17 Mayıs 2010 Pazartesi

mine vaganti

"hep başkalarının istediğini yaparsan hayat yaşanmaya değmez"

iş yerinde geçirilmiş bir ayın performansından sinema bileti kazanma hazzını ilk kez yaşadım. hangisine gitsem içsesleriyle mücadele etmeme, bir hafta önce titanların savaşına giderek diğer seçeneği arkadaş tavsiyesiyle elemem sebebiyle gerek kalmadı. lafı titanlara getirmişken gitmeyi düşünenler varsa gözlükleri takmadan daha rahat ve daha renkli izleyebilirler; yalana ve pavlovun köpeği olmaya gerek yok.. oldum oradan biliyorum.
neyse bocalamadan filmimize dönelim:

okumaya gitmiş iki kardeşin sahip oldukları makarna fabrikasının başına geçmek için geri dönmeleriyle başlıyor her şey. kardeşlerin fabrikayı ilk ziyaretlerinde küçük olanın itiraflarıyla abiyle beraber (beklenen)şaşkın bir duruma düşülse de, asıl şaşkınlık aile yemeği sırasında büyük kardeşin açıklamasıyla gerçekleşiyor. ve bu sefer yalnızca çevre-aile baskısı sebebiyle değil, sadece birkaç dakika geç kaldığı için, herşeyi göze almasına rağmen elde edemediği özgürlüğünün yanında, yıkılmış bir ailenin, özellikle yataklara düşmüş bir babanın sorumluluğuyla birlikte omuzlarında hisseden bir gay profili çıkıyor karşımıza.
artık tek varis gözüyle bakılması, el üstünde tutulması da kendisini açıklama çabasına mecburen ket vurmasına, belki de yeni bir doğru an kollayana dek, babasının oğlu rolünü oynamasına kadar götürüyor küçük veliaht tomassoyu.

üstelik kendini rolüne öyle kaptırıyor ki, biraz da fazla zaman geçirmenin kaçınılmaz etkisinden olsa gerek - güzelliğini belirtmeye gerek bile duymadım miss griamudo'nun :) - güzel hissedar alba'ya da gönlünü kaptırıveriyor, ilk başlarda direnerek bütün kaçışları denesede. abisinin ailesine verdiği hüznü düşünerek belki de, kendisine bağlanan umutları yıkmamış olmak adına dayanmaya devam ediyor, ilk başta düşündüğü salt ailevi, geleneksel düz mantık hayat akışını kabul ediyor. bir anlamda başkalarının yaşamasını istediği hayatı yaşamaya başlıyor..  ki en başta belirttiğim büyükanne öğüdü filmin hangi eksene oturtulduğunu fazla söze gerek bırakmaksızın açıklıyor.

burada biraz çağan ırmak'ın babam ve oğlumdaki aile ortamının, film boyunca düzensiz seyreden duygusal iniş çıkışların, ansızın geliveren gülme isteklerinin benzer seyrettiğini hissettiğimi de belirtmeliyim. birkaç kelamda film müziklerinden etmemek olmaz herhalde "50mila"ile kulakların pasını alarak başlıyor, ara ara güzel akdeniz melodileriyle renkli kareleri daha bir canlanveriyor.. fakat final sahnesinde sezen aksunun büyülü sesine tanıklık etmek önce bir şaşkınlık yaratıyor, sonra keyifle salondan çıkmaya neden oluyor, şarkının sonunu da dinleseydik düşüncesiyle..


Hiç yorum yok: