29 Aralık 2010 Çarşamba

ohh ghosts always watching

müzik anlamında yeni keşifler yapmak çok keyifli. özellikle balkan tadında bir lezzet bırakıyorsa bende defalarca dinlemekten,sıkılmadan dinlemekten alamıyorum kendimi. bu şarkı da aslında twitter da alakasız bir yerde karşılaştığım oi va voi grubunun en acayip şarkısı. every time ile tanıştım bu grupla , sonrasında foggy day dedim vayy diye tepkiler vermeye başlarken , balkanik ile tanıştım ama en acayip şarkısını en son tanıdım. şarkının adı gypsy , ama yok böyle bi şey. bu şarkıyı dinleyipte yerinde durabilen varsa kesin ya kulağı duymuyordur ya da huysuz şirindir. başka ihtimal olamaz bu şarkıda hoplamamak , zıplamamak için. şarkı sözleri de acayip ; oo see them watching diye başlayan nakaratta ghosts always watching diye çığırırken şişeleri havaya zıplatmak,atlamak,hoplamak çok acayip oluyor. ha bir de çingene doğmam gerekiğini anlatan bir ifade daha var; climb the stairs where you are from , there is a room at the top of the heart of the ghetto where the gypsy's been and gone. izle , dinle ,izlettir, yaşattır. bu arada canlı performansa kanmayın şarkının orjinalinde o arada üsküdara giderken nağmelerini duyamazsınız. olsun ama bu da canlı performans videosu;

28 Aralık 2010 Salı

Orta

Hayatın hep bir dengesi vardır. Bu dengeye “orta” derler sanırım. Hani bir “şeyin” hepsine sahip olamazsınız ama aslında hiç yok da değildir, biraz da olsa mevcuttur. Hayatı hep ortalarda yaşamak zorundayızdır. Ne çok mutlusundur, ne de mutsuz bir insansındır. Üst seviyelerde başarılı bir insan değilsindir ama başarısız hiç değilsindir. E haliyle çok paran da yoktur ama cüzdanın da boş değildir aslında. “ben özgürüm, kanatlanacağım” dersin ama birisi tutar ayağından. Ne göktesindir, ne yerde..

Orta halli insanlarız bizler. Amacımız suya sabuna dokunmadan yaşamak. Her ileri bir adımın bir ilerisi de var olduğundan, bulunduğumuz çukurdan daha derine gömmemeye çalışırız kendimizi, nefes alabildiğimiz yerdeyiz en azından deriz. Trafikteki dolmuş bile orta şeritten gider, işe giderken koridorda ortadan yürürsün, kahve ile şekeri eşitlersin, ne kahvesi fazla olsun ne şekeri az olsun.. “orta” olmanın bu kadar “ortak” olduğu bir şehirde kendimize sanırsam “normal” diyebiliriz ama sokaktaki herhangi birinden farkı olmayan. Onlar da bilirler. Sen de, ben de sadece onların yanından yürüyüp geçen birilerinden farksızız, her detayına kadar ayrı ama sonunda aynıyız...

aşağıdaki arkadaşa da gönderimizi başlıkla yapalım:)

uzun

geceler de günler de. uzun ve yorgun, ardı arkası kesilmeyen yoğun çalışma günlerinin götürdüklerinden biri oldu mecram benim için. bırak tek satır yazmayı, klavyede herhangi bir tuşa basmaya katlanamadığım akşamlar geçiriyorum. tak, tıkla ve izle, daha izlemeye başlarken uyumaya başlayacağımın garantisi altındayım hem de. 5 günde 1 film bitirebildiğim günlerde, gom playerda önceki gün nerede kaldığımı bulabiliyor olmak bile ayrı bir sevinç. 

şimdi tek düşüncem yeni bir yılın yine yeniden anlamsız telaşı. saat 00:00 da yine bir cnbc-e klasiği victoria's secret'la, sultan ahmetten maslak'a uzanan manzaramla avrupa yakasının ışıklarına karşı "zuum" olmak. keşke teknoloji özürlü olmasam da, şu çek-yayınla telefonlardan birini kullanabilip manzaramı da ekleyebilseydim posta.

aşağıdaki arkadaşa da gönderimizi başlıkla yapalım:) 

24 Aralık 2010 Cuma

Kısa

Özlem duyuyorsun birşeylere. Birşeyler canını sıkıyor, daraltıyor.. “Yeter!” diyorsun, yetmiyor. Kaçıyorsun bazen ama sonunda hala orda olduğunu biliyorsun. “Yakaladım” derken balık suya geri düşüyor.. En çok da neyi özlediğini bilememek fenaymış. Bir boşluk var içinde, hissediyorsun, nedendir dolmuyor ama. Kararmış sanki dünya, gündüzler çok kısa. Herşeye kızıyorsun. Ota boka yaramaz şeyleri kafaya takıyorsun. Arada bir sorgulamayı bırakıp unutuyorsun, hafif bir gülümseme yayılmışken yüzüne, seni bozan bazen telefondaki tanımadığın ses bile olabiliyor. Sonra kafayı çevirip bildik yüzlere bakarsın, hepsi aynıdır. Az önce görmediğin sestir onlar. Çantan hazır değil ama bir yolculuk telaşı var. Keşke içine o güzel insanları da doldurup gidebilsem diyorsun. Ama gelmiyorlar seninle.. Eğer bu isyansa, tez zamanda kendi kellemi kesmeliyim buna son vermek için..

17 Aralık 2010 Cuma

geçmişli zaman



tarih; 30 mart 2008
kişiler; ben,erdem(siyah akordeon),enis(gitar),furkan(üzgün çocuk),suzan(kameraman)otepanka özge(siyah saçlı kız),nana(balkondan bakan yaşlı kadın)
yer;bizim evin bahçesi
eski bir hatıra oldu şimdi kayıttaki görüntüler.ne artık yüzümde o güzelim sakallarım var,ne evimizin bahçesi kaldı.istanbula yerleşip işe girdikten sonra 3 günden fazla sakal bırakamıyorum.bahçenin olduğu yerde şimdi 5 katlı bir apartman ailem artık o apartmanın 1.katında oturuyor.Özge almanya da,Suzan istanbul da öğretmenlik yapıyor,Erdem müziği bıraktı aşçı oldu..Enis askerden yeni geldi kafayı resetlemeye çalışıyor.Furkan pınar dan tamamen ayrıldı ordaki gibi artık üzgün günler yaşamıyor ve nana. o bilinmeyene gitti,geri gelemiyor belki bi yerleden bizi izliyor(izliyosan,duyuyosan; te sakam be nana).
bazı filmlerin sonunda böyle anlatımlar olur ya ondan etkilendim sanırım.artık ne kuzenlerle ne de dostlarla böyle ortam yapamıyoruz büyüdük mü ne ? çok eski de zamanlardan bir anı değil ama içimde çok uzak bir hayal gibi artık.hayatımında en çok yaşanmışlıkların olduğu o bahçe artık yok. suzan nana nın cam dan artık emine teyzeeeee kadri evde mi diye de seslenmiyor,telefon açıyor kuzi evde misin diyor.nana hiç yok. o olmayınca o eve giden bir kadri de yok,komat yok,valangija yok,sarajlija yok,geçmişe dönüş yok.hayat yetişemiyeceğim bir hızla dönüyor. geriye hayatı durdurduğumu sandığım kareler kalıyor. üzerinden zaman geçince o karelere bakıyorum dokunamıyorum.ben galiba kendimi biraz fazla kandırıyorum

7 Aralık 2010 Salı

yamore



bazen bir arkadaşınız size eski günlerde çok sevdiğiniz ve dinlemekten keyif aldığınız birisini hatırlatır başka bir şarkısıyla , siz de o sayede o dinlediğiniz kişinin en sevdiğiniz şarkısını kaç zamandır dinlemediğinizi ve bununla beraber özlem duyduğunuzu farkedersiniz. sonra tekrar başlar yamore diye. mali nin muhteşem sesi salif keita , isme bakıp aldanmayın topçu değildir fakat sert bir top gelmiş gibi çarpar adamı. keyifli dinlemeler.

every little drop


ben küçükken cep telefonu yoktu, çocuk aklımla annem dışarı çıkıp da hava karardıktan sonra eve geldiğinde endişelenirdim. içimden "annecim, ne olur gel, bak bir daha yaramazlık yapmayacağım" diye içimden kendisiyle konuşarak.

biraz önce açık pencereden hışırtılı birtakım sesler duydum yağmur sanarak, umutla pencereye koştum, rüzgarmış -peeee-. annemle ilgili bahsettiğim duyguyu hissederek "yağmur ne olur yağ, bak, 3 ay boyunca yağ, tüm yıl yağ, hiç şikayet etmeyeceğim, güneşli günler istemeyeceğim" dedim içimden.

şehir


hatıra mıknatısı.

iyiler iyi de, kötüler sokağa çıkmayı bile yasaklar bazen insana. şehrin insana yapabileceği en büyük kalleşliktir bu.

parfümüm kötü hatıraları çeker değiştiririm, saçlarımdan sakalımdan atarım kötü hatıraları kırparak, içimdeki boşluğu yemek yiyerek de doldururum, işkence haneye dönerse evimi de bırakırım çare yoksa..ama şehrim..benim gücüm yetmez ki sana..sev beni..ne olur...

sigara


hiç bir şeye karşı isteğim yok, şu an bana bakan sigaralarım hariç.
onları hiç bir erkeği sevemeyeceğim kadar çok seviyorum.
yanan tütünü içime çekmek benim için ölümle dil dile , dudak dudağa öpüşmek gibi...
totaliter zihniyetinizi, kapitalist beklentilerinizi bir tarafınıza sokun.
ben ölümü şehvetle arıyorum,
fani varlığımı söndürüyorum ucunda.

3 Aralık 2010 Cuma

Sinir Krizi


Bugün anladım ki aslında kimse kimseyi takmıyormuş. Herkes başını önüne eğip işini yapacakmış, konuşmayacakmış. Ne kadar çabalarsan çabala, karşındakiler bir şekilde aklındakileri okuyup sana tam tersini vermek için elinden geleni yapıyorlarmış. Bundan sonra onlar için ter dökmeye gerek yokmuş. Artık vakti gelmiş yeni limanlara yelken açmanın...

tutti frutti te khelas



bu aralar eski günlerimi yad etmeye ve gatlif i hatırlamaya başladım. ulan benim cenazemde bunu yapmazsanız valla küserim. huzura ermişim işte bağırın arkamdan tutti frutti te khelas , hajde bajce , hajde , hajde

1 Aralık 2010 Çarşamba


Buz gibi bir neşter darbesi
Senin bu ihanetin,
Sımsıcak kanayan yaramı,
Yarar da diri diri,
Deşer de geçer...

Gözlerim sanki patlamış kan çıbanları
Akan gözyaşlarım değil asla,
Kanlı bir irin gibidir,
Ellerimden kopan eller,
Senin ellerin ise...
Ellerimden kopan eller,senin ellerin ise..
Gittiğin o gecenin,
O korkunç ıssızlığında,
İhanetin,etimin çırılçıplağında
Sinsice dolaşan,kapkara bir akrep gibidir...

30 Kasım 2010 Salı

Günün Yorumu

El Clasico, Messi, Ronaldo, Nou Camp falan derken Habertürk'te okuduğum bir haberin altındaki yorum beni benden aldı. "Allahım!!" dedim, bir tek ben değilmişim meğersem böyle düşünen dedim. Aslında haberin pek bir önemi yok, beni büyüleyen aşağıda kare içerisinde işaretlemiş olduğum yorumdur. Haberi printscreen yaptım, bloğa yükleyince yazılar okunmuyordu, link olarak iletmek ve benle aynı hisleri yaşamanızı istedim.. Buyrun;

>> http://i51.tinypic.com/2urs6sg.jpg <<

haydarpaşa

İlk defa yanmıyor halbuki. Çok yıl geçmedi aslında aradan da; sırasıyla beşiktaş, kadıköy iskelerinden sonra beklemesi en keyifli yerlerden biriydi. Yani sanırım.
Gün boyu ama seyrek gerçekleşen, hele kadıköy iskelesinden koşarak gittiğin sırada yol üstünde yarıştığın dakikalara rağmen yetişemediğin zamanlarda. Bir sonraki treni beklemek, çay ve sigara içmekten yorulmak, o kadar yorulmak ki, bir şeyler yemez ve içmeye devam edersen kusacağını sanmak.
Yanmıştı orası. Yanmıştım orada

içkili parti "zaman"ı



ah be kardeşim yetmedi mi? Tamam okulda alkollü parti vs yapmak olumlu görünmeyebilir, onaylamazsın ama olayın yanına bir de fettoş evinden fırlamış gençlerin demeçlerini dikkate almasan!
Neymiş “eğitim almaya gelmiş, böyle kötü alışkanlıkların teşvik edilmesi yanlışmış!”: bir kere eğitim almaya geldiysen git evine otur gece gece ne işin var oralarda, kimsenin giremediği o maklube kokulu evinde öğrencilerinle beraber ne yapıyorsan yap be kardeşim. Hem alkolün kötü bir alışkanlık olduğunu kim söyledi sana? Kime göre kötü, bana göre değil halbuki! Ha pardon, doğru ya sizin kurumlarda iş görüşmelerinde birkaç öylesine sorudan sonra, alkol kullanıp kullanmadığı, hiç sarhoş olup olunmadığı soruluyor? Komiksiniz. Yaşasın alkolizm. (yapamadık zamanında okulda şöyle bir parti)

doğum günün kutlu olsun domovina


saat itibari ile dün yugoslavya sosyalist federatif halk cumhuriyetinin kuruluş yıldönümüydü.artık ne adı kaldı nede sanal alemde .yu uzantısı.1943 ten iç savaşın başladığı 1991 e kadar kimileri için büyük katliamlar için hazırlık dönemi,ben ve benim gibi yugonostaljikler için ise tıpkı od vardara pa do triglava şarkısındaki gibi balkanların ortasında mutlu,gururlu insanların cennetiydi.sadece hatıralarla anılıyor ve o hatıralar ile sessiz kutlamalar yapılıyor.coğrafi yada siyasi haritalarda olmayan,sanal alemde bile resmen bitmiş o ülkenin insanları(eski kafalılarda deniyor bize) içlerinde bugünü kutlayarak acılara kendimizce sünger çekmeye çalışıyoruz bir umutla bratstvo i jedinstvo(kardeşlik ve birlik) ülküsünü tekrar şiar etmeye gayret ediyoruz.aslına gayret değil temenni,arzu,dua.... dünyada kaç ülke vardır ki kardeşlerin akıttığı kan içinde boğulsun? sreçan danrepublike jugoslavija(doğum günün kutlu olsun yugoslavya)

29 Kasım 2010 Pazartesi

maç öncesi: yemin


Üstteki fotoğrafta görülen görüntüden hep tırsmışımdır. Ne zaman takımım maça başlarken şu kenetlenme pozunu verse korkarım o maçtan, umutlarıma vurulmuş kara bir leke olarak maç boyu gitmez aklımdan, her yenilen golde, her kaçan pozisyonda tekrar tekrar saplanır beynime bu görüntü. Rakip içinde geçerli tabi bunlar; seramoni bittikten hemen sonra, takımım saha içi yerleşime göre dizilirken rakip takımın bu kenetleniş pozisyonuna girişi neşelendirir beni. Tamamdır derim bu iş. Bana hep bir çaresizlik gösterisi, son çırpınış sahneleri olarak görünür bu şu sarılmalar. Belki futbolcular farklı hissediyordur, suçlayamam, hissedilen şeyler tamamen farklıdır, birbirlerinin gözlerinde gördükleri, ortaya koymak istedikleri “ruh”un çağrılış seansıdır. Zaten o tribünler, yöneticiler, ahkam yazarları suçlamamışlar mıdır kendilerini bir türlü “ruh”larını koyamadıkları için. Kısa bir “ey ruh ne olur gel!” yakarışı değil de nedir bu!   

Viva El Clasico!



El Clasico
1.Nefeslerin tutulduğu, tüm dünyada milyonlarca kişinin takip ettiği futbol müsabakası.
2.Savaş

Literatürde geçen bir terim olsa farklı bir anlam çıkarılamazdı sanırım. Nitekim CR7'nin Almeria maçı sonrası "Bakalım Real Madrid'e 8 atabilecekler mi?" açıklaması üzerine, Bojan Krkiç'in "1-0 bizim için yeterli bir skor" cevabını vermesi, savaş çanı çalmaktan farklı birşey değildi. Neyse ki şu ana kadar sivri dilli teknik direktör Mourinho'dan "sıradışı" bir açıklama gelmedi. Tek açıklaması Nou Camp'ın kendisini hiçbir zaman affetmeyeceği yönünde. Katılıyoruz. Nou Camp onu kesinlikle affetmeyecek. Çünkü Chelsea ve Inter'le yaşamış olduğu başarılara Real Madrid de eklenirse, katalanlar, stat ismini "Mou Camp" olarak değiştirmek zorunda kalabilir..

P.S : Maçın skoru 0-0 veya 0-1

İyi seyirler.

pazar



Arkadaş nedir bu wikileaks olayı? Şimdiye kadar adamlar milyon tane belge açıkladı da, anca mı bizim memleket insanlarımızın aklına geliyor.. Akşam saatlerinden itibaren facebook-twitter-haber siteleri üçgeninde mevcut iktidar hakkında çok gizli belgeler mevcutMUŞ.. bazılarına inanmak için belgeye de gerek yok hani ama neyse. Zaten hiç anlamam gizli belge dediğin şey, nasıl gizli kalmayı başaramaz. Derbi maç olur olay kopar, tarihimiz Haydarpaşa yanar belediye bakar, başbakan hakkında milyon tane yazı sanal ortama düşer..

Sanırsam şu retweet bugünü özetliyor; #haydarpasa #maç #wikileaks ne günmüşsün be pazar bizde seni skcı sanardık..

Endüstriyel futbola karşı SEMT AŞK ı


Türk sporunun lokomotifi sayılan klüplerimizin neredeyse tamamının isminin önünde holdinglerin adı geçer oldu.,Spor da sermayenin oyuncağı oldu.kara para aklayanından,kara isimlerini aklayanlara kadar herkes bu işin içine girdi ve belli ki kavun tatlı geldiği için geri çekilen yok.livorno özdeşleşen endüstriyel futbola karşı forza livorno sloganı özellikle avrupa da diğer sol tribünleride etkisine aldı hatta sanal ortamlarda belli oluşumlar ortaya çıktı.ilerleyen dönemlerde durum nereye gider bilmiyorum ama ülkemizde herşey sermayenin istediği gibi gidiyor.yakında ligin adı da medical park olur çıkar.bütün bu satılmışlığa karşı kendi maddi ve manevi gücüyle ayakta kalmaya çalışan bir takımın taraftarı olduğum için daha da göğsüm kabarık dolaşıyorum.çünkü bizim kongrelerimizde başkan, döneminde ne kadar büyük başarılara imza atacağını sıralayıp konuşmasını bitirmez.sadece KSK de bir başkan judo şubesine ilgi göstermemekle suçlanır ve sonunda tv ye çıkarak konu hakkında açıklama yapmak zorunda kalır.

28 Kasım 2010 Pazar

yedek kulübesi


Maça çıkılan 11le öne geçmemiz ve değişiklikleri skoru korumak, oyunu kontraya dönüştürmekten başka bir oyun planı özellikle kulübedeki isimlere bakınca bulamıyorum. Yarı sahamızın ilerisine yerleştirebileceğimiz tek isim “ali kuçik”. Maç içerisinde CM oyunu gibi hücum oyuncularının yerleriyle oynayıp duracağız anlaşılan, bari bir sakatlık çıkmasa, yine duadayız hücum oyuncularının sağlığı için.
Tabi en çok da hilbertin sağlığı için :) 

lost room


Lie to me ile dindirdiğim dizi serüvenimin kısır geçen günleri, hızımı ayaralayamayıp 3. sezonun son yayınlanan bölümünü de bitirmemle tekrar karabasanım oldu. Ludwing sağolsun, emanet ettiği harici sayesinde karabulutları biraz film arşivi ve özellikle “lost room” dizisiyle dağıttı. Tabi yine değer bilemeyip, tek bir izin gecesinde güzelim 6 bölümü yalan ettik.
Esrarengiz hikayesiyle dizüstü ekranına bağlasa da, çok daha uzun tutulabilecek hikayesinin sadece 6 bölüm sürmesi üzücü oldu son bulduğunda. Olağanüstü güçleri bulunan kayıp odanın nesneleri dizide bahsedildiği gibi 100 civarında olmasına rağmen, ayrıntıya girmeden, yalnızca ana 6-7 ana nesneden ibaret tutulması dizinin boyunun kısa olmasının başlıca sebebi. Tabi çoğu nesnenin senaryoda sırf dizi ömrünün uzatılması için kullanılması ayrı bir bıkkınlığa da sebep olabilirdi. Bu kısa sürüşe serzeniş, ağızlara çalınan bir parmak balın bıraktığı tadın lezzeti sebep olmaktadır tabi.
Bir diğer kişisel rahatsızlık duyduğum konu ise başrolde “dirty sexy money”den tanıdığım, ısnımadığım, haluk bilginerimsi bir tat bırakan peter krausedir. Belki dirty sexy moneyden dolayı bir önyargıdır ama dizinin herhangi bir anında yüzünde görmek istediğimiz ifadeleri bir türlü görememek güzelim senaryo heyecanını derinlere indirmekten çok çok uzaktı. Ki daha ilk bölümünde adını bile yeni öğrendiğim bu adamı görmek, iyi bir referans aldığım bu diziye, diziye rağmen kötü bir başlangıç yapmama neden oldu.
Spoyler kaygısıyla devam edecek olursam; başta anahtar olmak üzere, tarak, kalem, saat, makas, bilet gibi olağansütü güçleri olan nesneler önce de söylediğm gibi 100e yakın bir miktarda ve uzatılabilir, güçlerin insanlardan nesnelere geçtiği bir heroes etkisi yaratılabilir gibi.  Ayrıca bütün olayların başlama sebebi olan motelin olmayan onuncu odasında neler olduğunun bir türlü anlatılmaması, odanın içindeki dahil, oda hakkında en çok şey bilenlerin bile veremediği bir olgu olarak kalmış “ne olup bittiği”. Kimisi nesneleri tanrının birer parçası olarak addedip “din” olarak yüceltmiş, kimisi bireysel hırslar için kullanmış, kimisi ölen çocuğunu geri getirebilmek için. ama hiçbirisi tam olarak neden böyle olağanüstü güçlerin bu kadar basit nesnelerde var olduğunu, en önemlisi diziye ismini veren o odada neler olduğunu açıklayamamakta.
Yine de izlediğim zaman ayrı bir keyif aldığım dizi oldu benim için, hayvanlık edip tek gecede bölüm başına 0,75 bira ve 2 paket mısır patlağı eşliğinde değil de kısa aralar verip uzun uzadıya birkaç gecelik keyif çıkarılabilirdi.

27 Kasım 2010 Cumartesi

paslı testere


İlk filminin hatrı yüzünden bütün filmleri izledik 7 ye kadar. Her bölüm biraz daha kötü, çokça ilkini özlemle anmama sebep duygulara sebep oldu. Buna belki de bu istemdışı kıyaslama sebep oldu. Ama her ertesi bölümün biraz daha kan, biraz daha vahşet katılarak sergilendiği görmek güç değil. Buna da kabul edilebilir olarak bakabilirdim belki, eğer testerenin mirasına; oyunlarına sebep olan düşünsel, ders verici oyunlarına sadık kalabilseydi. Vahşete sadakati övdüğüm hissine kapılsam da, söylemek istediğimin filmle, özellikle de “devam film”leri olmasından her bölümü ayrı bir testere macerası gibi değil de totalde bütünü, temel düşünceyi koruması açısından önemliydi.

Spoyler içerdiğini en başında söyleyip; s.u.r.v.i.v.e isimli uyanık testere mağdurunun, başından belli olan oynanacak oyunda yapılabilecek herşeyi yapmasına rağmen kurtulamaması, yine birdeki akılla kıyaslayacak olursak affedilişi hakediyordu. Veliaht konumundaki çakma testerenin hikayesi olan ve zor da olsa “acı bir vazgeçiş”le kurtulma ihtimalli oyunlar yerine kişisel intikam peşine düşmüş olması, gözümdeki yerini peşinen jigsawa duyulan derin ve garip saygıdan alıp, kurban yerine geçirdi. Ki imdata burada eskilerden yetişip, oyunu kuralına göre oynamadığını hatırlatan, zor olan kurtuluş yolunu dahi kendisine vermeyerek “empatik” bir derse maruz bırakılıyor.
Esasında birin harikalığının arkasına sığınarak yapılmış olması, her yeni çıkan bölümünü bu harikalığın devamı yüzü suyu hürmetine belki nasibini biraz olsun almıştır diyerek takibe değer buldum. Her ne kadar, olmadı, “”birden gayrisi yalan be abi!” serzenişleri yan cebimde sinema yolunda olsam da, bütün bölümleriyle ortalamanın üstünde bir seyir zevki sunmasını inkar edemem. Yani hikayeye kızışım, alışılmış bir davranış gibi konu testere olunca. Olası bir final final cut 8 filminde aynı sözlerin lacivertiyle tekrar burada olurum : )

Gelelim samimi olanlara; 3D. Burada bir film süresi kadar o koltukta oturup fragman izleyebileceğimi söyleyebilirim. 3 boyutlu izlediğim fragmanların filmlerinde ise aynı kaliteyi yakalayamam canımı sıkmaya başladı. Reklam ve fragmanda tutturulan başarının filme yayılamaması dakikalar geçtikçe “yine olmadı!” hissini üzerime yayıyor ve güzel de olsa keyif, artık geri dönülemez, bir sonraki 3D ye kalan, filmin hemen başında izlediğim fragmanın gösterim tarihine ertelenen bir umuda bütünüyor. Ve bir gün siyah çerçeveli görsel bir teknolojiyi böylesine dramatize edeceğimi bilsem..  yine filmin başındanki reklamda, Kaka topa vurduktan sonra barajdaki futbolcu gibi yüzümüzü tutuşumuz ne kadar da güzel olabileceğini göstermedi değil. Off, yeter. Hayırlı hafta sonları. 

naci en alamo



orjinali yunanca olan bu şarkı tony gatlif keşfiyle böyle bir isponyolca versiyon olarak yorumlanmış. şarkıyı filmdeki sahnede nasıl olduğunu elbette anlatmayacağım ama sabah sabah adamı kendine getirdiği kesin bu muhteşem müziğin ve yorumun. bu arada rivayetlere göre de şarkı da neye nefes veren muhteşem insan kudsi ergüner'miş. hadi bakalım sabah ziyafetine.

26 Kasım 2010 Cuma

the freedom and simply beauty is just too good to pass up


hani meşhur bir şarkı sözü vardı eskilerden ; güne kahveyle başladım diye. ben de yazamadığım günlerin acısını çıkarmak için güne kahveyle başlayıp kendimce karalama isteğimi uyandırıp , iki kelam birşeylerden bahsetme telaşı içerisindeyim. aslında bundan önce yazdığım bir yazıyı koyacaktım bugün fakat bloga girip baktığımda alexander supertramp abimizden yola çıkarak hedefe ulaşma ve ulaşamama konulu içeriği sevgili kardeşim ömür "into the wild" adı altında yazdığı için otomatikman new one seçeneğini kullanmak durumunda kaldım. ama içerik aynı , yazı hevesi hala aynı ; benimse başlığım : "the freedom and simply beauty is just too good to pass up" zaten bu cümlenin aynısını bir alt başlıkta yorum olarak gönderdiğim için tekrarından sıkılmadığım rahatlıkla anlaşılabilir. çünkü öyle acayip bir tanımlamadan ve hayat duruşundan bahsediyoruz ki , öyle bir iki kez tekrar ederek eskiyecek bir felsefe değil cümlenin içinde barınan. işte bu yüzden çantamı sırtıma alıp kendi vurgunuma başlayalı yaklaşık 3-4 ay olmasına rağmen gördüğüm özgürlük ve her anda farketttiğim o saf güzellik 27 - 28 yaşında bir insanın bu hayatta aslında ne kadar bakir kaldığını anlatan sağlam bir tokattır. elbette ben alexander supertramp olamam , öyle bir gücüm , kudretim , hayata karşı direnişim yok. ben o kadar güçlü değilim ve olamam biliyorum. en basitinden adını tekrarladığımda gözyaşımı hareketlendiren bir yeğenim , sadece ömrünü bana adamış fakat gayet dürüst ve düzgün bir hayat yaşayan annem , babam , ablalarım ve kardeşim var. herşeyi geçtim beni arayan , özleyen ,soran ve benim için mutlu olduklarını bildiğim sevdiğim dostlarım var. işte bu çok basit , saf güzellik size bir çok şeyi silip , hayata karşı duruşunuzu ve vazgeçmeniz gereken şeyleri anlamanıza yardımcı oluyor. alın size sabah melankolizmi , hadi bakalım , keyifler bol , hayatın her anından aldığınız keyif ve mutluluk sürekli olsun. kahvem bitti , demek ki bugünlük klavyemden çıkacaklar bu kadar. tekrar hoşbulduk , sık sık görüşmek üzere.

25 Kasım 2010 Perşembe

Into The Wild


Into The Wild, nam-ı diğer Özgürlük Yolu..

Bir "hayat"ın hikayesi ama nasıl bir hayat. Biyografilerden hoşlanmam pek ama seneler önce bu filmi sırf Sean Penn yönettiği için izlemek istemiştim. Hayatım değişmedi tabi bu filmi izleyince ama izleyen herkese hissettirdiği gibi bana da elimde sadece bir yaşamın olduğunu ve onu yönetmenin sadece ve sadece bana ait olduğunu aklıma getirdi. Chris'in tüm yaşadıklarının harfi harfine gerçek olması insanı derin sorgulara itmiyor değil. E tabi bunda etkilendiği yazarlar da cabası.. Jack London, Hemingway, Thoreau gibi Chris'in okuduğu isimler yaratışılın aslında doğadan geldiği, sosyalizm, özgürlük, anti-kariyer gibi kavramları bastıra bastıra aklımıza sokuyor filmde. Büyük topluluklar halinde yaşayan, geçim sağlamak için birbirlerini yok sayan insanlardan uzak olmanın nasıl bir his olduğunu anlatıyor bize. Cebindeki bütün parayı ve kimliklerini yakar ve ortadan kaybolur Chris. Alaskadır hedefi (heart of the wild). Kimsenin olmadığı bir dünyadır istediği aslında, sırtında çantası, elinde kitabı, kolunda tüfeği ile acemice atılır doğaya. Biliyoruz tipik Amerikan fimlerini ve herşeyi becerebilen başrol aktörlerini ama bu sefer öyle olmadı. Doğa tıpkı "The Call of Wild"da olduğu gibi güçlü, "Heart of Darkness" gibi acımasızdı. Filmi anlatmıyorum size burda, sadece sizde bırakacağı muhtemel etkiyi tahmin etmeye çalışıyorum.

Bütün acılara rağmen izleyende "ben de istiyorum arkadaş" dedirten bir hikayedir bu. Ama kimsenin cesaret edip de yapamadığı türden. Sinirlenince "basıp gidicem abi ya" demek kolay geliyor bazen. Biz basit insanlar genelde bizim kadar basit olan olaylara ve insanlara kızarız hep. Peki ya bir insanın kızdığı şey bu dünyanın ta kendisi ise ne olurdu acaba diye sorarsanız, cevabı hikayede gizli derdim size..


"Christopher McCandless: I'm going to paraphrase Thoreau here... rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness... give me truth."

pezevenk

bu yazı migirdiç margosyan'a ait bir yazıdır. maillerimde kaydettiğim yazıları karıştırırken görüpte burada paylaşmak istedim. umarım migirdiç margosyan a da ayıp olmaz.

"pezevenk...

daha düne kadar ben de tanımıyordum. kimi mi? arnavut vasil’i! peki kim bu hem arnavut hem de vasil?..
hadi, uzun uzadıya laga luga lâfı bir kenara bırakarak, tepeden inme konuya geleyim: bizim oralarda, bizim yörelerde, acı biber gibi, isot gibi kederin, hüznün en acı ifadesi nedir bilir misiniz?
“yüreğım dağlandi...”
arnavut vasil’i, daha doğrusu stratis myrivilis’in “arnavut vasil” adlı romanını okuduğum şu sıralar gerçekten yüreğim dağlandı; maymunluğumdan değil, insanlığımdan utantım! neden mi? çünkü roman, aldı, kucakladı ve beni götürdü bizim oralara, çocukluğumun ilk yıllarına, taa halo dedemin öldüğü güne...
evet, tanrı her zamanki gibi yine buyurmuş, bu kez de sıra dedeme geldiği için de dedem ölmüştü. dedemin ölümüyle bizlerin ciğeri dağlanmıştı ama, dağlanmış ciğerlerimizi bir kenara bırakıp, buzun, buzhanenin olmadığı ve de diyarbakır’ın o cehennemi yazında papaz der arsen’in dualarının hemen ardından cesedin kokuşmadan ermeni mezarlığına ulaştırılması gerekliydi.
marangoz nışo’nun alelacele yaptığı ve içine dedemi yerleştirdiğimiz tabutu sırtlayarak urfa kapısı’ndaki ermeni mezarlığının yolunu tutmuştuk. şehri tam ortasından bölen melik ahmet caddesi’nden geçerek doğruca mezarlığa giden en kestirme yolun aksine, daracık sokaklardan, daracık “küçe” lerden geçerek gözden ırak, tenha, girintili çıkıntılı yollardan sessizce yürüyor, mezarlığa ulaşmaya çalışıyorduk. ne ki, tüm gayretlere rağmen yeşil çuha yerine siyah bir beze sarılı “gâvur ölüsü” nün peşine takılan çoluk çocuğun taş yağmurundan kafilemiz bu kez de kurtulamamıştı. o gün “fılla”, “gâvur” ölülerini taşlarken eğlenen, bunu, bir nevi oyunun kuralı belleyen ben yaştaki çocuklardan birinin fırlatıp attığı taşın ardından bir de avazı çıktığı kadar “ölmüş, gebermiş o pezevenkkk!” bağırışını, babasının ölüsüne küfreden bu bacak kadar “piç”e sinirlenen dayım demirci haço’nun nasırlı eliyle indirdiği tokadın ardından, boylu boyunca yere serilip ağlayan çocuğun gözyaşlarını hiç mi hiç unutamadım. siyah bazalt taşlı evlerin duvarlarından yankılanan “pezevenkk! pezevenkk!..” sözleri daha sanki dün gibi kulaklarımda asılı kaldı,
...dedem, halo dedem... asıl adı garabet’ken asıl ismini bile gölgede bırakarak ömrünün sonuna kadar kürtçe’deki “dayı” anlamında “halo!” diye çağrılan dedem.. anamın ve dayım demirci haço’nun babası.. dağa kaçıp sürgüne, kafle’ye gönderilmekten son anda kurtulan, daha sonra usta bir dokumacı olduğu için komşu köyde yaşamını “işe yarar” mesleğine borçlu olan insan... sonra ortalık durulunca diyarbakır’a göçen, elde tezgâh, avuçta da para olmayınca bu kez de inşaatlarda amelelik yaparak ardından duvarcı ustası olan dedem... dicle kenarındaki kavun ve karpuz bostanlarına güvercin gübresi biriktiren boranhane’lerin neredeyse çoğunu, çamur ve samanla iyice yoğurup kestiği kerpiçleri güneşte kuruttuktan sonra örerek boranhane yapan, tüm yaz boyunca çalışarak sonbaharda eve döndüğünde bana armağan olarak bir çift beyaz güvercin getiren dedem. benim güvercinleri okşayıp sevdiğimde o da saçlarımı okşayıp beni severken benim güvercinler gibi “kakıbooo, kakıbooo, kakıbooo” diyerek onları taklit ettiğimi görünce ağzındaki tek tük dişlerinin arasından kahkahalarla gülen bu uzun boylu, pos bıyıklı yaşlı ihtiyar... biz ermenilerin gâvur mahellesi ile, moşe’lerin, yahudilerin, diğer adıyla cehu’ların yaşadıkları yahudi mahallesinin tam sınırına yine kendi eliyle yaptığı kerpiçten evinin bir köşesinde, çoğunlukla da sedirin altına gizlediği teneke kutunun içindeki madeni gümüş bir liralıkları arada bir çıkarıp senem nenemle beraber önce zazaca “yev, dü, hire...” sonra yanlış sayıp saymadıklarından emin olmak için bir de kürtçe “yek, dü, se...” ve nihayet bir kez de ana dili ermenice ile “meg, erguk, irek..” tek tek saydıktan sonra; bir de zar zor konuştuğu türkçe ile saymaktan vazgeçerek kapağını sıkıca kapattığı bu gizli hazineyi, yine sedirin altına gizleyerek, sakladığı bu definenin mutluluğuyla yaşayan adam... önceleri adana ceyhan’da, sonraları akhisar’da ellerine silah yerine balyoz, kazma, kürek tutuşturulan gayrimüslimlerin “amele tabuları”nda, nafıa eriyken taş kırarak, yol yaparak dört yıldan beri yarı aç, yarı tok karnına, bitlerle savaşarak, uyuza yenilerek çile dolduran ikinci cihan harbi’nin çileli askerlerinden biri olan oğlu, dayım haço’nun döneceği günü iple çeken, döner dönmez de yemeyip içmeyip yıllardan beri biriktirdiği bu hazine ile önce bir demirci körüğü, ardından da bir demirci örsü, çekiç ve kerpetenin alınışıyla oğluna açacağı demirci dükkânının hesaplarıyla, sonra da onu evereceği günün hayaliyle başı hep meşgul olan bu benim halo, nam-ı aslıyla garabet dedem.. soyadı kanunu çıktığında nüfus müdürünün karşısında “begüm vala ben bılmiyem, sen hangi soyadını istisen oni koy” diyince, nüfus müdürünün soyadı hanesine temizyürek kaydını düştüğü dedem...
...ve midilli adasında rumlarla birlikte az sayıdaki müslüman türklerin yaşamını anlatan stratis myrivilis’in arnavut vasil’ine şimdi de kulak verelim:
“o günlerde köyümüzde oldukça az türk yaşardı ve onların mezarlığı köyün aşağısındaydı, bizimkinden biraz daha yukarıda, tepede. bazen, türklerin cenaze törenleri bizim sokaktan geçerdi. tabutu omuzları üzerine alır, sessizce mezarlığa yönelirlerdi. parke taşlar üzerinde geçen kalabalığın ayak seslerini duyardık. annem, başını önündeki elişinden kaldırır, kıza: ‘bak bakalım, dışardaki patırtı neyin nesi’ derdi. kız, pencereden dışarı eğilir ve çabucak geri kapatırdı.
‘bir şey yok, teyze. sadece ölen bir köpek.’
hepimiz olan biteni anlardık. haç çıkarır, hep bir ağızdan: ‘din kardeşleri de aynı akibete uğrasın, tanrım’ derdik.
ne fanatizm.
vee şimdilerde kırk küsur yılın ardından diyarbakır küçelerindeki siyah bazalt taşlardan yankılanan, “ölmüş o pezevenkk..” sözcüğüyle, şu sıralar okuduğum arnavut vasil romanının satır aralarına gizlenmiş ve bir zamanlar midilli’de dile getirilen “sadece ölen bir köpek...” yakıştırmasından bir kez daha nefret ediyor, ciğerim bir kez daha dağlanıyor, kusuyorum."

oküz, ekim 97






kahveye dair


Adı Türk kahvesi de olsa bu güzelim içeceğe Balkanlarda Türkiye deki ile kıyaslanamayacak anlamlar ve kimlikler verilir.Bir ritüel dir kahve içmek.Sade içilir herşeyden önce ha ben şekerli isterim dersen ya yanına kondurulmuş lokum ile idare edeceksin yada kesme şekeri ağzının içinde kahve yudumuyle beraber eriteceksin.Kırtlama yapacaksın kısaca.Birde kim olduğunu açığa vuran bir şeydir o yüzden içerkende,ikramda bulunurkende çok dikkat edeceksin.Es kaza kırkyıl hatır kalmasını beklerken kırk satırlık yarıklada karşılaşabilirsin aman dikkat.Boşnak ı ,Makedon u,Türk ü,Sırp ı aynı kahveyi farklı farklı sunar ve içer.Bir Boşnak ın evine gittiğinde kahve sana tek pişirimlik cezve içinde bakır işlemeli bir tepsi üzerinde gelir.Kahve gözünün önünde cezveden kulpsuz fincana dökülür,yanında da muhakkak lokum olur ve o kahve fincanı beş parmak kaplayacak şekilde içilir...neden mi ? e boşnaklar müslümandır ve islamın şartı 5 tir.Asla bir Boşnak evinde kulplu fincanda kahve iç(e)mezsiniz ama bir Sırp ın evine gittiğinizde o fincan muhakkak kulplu olur ve o kulp baş,işaret ve orta parmak ile tutularak içilir.

Çünkü Sırplar ortodoks oldukları için istavroz u baş,işaret ve orta parmak ı birbirine değecek şekilde çıkarırlar.Bir katolikse o kulp u 5 parmak birbirine değecek şekilde tutarak içer.Makedonlar da ise bu kadar katı aidiyet sembolleri yoktur lakin bir Makedon kahvesini küçük fincanda içmek istemez.Büyük kulplu bir fincan daima en öncelikli tercihidir.Aklınızda bulunsun olurda bizim oralara giderseniz dikkat edin alim allah ''bir kahve içtik başımıza gelmeyen kalmadı'' diye bana sövmeyin :)

thank god i'm me


Yes, I will - as I drive home in my limo... lay out on my sun deck... have sex with the 
teenager of my choice...And that thought will be: Thank God I'm me!

22 Kasım 2010 Pazartesi

some big okazyons

özgüvenin bu kadarına şahit olmamıştım. medeni cesaret/medeni cehalet arasındaki ince çizgiye dikkat!!

barış mançoyu anlamak


Barış Manço'yu öldükten sonra sahiplenenlerden olmadığım için ve onun sadece en piyasa olmuş şarkıları ile sınırlanmamış biri olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Sağlığında tanışma fırsatına çok yaklaşmama rağmen yakalayamamıştım. Barış Manço'nun da diğer herkes gibi sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlanmasına çok üzülüyorum. Onun gezgin, filozof v.s yönlerinden bahsetmeye kalksam sayfalar sürer. Ben şimdilik sadece müzisyen yönünden bahsedicem.

1959 da Galatasaray Lisesi konferans salonunda başlayan sahne ve müzik hayatında bırakın o zamanki Türk gençlerini, şimdi bizim bile hayalini kurduğumuz yollara girdi. O yıllarda arabesk müzik ülkemizi sarmıştı. Batının müziğini de herkes Fransızca şarkıların yeniden söz yazılarak yorumlanması sanıyordu. Gerçekten Türkiyede herkesten önce gerçek anlamda "funk" Barış Manço tarafından yapılmıştır. İlk hitlerinden olan "Dağlar Dağlar" albümünde biraz daha folk ritmleri karşımıza çıksa bile asıl benim de favorim olan efsane funk albümü (LP) Yeni Bir Gün ( 1979 ) piyasaya çıktı. Bu albümde de Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Aynalı Kemer gibi hitler ortalığı kasıp kavurdu. Ama benim bu paylaşımımda asıl dinletmek istediğim bu albümdeki yok olmaya yüz tutmuş şarkılardan biri. "Bir Selam Sana" günümüzde gerçek anlamda funk müziği hala yapamayan Türk gençlerine örnek olsun. Barış Manço'nun ölmeden önce yaptığı 40. Yıl karışık albümünün buram buram tiraj kaygısı kokan mixlemelerine inat bu şarkıyı sonuna kadar dinlemenizi tavsiye ederim.

biz kimiz?

Meoezcan: kurucu üyedir kendisi. İşsiz güçsüz dolaştığımız soğuk 2009 kışında beraberce bir şeyler karalamaya çalıştık kendisiyle. İşsizlik bunalımımızı biraz olsun yatıştırmıştı buranın ilk heyecanları. Benim için en azından, bir de kendi ağzından duymak lazım. Duymak lazım derken atıldığı macera dolu hayat nedeniyle bi zahmet götü kaldırıp ayağına kadar gitmek gerekiyor yeşil kırmızı sahillere kadar. Küçük esnaflığın tadından olsa gerek son zamanlarda aksattığını da söyleyebiliriz buraları. Gönül olarak değil belki ama kabarık saçlarının arasına sakladığı sır gibi bir yaşamın muhabbetsel getirisini bizimle daha çok paylaşmasını isteriz. Bizzat gidip çekicem kulaklarını topalımın.


Musoski: tarih hep kavimler göçüyle ilgilenir, ilkokuldan liseye kadar. aynı göçün orta asyadan karadenizin kuzeyi ve güneyine giden kırmızı okların uzunluğuna hayret ederek ıskalarız yakın tarihi. Kendisi hangi göçle gitti buradan kesitrmek güç, ama dönüşü olan yakın tarihimizin balkanlar karmaşaları kendi hikayelerinin tadını da alınca, daha bir meraklanası, unutulan topraklardaki bu insanların yüzlerindeki hikayeler daha da dinlenesi bir hal alıyor. Başucunda yaşadıklarına sevda olan bu adamın bir sonraki durağı isterdimki siyah beyaz olsun ama yeşil kırmızı anlatışındaki coşkuyu görünce bir yanımızda bank asyadan gelecek gol haberlerinde oluyor.

Lucky Strike: nam-ı diğer özel gün ve haftalar yazarı. Yılmazımız, özdilimizdir kendisi: ) bu ne lan dünün aynısı hayatından sıkılığ yeni maceralara açılmaya kalkışsa da facebooktan fake hesaptan gelen “kimlerle takıldığına dikkat et çapulcu” uyarısıyla silkinip kabuğuna geri dönmüştür : ) hoş açılım dediği şey meyhanelerde karı kız kesmek, olmadı ekürisiyle ellemek ve sonucunda ağır abiler tarafından hırpalanmakmış, yakışır.
Dön ulan evine, böbrekleri kaptırıcan yoksa! Demedi deme göğsüne “diyaliz için yardım!” yazılı karton asıp tekerlekli sandalyelerde kahve kahve dolaştırırım! Satılır dedim satılacak..

Suborusu: big bekowksy sisteminin kurucu üyelerinden. meoezcanla aynı geçmişe sahip bu boru arkadaşta aynı sıkıntıları çekmişliğimiz, kış günü yeni açılmış bir dükkanın ısıtmasız soğukluğunda vibration özelliğini kazanmışlığız vardır. Geçmiş lise hazırlık sınıfında meoezcan – su borusu – cerbe - don kişot buluşmasıyla arka sıralarda başlar. Ki herkesin biraz tattığı hazin bir lise sevdasının melankoli havasında nefessiz geçen dakikalarıma Efes Pilsen sponsorluğunda suni teneffüs yaparak çevirdi çizgimizi. Gaymiyiz neyiz a.q bu nasıl yazı böyle. Neyse. Kendisi asker yolcusudur aralık 12 de. Bu sabah beni dün akşamki rüyasında denizde boğulduğum haberiyle karşıladı, sen gelmeden yaz gelmez buralara, ölmüyorum yani. Parayı iklimimi değiştirecek kadar bulabilirsem bu 5 ayda ölebilirim. Evet.

Cerbe: yer yine unutmaya çalıştığım lise arka sıralarda eli maharetli iki kişi ben başta 7 numaralı Luis Figo forması çizimi olmak üzere, cerbeyle beraber beğendiğimiz forma çizimleriyle, yeni tasarımlarımıza şekillendiriyorduk. Bak yine gay muhabbeti a.q. neyseki uzakta kendisi, afrika kuzey çöllerini şekillendirmede kaddafiye yardım ediyor kendisi. Bitsede gelse artık, kurtarsa bizi de: ) şu sıralar uzun tatili için yine istanbul caddelerinde kendisi, gelir gelmez geleneksel trafik kazasını yaparak top ateşini yaptı. Neyseki bu sefer hafif bir sürtmeden ibaret oldu da birikmişi cebinde kaldı bu sefer. Acısı çıkmasa bari.
Dip not: sen sen ol clk200 den şaşma. Ara sırada birşeyler yazıver bir zahmet.

Sim: adalar diyorum da başka bir şey demiyorum. Temmuz sonu 2 gün heybe(t)li ada keyfi fena iyiydi. Marmaranın sularına deniz anası kucağına beraber bıraktık kendimizi. İş dünyasının NP bekofisinde kıyasıya kapatışlarımız oldu kendisiyle. Aynı anda 1 den aldığımız bilgileri 2yle kapatırken ansızın 3le iptal etti kendini, bense faturalandırmayı bekleyen sipariş formu kıvamında 0 a çektim kendimi. Aynı vurgunun iki değişik formunu tadarak, farklı dünyalarda olsa aynı yerlerden yei bir başlangıç bulduk kendimize. Öyle sanıyorum. Yasmin levynin alegria ağıtıyla anıyorum kendisini: )

Emir: kısa ingiltere geçmişine, ve futbol sevdasına, stadyum görmüşlüğüne, cafcaflı fotolarına aldanarak ingiltere muhabirimiz yaptık kendisini; aşk doktoru çıktı abi: ) “ona bacı, buna kardeş, ee biz napıcaz abi?” yakarışı hala kulaklarımda. (İç ses: ne sapık bir kadro var bizde de be). Bu seneki bütün BJK transferlerinde “gidelim mi havaalanına?” sorularıyla boğmuştur, gidememiştir ama uzun uğraşlar sonunda allen iverson gelecek diye gittiği maçta uçağı kaçırdığı haberini de almıştır. Yazmaz oldu kendisi, küsmüyüz ajanım? Madam tussan müzesinde kalmıştın en son, açıl bi zahmet.

Ludwing van: gelelim blogumuzun süperstarına. GAP Türkiyeyle başladığı yolda, yeni çıkan singleı, klibi, turneleri ve inşallah çıkacak albümüyle kalıcı bir başarı elde edecek kendisi. Geçmiş 2010dan başladığım hikayeyle sınırlı değildir tabi, picassonun dediği gibi, 26 + son 5 ay diyelim biz buna. Şarkısının bir kopyasını bulursam başucumuzda şeref verir. Son izmir turnesini kaçırsamda bir sonrakilere talibim. En çok üzüldüğüm ise şu zamana kadar mesai harcasak da bir türlü hakkını vererek dinlemememdir. O yüzden isminin bulunması bile güzeldir, yazmasa da olur, bir şartla, sanatınla söyleyeceklerini anlatsan yeter kanka: )


Don kişot: ya da bekowsky, big bekowsky. Beşiktaşlı. 2009 şubattan bugüne kadar başta kemik bir kadro olmak üzere, değişen ortam şartlarına göre değişen yazarlar oldu. Giren oldu çıkan oldu, hepsi sağolsun, hatta kusura bakmasın kimse. Kırılanlar olmuş mudur burayı ciddiye alıp. Olduysa affola. Kendime dair çıkarımları diğerlerini anlatırken yeterince vermişimdir diye düşünüyorum. Öptüm, byes.
bu rada bağyan popülasyonunda çok pis azalma var ki üzüyor beni, eminim herkesi üzüyordur. varsa isteyen iletişim: bekowsky@gmail.com beklerim. mucks: )

21 Kasım 2010 Pazar

mesul memurun kellesi


Başlangıç hariç Del Bosqueyle izlenen çizgide saltolar atıyoruz. Bunda hocanın alman asıllı ispanyol olmasının hikmeti deja vuyu biraz daha anlamlı kılabilir ama dün akşam karşı karşıya atılamayanları, sakatlarla ve sezon başı şusterin “bana forvet lazım!” yakarışını nobre-bobo-holosko üçgeninin varlığından dolayı kaale almayışımızla karşılamak lazım. bu özel üç adamın en belirgin algoritması oynayanın oynamayan ikisini mumla aratmasını bilmesi sanırım. Savunma olgusunun sorgulanışı, gol atma isteği ve de gerekliliğiyle kıyaslanmalı daha çok. sadece savunma oyuncularının ileri konuşlanmasını dillere dolamak, büyük takımın dönen atakları f5 leme yeteniğinin kalesine kadar geriledikten sonra işlemesini kabul etmektir biraz da, haliyle büyük takım olma bunu daha dar bir alanda yapmayı gerektiriyor. Hele rakibin şuster 60 model olarak yorumlasa da doğal olarak kendi sahasında kabul gördüğü oyun hem bu baskıyı ve dar alanı, hem de kontra yemenin zevkini sonuna kadar tattırıyor. Sorun ne verilen pozisyonlarda (verilmese tabi ne güzel olur!), ne de öne çıkan stoperlerde; verimsizlik farklı bitmesi gereken ilk yarıdan sonra göze çarpan en büyük sorun, pardon iki büyük sorundan birisi, diğeri için bkz: bireysel hata. yoksa günümüz futbolunu oynayan portoya burda bireysel hatalardan yenilen, orada ise verimsizlikten (ve ekstra ersan çabası) ancak berabere bitirebilen yine bu takımdı.

Yıldızlarının olmadığı söylemlerine de pek katıldığımı söylemem. Güven artışı yaratıyor olabilir ama 1-3 lük porto maçında bile zapo-hakan iş birliğinin ekstra katkısına rağmen güzel bir oyun vardı, tabi verimsizlikle harmanlanan hatalardan felaket bir skor oluştu. Guti ve Q7 nin özellikle rakipte yarattığı kaygı tartışılamaz; sezona girerken bu ikiliyle ilgili “ya oynamadıkları zaman?” soruları diğer oyuncuları motive ederek soru olmayacak izlenimi yaratan maçlar izlemiştik. Bir olur iki olur tadında maçlardan sonra, maalesef rol oyuncuların yokluğu ters bir orantı izleyerek, bal yapılamayan arı pozisyonlar sebebiyle sadece guti-Q7 düzlemine hasretken, bobo da özlemle anılanlar listesine eklendi. Buna bir türlü gelmeyen ve artık iyice umut kesilen Tekke etkisini ve en çok holosko-nobre-tabata stepne gücünün yine yeniden verimsizliğini maksimum düzeyde eklemek lazım.
Ee kötü işte bu takım sonucunun yatıştırılması için gereken bugüne kadar örneği görülmemiş “sabır” ortamı stadyumdaki seyirci desteğiyle sağlanmış olsa da tanrılar her zaman bir kurban ister. Sabretmenin gerekliliği de henüz oluşmamış bir ivme için pek düşünülemez, ve açıkça söylemek gerekir ki bu yaş ortalamına sahip bir takımın sonraki seneler için, güneşli günlerin hatrına gösterilecek bir sabrı hakedip haketmediği, kriterleri yaş ve istek eksenine indirdiğimizde maalesef olumusuz yönde seyrediyor.  
Dönelim kurban olayına: Oyuncu olur, yönetici olur hoca olur ama süper lig tanrıları kurbanını mutlaka alır. Q7 mecburi değişikliği sonucu en kötü Zapo-Ersan ikilisini, sağ beki ise Toraman olarak düşünürken oyuna giren Erhan “kurban” rolü için biçilmiş kaftan gibi.

Erhan hakkındaki genel kıyaslama, bu ligde hangi takımda oynayabilir ki? Oluyor. Katılmamak elde olmasa da, Antalyaya kiralık gönderilmesine ve sene sonu gönderilir beklentisine rağmen hala takımda tutulmasına anlam verebilen var mıdır merak ediyorum. Alt yapıdan yetişmiş olsa, meşhur beşiktaşın çocuu kontenjanından maksimum sabıra layık denilse, o da yok. Ankarasporun en parlak, transferin en gözde takımı olduğu dönemlerinde bile varlığını sorgulamış bir oyuncuydu ki, sessiz sedasız ümraniyeden içeri giriverdi. Anlam vermek güç, yetenek ya da gereklilik olmadığına göre, menejer-yönetici-oyuncu-torpil vs değişkenlerinden hangi bileşkeye haizdir acep? Eski menajerimiz s.e, profesyonel oyuncularımız mehmet sedef ve serdar özkan olunca kıllanmamak elde değil bu ilişkilerden.

Makedon Türkçesi


bayram ziyaretleriyle aram hiç bir zamandan olmadı.ne gitmeyi sevdim nede geleni(dostlar hariç).her bayram aile içi bayramlaşma ve nana(ananem) ziyaretlerinden sonra biten bayramlarım oldu. lakin istanbul da bu bayram da gidecek aile büyüğü ve gelecek aile küçüğümüz olmadığı için üzüntü duymadım dersem kendimi kandırırım. bayramın 3.günü tetovalı(kalkandelen) şiptar(arnavut) dostlarımın gelişi bu hüznü yıkmaya yetti de arttı.

torbeş evine bayrama gelmiş bu düşman kardeşlerimle başladığımız şekersiz kahveli sohbetlerde en keyiflisi canım Türkçemizin ata topraklarımızda yaşadığı evrim üzerine geyiklerdi. bizlerin aileleri Türkçeyi göç ettikten sonra öğrendikleri için en fazla ''ö,ü'' gibi harf telafuzlarında garipleşirken, makedonyadaki Türklerin kendi aralarında yaşattıkları Türkçe gerçekten başka bir dil olma yolunda emin adımlarla ilerlemekte. bu durumu en iyi gözlemleyebileceğiniz yerler tabiki de Makedonyada Türkçe yayın yapan yerel radyolar. Türkiyeye dair herşeyi büyük özlemle ve özenmeyle takip eden o güzel şirin insalar arasında en önemli övünme durumu düzgün Türkçe konuşabilme yetisidir. Uyduların bu kadar çok olmadığı dönemlerde yerel Türkçelerini İstanbul Türkçesiyle eş değer tutan evlad-ı Fatihanlar biz anadoluda yaşayanlara güzel malzeme oldular bayram bayram. En etkilendiğim 2 anons varki şimdi den efsanelerim arasına girdi;

1- Gostivar Radyosu Türkçe Müzik Programı ;.......Kemal kada'm istemiş(küçük erkek kardeş) Mustafa Skandal(Sandal olarak aklında kalmamış sanırım Kemal in :) ) dan ''örsün bana cemper(kazak)'' Bu kız beni görmeli bana kazak örmeli şarkısı bakın ne hale gelmiş :)...

2- Sturmica Radyosu Türkçe Yayını;....Tarlada frekalara(domateslere-sadece strumica da domates e frenka denir onunda ayrı bir hikayesi var onu da bi ara anlatırım) su varan(su veren)Asan dan çuşka(biber) pişirirken ayaana şporet(soba/ızgara) düşen Ayşa ya galsın...ey gidi koca göçmen eyyyy. seviyorum sizi be em vala em bila...

Soru İşareti


İşte bu öldürür insanı aslında. Bilememek ve hiçbir zaman bilemeyecek olmak. Bazen ne pahasına olursa olsun arkadaş diyorum ama gücüm yetmiyor bazen, soramıyorum.. Soramam da zaten. Şuan bildiğim şey gerçek mi bilmiyorum ama olmamasını isterdim. Tutup da kolundan "neden?" demek isterdim, "neden yaptın?". Aklımdaki cevabı alır mıydım bu soruya emin değilim ama bir de ondan duymak isterdiniz değil mi..

Odanın sessizliğinde, gecenin karanlığında, başlat çubuğunda sizinle sohbet edenlerin konuşma penceresi kalmadığında yapacak ne kalır ki? Bi kere kesinlikle uyuyamazsın. Vakit geçsin diye kitap mı okursun, hadi ordan.. Film falan yalan zaten kafan doludur. Söyleyeyim ben ne yapılacağını..

Düşünürsün..

"NEDEN?"

17 Kasım 2010 Çarşamba

off...


çok sıkılıyorum bu aralar.(sanki başka aralar hiç sıkılmıyorum da!)klasik depresif dönemlerim baş göstermeye başladı.bir uzaklara gitmek geliyor geri gelmemecesine ama...nafile...bitsin de gideyim havasında başladığım mesailerim gün içinde günlük haber,yazı, mazı okumakla belli bir saate kadar idare etmemi sağlıyor.herşeye şikayetim herşeye isyanım var.sorsalar nedir derdin? anlatacak üç kelimem yok.gidince sanki herşey mutluluk getirecek yanılgısıyla bu sıkıntılar içimi boğuyor diye de düşünmüyor değilim.canım heran herşeye sıkabiliyor.hatta tam da şu an hissettiklerimi ifade edememem bile offf çektiriyor...ruhuma 2 günlük off versem sonra yeniden ready olur mu ?

minarenin kılıfları

Reklam. Bu kadar izlenmesinin, haftaiçi geç saatte gittiğim salonda bile bu kadar kalabalıkla karşılaşmam, doğru tanıtımın yapıldığı, ilginin fevkalede çekildiğini açıkça gösterdi. Filmdeki tarikat etkisinden mi bilemedim ama salondaki türbanlı sayısının normalin çok üstünde olduğu da gözüme çarptı, belirteyim. Her ne kadar beklentileri tavana değdirecek tanıtımlar yapılsa da önceki hayal kırıklıklarını hatırlayarak yine de temkinli olmak da fayda olacağını düşünerek gittim. ama ne kadar temkinli olursam olayım gözümde canlanan frgman izleri, kulaktan dolma söylentiler vs bu konuda biraz zorlamadı değil beni.

Filmi sahne-sahne geçmekten öte bütün olarak ele alırsak, daha uzun olabilecek, hatta bir değil, birkaç tane film konusu çıkabilecek kadar geniş hikaye altyapısına ait konuları tek çırpıda, en rahatsız edici yanı ise sığ mesajlar eşliğinde geçiştirmesiydi. Bugün çoğu amerikan dizilerinin birer-ikişer bölümlerinde bile terör suçunu bütün müslüman alemine yöneltmemek gerektiği kendi dillerinden anlatılıyor. Madem iki tarafı da bir araya getiren bir tür turkish-american filmindeyiz, madem bu topraklar dışında da gösterime girecek ülke sayısı olarak rekor kıracak, sadece müslümanların duygu sömürüsüne ve tarafına haiz, sürekli tekrarlanan diyaloglar yerine, filmin ayrıcalıklı olmasını sağlayacak, din üzerinden değil de insana, ve insan davranışlarına odaklanarak yapılacak söylemler hiç değilse söylemlerin salt bir “müslümanların sırt okşaması”ndan çok küresel cevaplara bir cevap olamasa da, bir yol başlatabilirdi. Bu nokta, fazlasıyla uyanık “gişe” kaygısı mı, yoksa düşünce “çap”ının film maliyetine yetişememesinden mi kaynaklanıyor? Her ikisinin kesişimi olduğunu düşünüyorum. Sonuç kısmında suç işleyenin yakalandığını göze alırsak, ortaya yine radikal de olsa islami bir terörizm çıkıyor. yani şüpheciliğin odaklandığı noktayı doğrulayacak hedef bir şüpheli toplum konumuna da düşürmüyor değil savunduğu toplumu, çelişkiye düşerek.


hoş bunların yeterince dert edildiğini de sanmıyorum. zaten yapılmak istenen, doğu şivesinin tatlı "oğlum" söylemlerine mahsun bakışlar atarak tabi alttan da müziği eksik etmeyerek gözü yaşlı bir kitleyi çevrelereyek yapılmış bolca.oyunculuk kıstası olarak önümüze haluk bilgineri alacak değiliz. mustafa "acar" sandal ile mahsundan başlayıp ona uzanmak ayıp olur biraz. iki kısımlı başrollerden türkiye tarafına düşen üçlüden iki ismin belli yeteneklerini sınava çekmeye gerek yok derim. bari farkı anllattığında olsun diye dövünmem de bu sınavın başarısızlığına çoktan hüküm vermiş olmamdan kaynaklanmıyor değil tabi. keza aksiyon sahneleri, kullanılan mekan, alet edevatta ederi belli olmasından mütevellit konumuz içine almaya ihtiyaç duyulmayacak, sınava tabi tutulmayacak kadar göz ardı edilebilecek şeyler.

10 Kasım 2010 Çarşamba

72

Bugün 10 Kasım 2010. Aslında fazla çene çalmaya da gerek yok hani. Musoski kardeşimizin anlattığı bir hikaye vardı, Yılmaz Özdil'in köşesinde buldum onu bugün. Sade ve basitti, fazla söze gerek yoktu..


Ekim 2007, İzmir.


Alsancak’ın en meşhur dövmecisi Köprüaltı’na gençten biri girer, kolunu sıyırır, dirseğine doğru Mustafa Kemal’in imzası vardır, bir bankada çalıştığını, bu dövme yüzünden işten atılmakla tehdit edildiğini anlatır, tırsmıştır, ekmek parası filan diye ağlar, “silin” der.
*
Hep söylerim, ekmek parası diye ağlayanın maaşını, tavuk gibi buğdayla ödeyeceksin!
*
Adeta bomba düşer dövmeci dükkânına... “Bu gördüğün eller Atatürk’ü yazar, Atatürk’ü silmez” deyip, kapı dışarı ederler. Ve, internet sitelerinden alenen duyururlar: “Ey ahali, madem öyle işte böyle, bugünden itibaren burada, Atatürk’ün imzası bedava!
*
İlk kim, nerede yazdırdı bilmiyorum ama, Atatürk imzasının furya haline gelmesinin miladı, bu olaydır.
*
Bir ödlek geri adım attı...
On binlerce cesur öne çıktı.
*
Atatürk’e sövme modası...
Dövme modası yarattı.
*
Köprüaltı örnek oldu, İzmir’de yapılan Atatürk dövmesi, 50 bini aştı. Yetişemiyorlar, her gün 30-40 kişi kazıyor vücuduna... Omuzuna, bileğine, iman tahtasına, kalbinin üstüne... Doktor var, avukat var, öğrenci, dekan, ev kadınları var. İstanbul’da patladı... Ankara, Antalya, Bursa, Trabzon, Muğla, Eskişehir dövmecileri artık neredeyse sadece bu imzayı kazıyor. 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda Mustafa Kemal için ücretsiz çalışan 200’ün üstünde dövmeci var.
*
Dini gerekçelerle dövme yaptırmayan, otomobiline yapıştırıyor. Taksilerin camlarında... Motosikletine, hatta, bebe arabasına yazdıranı görüyoruz. Atatürk imzalı küpe kulaklarda, rozet yakalarda.
*
Ölümünün üzerinden taaa 72 sene geçtikten sonra, hiç tanışmadığı, hiç görmediği insanların bedenine imzasını atan bir başka lider var mı dünyada?
*
Neymiş, işten atarlarmış...
Bizim işimiz Atatürk.
*
Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün... Çünkü, her 10 Kasım, aslında 19 Mayıs’tır... Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından geri alınır.

Mustafa Kemal, ilebelet payidardır.

8 Kasım 2010 Pazartesi

the 21.st century

bazen yaşadığınız duruma dair bir şarkılı,türkülü ifade ararsınız malumunuz , bugün ben bu yazıyı yazarken planladığım şöyle uzunca , detaylı bi yazı yazmaktı ama bundan vazgeçip sadece esma redzepova ne derse anlamasam da onu dinlemeye karar verdim ve beni o ifade etsin dedim. gerçi memleketimde bu hanımefendinin dilinden anlayan pek insan yoktur olan güzel insan da uzaktadır ama olsun , ben bu kadını dinleyince sanki diyorum bu kadın benim yazacaklarımı şarkı söylerek anlatıyor. herneyse sabahın köründe başlayan 21.st century şarkısından başlayıp cherenjie diyip kendimi bu çingen kraliçenin melodilerine bırakmak en güzeli. hajde hajde diye haykırasım var sabah sabah. sağol varol esma redzepova .....

7 Kasım 2010 Pazar

lie to me: ağzın gözün oynamasın!

alternatif başlık: lie to me: götün başın oynamasın!
Lost bittikten sonra düştüğüm boşluğu dolduracak dizi arayışlarım bir süredir devam ediyor. Fringe, dexter, o bu derken, lie to me ye kadar savruldum. Sadece 1 bölüm izledim şu anda ama mesai bitsede biran önce gidip izlesem sabırsızlığını damarlarımda hissediyorum. Tim Rothun adını görmek de “ee artık izlemek lazım!” düşüncelerini iyice pekiştirdi hani. Bir bölümden bu kadar etkilenip de bu kadar üstünde durmak da yanıltıcı belki ama “eve gitsem de izlesem” heyecanı yok mu, bütün bu yanılacak olma ihtimalini bile düşünmemeye, önemsiz kılmaya yetiyor.
Dizi genelde suç dünyasından olmak üzere, genelde yargı safhasında olan dosyalara son kararı vermeden önce danışılan bir vücut dili okuyucuları bölümü, departmanı vs. Kısa görüşmeler ve anahtar sorularla yakalanan mimiklerin değerlendirildiği, sonuca varmada anahtar rol oynadığı, yüz ifadelerinin, el - kol hareketlerinin başrolde olduğu bir dizi.
Şu zamana kadar sadece bir defa psikologla görüştüm. Görüşme sonunda “shutter island”ın sonundaki leonardo misali titreyen el kol hareketleriyle binadan çıktığımı hatırlıyorum. Ne kadar çaktırmak istemesemde, sorulan sorulara verdiğim cevapların, kaşımı gözümü oynatmamın, parmaklarımın hareketlerinin sorgulandığını biliyor olmam, sözlerimin tartıldığını ve belli kalıplaşmış değerlendirme kriterlerinde hangi noktalara denk geliyorsa o sınıfsal değerin görüşme sürdükçe belirginleşiyor olmasının tedirginliği bütün vücudumu sarmıştı. Sonuç olarak 6. ve son görüşme olan psikolog testinden geçememiş, ve artık bir sonucun gelmeyeceğini düşünürek başka sulara yelken açmaya başlamıştım.
Etkinin bu erken yükselişi belki geçirdiğim bu kısa psikolog hikayesinden kaynaklanmakta, ama görüşmenin etkisinin kapıdan içeri girer girmez başlayıp, birkaç hafta sürmüş olduğunu da belirteyim: (
İlk bölüm etkisi olarak, sokağa çıkar çıkmaz insanların hareketlerine pür dikkat olmak söylenebilir. İş yerinde konuşulan konudan çok vücut dili üzerinde yoğunlaşmak da cabası. Birkaç bölüm sonra saykoya bağlarım herhalde. Heyecanla bekliyorum.

eyvah patron!


oley.com'un süper özelliği. iş yerinde insanlar harıl harıl çalışıyor mu? ansızın yaklaşan üstünün gözü ekrana takılmasın, hani birşey olmaz da, takılmasa daha iyi olur bence.
İlk başta üstteki gibi olan küçük kafa üzerine gelince alt taraftaki gibi oluyor ve tıklayınca.. tatatam:)
Reklam gibi oldu be bu da. Duy sesimizi oley.com

4 Kasım 2010 Perşembe

Need a Move ?


Hergün biraz daha aynılaşıyoruz, biraz daha "dün" gibi geliyor. Yarını beklemek için hiçbir umut yokken geçmişte takılıp kalan benim bu halim normaldir sanırsam. Siz siz olun, yarınlarınızı sorgulayın. Değiştirilmesi gereken şeyler elbet çıkacaktır.

porto köprüsü

1-2 olsun bizim olsun.

29 Ekim 2010 Cuma

29 Ekim


Bugün 29 Ekim 2010, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yılı. İnsanların akıllarına, ben de dahil buna, nasıl kutlamalar yapılacağı, boğazda kaç milyon dolarlık havai fişek patlatılacağı düşüyor. Kimisi başbakanın ağzından çıkacaklara bakıyor, kimisi "genelkurmay konuşsa da bi dinlesek" diyor. Gülüyorum. Bu tür günlerde asıl olan manevi değerlerin ve kimliklerin "hatırlanması"dır. Fakat gel gör ki bizim memleketimizde bu harika günü anımsamamız bir nevi atamızı birilerinin gözüne sokmamız ile geçiyor. Birkaç havai fişek patlatıyoruz, teknede birkaç parti, askerlerin botlarını yerlere sert şekilde vura vura geçişi dışında pek de önemli birşey olmuyor açıkçası. Asıl olan 1923'ü hatırlamak değil midir? Asıl olan ne kadar minnettar olduğumuzu göstermemiz değil midir? Ben şahsen artık belli bir raddeden sonra cumhuriyetin, Atatürk'ün ne kadar vehim değerler taşıdığını toplumumuzda yuvalanmış seccade kesimine anlatmak istemiyorum. Bugünün sadece fikirlere saygı, şahsiyetlere hürmet ve takvim yaprağına minnet ile geçmesini istiyorum. Oturup güzel insanları anmak, fotoğraflarına bakıp özlemek istiyorum. Eğer bu hala içimizde süren bir savaşsa, kimin payı ne kadar ise gövde gösterisini yapsın, kimin boyu daha uzun herkes görsün madem. Ve bugün için içlerinde herhangi bir kıpırtı hissetmeyen dostlarım; umarım bugün de toplanır birer makrube yapar geğire geğire yersiniz, ki zaten resmi tatil sizin için de.

"En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
..."Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,denildi."
...
Coşkusunu havai fişeklerle yapılan kutlamalarda değil , yüreklerinde hisseden bu toprağın insanlarının Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Bu destan onların destanıdır."