anadoludan ve daha yeni eskilerden kalma bakış açısı
budur maalesef desek bile. Futbolu 90 dakika çirkeflikle kazanmaya çalışanların oluşturduğu bir oyunun alfabesi olduğu için Turkcell Super Ligi her zaman bu seviyede olmayı kabullenmiştir. Daha da ileriye gidemeyecektir. Turkcell Super Ligindeki baskın homo sporicus bakış açısı , küfret,tekmele,yavaşlat,oynatma kısacası , ne yapalım bizde hala bunu değiştirebilirler umudu ile Abdullah Avcı'dan medet umuyoruz.

15 Aralık 2009 Salı

2010 fiba dünya basketbol şampiyonası


bugün kura çekimi ile artık şekillendi herşey. turnuvaya dair en ilginç detay , olimpiyat şampiyonu olan abd ile evsahibi türkiye'nin aynı kentte maç yapmayacağından farklı gruplarda yer alma zorunluluğu idi. aynı zamanda asya,afrika,avustralya kıtalarından 2 takımın aynı grupta yer almama zorunluluğu değişik alternatifler ile grupların şekillenmesine yol açtı. abd dream team ile istanbul'da maçlarını oynayacak iken , türkiye 2001 uğuruna inandığından olsa gerek grup maçları için ankara'yı tercih etti. diğer gruplar için zaten geriye izmir ve kayseri kaldı. herşeyi kenara bırakırsak grubumuzda yunanistan , rusya , çin , fildişi sahili ve porto riko yer aldı. nisapeten fena bir grup sayılmaz ama tanjevic'in şu ruh hali ve mehmet okur'un dönme isteği düşünülürse 4.çıkmamızın garanti olacağı kesin olan bir gruptayız. bunu elbette tanjevic'in oyun sistemindeki ısrar ve mehmet,hidayet,ersan'ın da bu turnuvada kahraman olma isteğine binaen söylemekteyim. rastgele der , yeni değerlendirmeler ile tekrar burada olacağımı belirtmek isterim.

13 Aralık 2009 Pazar

erdal eren


29 yıl önce bugün , katliamların katliamı 80 ihtilalinde netekim paşa tarafından darağacına gönderilen genç adamı unutmadık.....

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna&Sabahattin ALİ


Sabahattin Ali'nin kısacık ömründe kaleme aldığı bu şahane eserini Lise yılların da Edebiyat öğretmenimin zoruyla okuyup bir köşeye kaldırmış ve çocukluğun vermiş olduğu bilinçsizlikle gerekli değeri vermemişim. Sevgili Bekowsky'i tanıdığımdan bu yana bu kitaba olan hayranlığını ve sevgisini paylaşmasından sonra tekrar okumaya karar verdim. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan 34. baskısını aldım.

Bir Cumartesi günü aldığım kitaba kendimi o kadar kaptırdım ve elimden bırakamadım ki Pazartesiye kadar bitmiş oldu. Bitirdikten hemen sonra tekrar okumak için kendimi durdurdum ve okuduklarımı biriktirmek için kendime zaman tanımaya karar verdim. 160 sayfalık bir kitabın üzerimde bu denli etkisi kalmasını ve kitabı okumanın üzerinden zaman geçtikçe değerini daha iyi anlıyorum.
Kitabın kahramanları olan Raif Efendi ve Maria Puder'in yaşadığı aşkı ve bağı okuyup sonra da oturup ağla dedirten bir kitap benim için.
Bir yazarın, insanların görünmeyen gizli-saklı kalmış yüzlerini böyle ortaya çıkarmasına çok az denk geldim. Kitabın kahramanı olan Raif Efendi'nin güçlü tutkusuna şahit olduktan sonra acaba bizde hayatta böyle bir tutkuyu yaşamımız boyunca kendimize rehber yapabilir miyiz ya da peşinden gittiği bu tutku gerçek olabilir mi diye uzun süre düşündüm. Okuduktan sonra bende tekrar okuma isteği uyandıran bir kaç romandan biri olduğu için belki de bende bu denli güçlü etkiler bıraktı.
Kısa süren ama gerçekten sevdiğim birinin beni bırakıp gitmesinin hemen arkasından okumuş olmama rağmen insan da gerçek aşka inanma arzusu uyandırmış olması inancımı kaybetmemi sağladığı için bir bakıma benim de kurtarıcım oldu diyebilirim.
Tasvirleri o kadar gerçeğe yakın ve inandırıcıdır ki; Raif Efendi ve Maria Puder parkta gezerken onlara eşlik eder, bahar çiçeklerinin kokusunu hissedersiniz.
Raif Efendi bana göre Türk edebiyatının yaratılmış en derin karakteri. Bir insan düşünün ki tüm dünyasını bir not defteri ile paylaşıp nefes almış. Kabullenmenin ve isyanın yaşadığı çıldırtıcı paradoksu yaşar. Bir kez gerçekten yaşamış ve bunun bir kez daha mümkün olmayacağını anlamış ve hatıralarına sarılarak hayatına bu kabullenmişlikle devam etmiştir. Bizlerin aşkın ve ölümün karşısında ki çaresizliğini bu kadar gerçekçi ve başarılı bir tasvirle anlattığı için belki de bu kadar derin izler bırakmayı başarıyor.
Kürk Mantolu Madonna, üst üste defalarca okuyacağım ve her defasında bir öncekin de eksik kalan duygu ve derinlikleri bulacağım belki de tek kitap benim için.
her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridordaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak istiyen adımlarımı zorla zaptederek geziniyor; rasgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "kürk mantolu madonna"yı seyre dalıyor, tâ kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum. sergi bekçilerinin ve birçoğu her gün orada bulunan ressamların artık beni bellemiş bulunduklarını farketmiştim. içeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun müddet takibediyordu. son günlerde diğer tabloların önünde oynamaya çalıştığım rolü de bırakmıştım. doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, oradaki sıralardan birine oturarak gözlerimi bir karşıma bir de, bakmaktan yoruldukları zaman, önüme çeviriyordum.
Böyle bir tutkuyu yaşamak ve bu tutkunun rehberliğin de hayatıma devam edebilmek bugünler de ki tek dileğim.

ne ettin sen yiğen yav!?


üstteki posta kıyamayarak, ama olması gerektiği için de bir şekilde bulunmalıydı bu "spartan" sinanın mutluluk anları. buyrun..

sıkıldın,sıkıldım,sıkıldı

müdürümüzün hocasının kızdığı ölçülerde geri dönüşü ile blogun neşelenmesi benim gibi 1 yıla yaklaşan sürede bu blogda farklı şeyler hissetmeyi isteyen bir adama da karalama hevesini aşıladı. sıkılmak işte be müdür , şu anda bu sıkılganlık ortak bir hissiyat mı , yoksa kendi kendimize ortaya koyduğumuz bir bilinmezlik mi bilemedim. yaklaşık 10 gündür bayram tatili ile başlayan bu tatil ortamında aslında yazmak isteyipte vazgeçmek , her gün farkettiğin şeylere karşı karalayamamak içimizde bi şeyleri fazlası ile biriktirmiş heralde. o yüzden müdürümün sıkıntısına kayıtsız kalmamak pahasına karalanan bir garip tatil öyküsü bu yazılan.


26 aralıkta bu beden önce doğduğu topraklara doğru yolculuğun heyecanı ve hayalinde yer alan bir balıkçılık hevesi ile aslında sıkıntıdan kurtulmak üzere adım attı bu ülkenin en kuzeyinde yer alan tanıdık topraklara. sıkıntıdan uzaklaşmak için yeterince malzeme vardı aslında, yeşilin kahverengiye döndüğü bir sonbaharda enfes sinop görüntüsü, mavilikten hiç bir şey kaybetmemiş uçsuz bucaksız karadeniz manzarası, o herkesin hayalinde yer alan bir gün köye dönüşe dair içimde biriken "köyümün topraklarında yıkasınlar çığırtkanlığını" canlandırırken aynı zamanda bir gün o bahçelerde meyve,sebze toplarken annemin,babamın o topraklarda son nefesini vereceği hissiyatı ayrılmama isteğini topuklarımdan vücuduma yayılan bir muammalı hayata bakış idi. nihayetinde doğduğum o ahşap odadan karadenize doğru bakarken, gün gelip bu topraklarda nefesimi sonlandıracağımı düşünerek "bu bir ömürlük misafirlikte" zamanı doldurmadan bu manzarayı kör olmadan tekrar yaşama isteğimi yenilerken, köyümde o ellerimle diktiğim incirimi yer iken, kivi toplamanın en keyifli anlarını yaşayarak nefessiz kalmak ve yanında hayalini kurduğun bir bedenle sonsuz bir uyku yaşamak elbette sıkıntıdan kurtulmak için somut ve soyutluğu kaynaştıran bir umut ve beklentiyi oluşturan bir denklem olarak güne dair bir anti - sıkıntı oldu. sonrasında yaşanan balıkçılık ve hamsi deneyimi uzun zamandır yaşatılan bir hayalin hayatı ne denli yaşanılabilir ve renkli kılabileceğine dair kesin sonuçlar veren bir deney olduğunu ama sıkıntının da bu gerçeklikte x factor olarak her dem kenarda bir yerde duracağını anlatıyor idi.

sonrasında o şehrin keyifli halini bırakarak 1 saatlik bir uçuş deneyimi bu puslu şehre dönüşü ve ayağımızın tozu ile müdürümüzün bir yaşına daha bastığı gecede gönlünü almamıza sebebiyet verirken , bir daha ki sene de beraber umarım müdürüm diyerek yeni bir yolculuğa bu sefer 6 yıllık bir deneyimin tam ortasına ama sonuçlandırılamamış bir emeğe doğru gerçek sıkıntı ile beraber yola koyulmuş idim. kayseri,üniversite hayatımı yaşadığım o yıllarda hiçbir zaman kendini bir adım ileriye götüremeyecek bakış açısı ile somurtkan tarafını daha uçakta göstermeye başladı. uçakta elinden gelse uçağın kanat kısmından alkol alan gençleri sallamaya niyetli olan ve ağzından akan salyalar ile gençlere gerçek ahlakı yerleştirmeye çalışan gayserili hacı emmilerin kavgası,gürültüsü arasında yapılan yolculuk bu şehrin neden sonuçlandıramadığı büyümesi hakkında bildiğim fakat unuttuğum gerçekleri tekrarlatmış oldu. fakat herşeye rağmen birbirimizi özlediğimiz insanlar ile kucaklaşmak ve üniversite yıllarında kalan hatıraları duygusal anılar ile yaşamak keyiflenmeye, şehir ne kadar kötü ve anlayışsız olsa da üniversite hayatından geri kalanın gülümseyerek hatırlanan fevkelade anıların olduğunu ve 50 yaşına gelsekte tüm arkadaşlarımızla buluştuğumuzda bunu anlatacak olmamız belki de sıkıntılı günlerin getirdiğinin iş hayatı olabileceğini ve keşke imkan olsa da 50 yıl öğrencilik yapsak diyen dedelerin ne kadar haklı olduklarını ispatlamış ve bizden de torunlara kalacak en kesin öğüdün bu olacağının garantisi idi. her ne olursa olsun 6 yıllık üniversite hayatından geriye emeğini alma hayali fakat gerçeklerin çok farklı olması işte sıkıntılısın,sıkıntılıyım,sıkıntılı başlığının kafamda oluşmasına sebep vermiştir. bu ülke yüksek egolara sahip fakat hiçbir zaman ne yaptığı veya yapacağı hakkında fikri olmayan bi-idrak yönetenlerin kendi ekip biçtiği bir çiftlik. futboldan,siyasete,üniversiteden,şehri yönetenlere kadar. zaten bunu kesinleştiren duygu da uçakta başıma gelen bir olay ile oluştu;

elimde uzun zamandır göz atamadığım marksizm ve kadın kitabı fakat uçakta yanımda oturan 40 lı yaşlardaki adamın bu kitabı uzun süre süzmesinden sonra kitabı bi hevesle okumaya çalışan bu madura söylediği yorum şu idi ; " gardaşım sen bu kitapı okuyup nöörecen (burası birebir alıntı), mevki sahibi büyüklerimiz bugüne kadar istemediği bi şeyi sırf iyilik olsun diye birilerine bahşetmiş mi (burası mealen) , valla emmi sende haklısın, işte o yüzden sıkıntılısın,sıkıntılıyım,sıkıntılı işte.

8 Aralık 2009 Salı

Darth Vader a saygım sonsuzdur


Teknolojinin insan evladına sunduğu ve bizim de hemen bunu nasıl piç ederiz diye üzerine Malkoçoğlu tarzı uçarak saldırdığımız internetin msn de chat yapma ; porno izmele, beleşten gazete okuma ve facebook, twitter sayfalarında kendi garip fikrilerimizi insanoğluna yayma gayretleri gibi birde nefes açıp sıkıntıyı alan kolonya misali bir de görevi var sanırım...

Gün geçiyor, develer kervan yapmış, hoş artık develerde turist gezdiriyor, tayyipsan insanı prezidan barak abimizle , ne olacak bu memleketin hali temalı sohbetlerini yaparken, her yeni doğan günle beraber aynı rutini tekrarlamak yorucu olmaya başlıyor. Bu rutin bizi içine almış bırakmazken , nerde bir iş makinası çalışırken görse izleyen , kaza gördüğünde olay hakkında ahkamını kesen güzide vatandaşlarımız, mezbaha kapısında dişiyle giderayak nasıl halvet oluruz derdindeki koç misali güllük gülistanlık yaşamaya devam ediyor. Bu gidişatın önüne geçmek için okuma yazma derhal yasaklanmalı , faşizm gelmeli ve taksilerde gece tarifesi geri konulmalı diye düşünüyorum, zira taksimden çıkıp taksiyle pazarlık yapmayınca tadı olmuyor gece alemlerinin...

Hal bu iken sıradan vatandaş olan şahsım , nedense huzur bulamıyor bu ahvalde. Memleketin dışı,kenarı , başkenti derken son durak bizansta sıkıntı her gün F5 yaparak yeniliyor kendini. Mamafih tilkinin kürkçü ile olan randevusu dakikliğinde yaşadığımız hayat yeni bir şey ortaya koymuyor. Bir Vergilius, hadi bilemedin bir Şems bulamadığımız için midir, yoksa kendi cevherimizi hurdacıya sattığımızdan mıdır üfürükten hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz. İnsan evladı dışında kalan tüm canlılara bahşedilmiş sonsuz mutluluk hali nicedir imrenilen hayat olmuş. Güvercinler uçuyor, inekler otluyor, koala kafası güzel uyuyorken bizim hissemize düşen sıkıntı oluyor. Bir van seyahatinde kamyon arkası yazısı olarak gördüğüm ve gidip kamyoncuyu alnından öperek şilt veresim gelen 'hayat benden aldıklarını, nerene sokacaksın' özlü sözünden hareketle aynı soruyu muhatabını bularak sormak istiyorum. çünkü çok sıkıldım...

Halk gününde vatandaşın dertlerini dinleyen vali beyin karşısına çıkıp bir iş verin lan sayın valim demek istiyorum, iş olarak ta Darth Vader kostüm sorumlusu ; devlet kutup ayısı üretme çiftliği olur, Dharma girişiminde girişimcilik olur, medrona sirkinde maymun kafesi sorumlusu olur diyerek yeni bir hayat isteyeceğim devletten. Hem gayrısafi milli hasıladan payıma düşen parayıda ne zamandır vermiyorlar...

Yine giriş, gelişme ve sonuç kısımlarını atlayarak yazdığımız bir yazının mesaj bölümüne gelecek olursak genç bünyeler için, adam olun, insan olun , efendi olun....

Ve ayrıca çok sıkıldım ulannn.....

7 Aralık 2009 Pazartesi

sergei&aleksei


doping nedeniyle bu akşam mabedin çimlerine basma şansını kaçırdılar:) hatta diskalifiye edilmeleri bile söz konusu; tabi bizim arzumuz bunlara ihtiyaç duymadan, kulağı UEFA lobilerine kabartmadan bu akşam bu işi bitirmek olmalı! üstteki resme tıklayınca istatistikleri ve CSKAnın asıl oğlanlarından olduklarını büyük haliyle görmek mümkün:) bu tip final maçlarımızdaki şansızlığı bu akşam kırar mıyız? ben yine "totem"e sarılıp kırar parçalarız diyorum:)

Sıkıldım ulannnn


Günler geçiyor,hayat devam ediyor derken bu aralar, hayatı bir ingiliz kara komedisi tadında yaşayalım diye ummaktayken , her fırsatta payımıza düşen 80'lerin arabesk filmlerinde sössüz figüran rolünde anlaşılamayan yetenek kıvamında kalıyorum....


bir buçuk senelik Bizans macerasında, buraya gelirken bahsedilen hep kulakta kalmış olacak ki, tarihin tekerrürün de değişen birşey olmamış. Bizans ın meşhur lafıyla yüzeydeki ve derinlerdeki sular farklı mecralara akmakta nedense bu kadim şehirde. bir hikmeti varmı, yoksa üstünden geçen onca halktan kalan bir tortu mu bu? çözebilmiş de değiliz zaten.

Memleket gündeminde açılım, Afganistan a asker gönderme, sevdiğim kız bana abi deyince insanı gibi önemli konular varken, bende kendi kendimle yaptığım deneylerin ve sohbetlerin sonucunda vardığım yargıların muhasebesini yapıyorum. Ama ne gelir gider dengesi, ne ahval ve şeriatten bir netice çıkaramazken, borç hanesini doldurmaktayız batmaya hazırlanan banka misali.


Haliç le yakın mesafemden dolayı artık özümsediğim ve şehrin heryerinde duymaya başladığım çürümenin dayanılmaz kokusunu giderecek bir esans ; hiç olmadı after shave de bulamadığımız için alkol, sigara ve kitap triosuyla zaman geçirmekteyim. beden ve akıl sağlığına zararlı maddelere düşkünlükten, birde yanlış anlaşılan adam rolünden devam ettiğim için bu aralar haybeden oluyor hadiseler.


Nedense bu şehirde herkes söylediklerinizin altında gizli anlamlar arama; küçük oyunlar çevirme ve kuyu kazmak için bekleme gibi aktivitelerin gönüllü çalışanı olmuş. tabi birde saç boyasının insan beynine yaptığı olası zararların etkisi gelecek nesilleri etkileyecek olması cabası...


Okuldan bir hocam bu yazıyı görse, korkarım ki aldığım diplomayı kafama vurur ve tarzan misali daldan dala yazdığım, konu, anlatım ve edebiyat biçimlerine uymayan bu yazı için neler derdi. Ama ne yapayım sıkıldım ulan, çok sıkıldım....


Bu yazıyı okuyan körpe beyinlere bir mesajım olsun hiç değilse yazının mesaj verme kısmını yerine getirelim. Saç boyasından uzak duralım, akıl tutulması yapmasın genç bünyelerde....

3 Aralık 2009 Perşembe

reanswer


şimdi ben buraya neden döndüm? niçin döndüm? nasıl döndüm? bunu izaha gerek yok, gördünüz, yürüdüm döndüm!
I3

çok da heyecanlandırdı kendisini tekrar parkelerde, hem de 76ers formasıyla görecek olmak. tek sorun bu "comeback"larin düşünüldüğü gibi olmaması; ikincil başlangıçların hüsranla bittiğini hafızaya kazımış belleğim, başlamasa mıydı ne diyor bir yandan. ama uykusuz bırakacağı birkaç gece yarısı şimdiden çok keyifli görünüyor:)