17 Kasım 2010 Çarşamba

minarenin kılıfları

Reklam. Bu kadar izlenmesinin, haftaiçi geç saatte gittiğim salonda bile bu kadar kalabalıkla karşılaşmam, doğru tanıtımın yapıldığı, ilginin fevkalede çekildiğini açıkça gösterdi. Filmdeki tarikat etkisinden mi bilemedim ama salondaki türbanlı sayısının normalin çok üstünde olduğu da gözüme çarptı, belirteyim. Her ne kadar beklentileri tavana değdirecek tanıtımlar yapılsa da önceki hayal kırıklıklarını hatırlayarak yine de temkinli olmak da fayda olacağını düşünerek gittim. ama ne kadar temkinli olursam olayım gözümde canlanan frgman izleri, kulaktan dolma söylentiler vs bu konuda biraz zorlamadı değil beni.

Filmi sahne-sahne geçmekten öte bütün olarak ele alırsak, daha uzun olabilecek, hatta bir değil, birkaç tane film konusu çıkabilecek kadar geniş hikaye altyapısına ait konuları tek çırpıda, en rahatsız edici yanı ise sığ mesajlar eşliğinde geçiştirmesiydi. Bugün çoğu amerikan dizilerinin birer-ikişer bölümlerinde bile terör suçunu bütün müslüman alemine yöneltmemek gerektiği kendi dillerinden anlatılıyor. Madem iki tarafı da bir araya getiren bir tür turkish-american filmindeyiz, madem bu topraklar dışında da gösterime girecek ülke sayısı olarak rekor kıracak, sadece müslümanların duygu sömürüsüne ve tarafına haiz, sürekli tekrarlanan diyaloglar yerine, filmin ayrıcalıklı olmasını sağlayacak, din üzerinden değil de insana, ve insan davranışlarına odaklanarak yapılacak söylemler hiç değilse söylemlerin salt bir “müslümanların sırt okşaması”ndan çok küresel cevaplara bir cevap olamasa da, bir yol başlatabilirdi. Bu nokta, fazlasıyla uyanık “gişe” kaygısı mı, yoksa düşünce “çap”ının film maliyetine yetişememesinden mi kaynaklanıyor? Her ikisinin kesişimi olduğunu düşünüyorum. Sonuç kısmında suç işleyenin yakalandığını göze alırsak, ortaya yine radikal de olsa islami bir terörizm çıkıyor. yani şüpheciliğin odaklandığı noktayı doğrulayacak hedef bir şüpheli toplum konumuna da düşürmüyor değil savunduğu toplumu, çelişkiye düşerek.


hoş bunların yeterince dert edildiğini de sanmıyorum. zaten yapılmak istenen, doğu şivesinin tatlı "oğlum" söylemlerine mahsun bakışlar atarak tabi alttan da müziği eksik etmeyerek gözü yaşlı bir kitleyi çevrelereyek yapılmış bolca.oyunculuk kıstası olarak önümüze haluk bilgineri alacak değiliz. mustafa "acar" sandal ile mahsundan başlayıp ona uzanmak ayıp olur biraz. iki kısımlı başrollerden türkiye tarafına düşen üçlüden iki ismin belli yeteneklerini sınava çekmeye gerek yok derim. bari farkı anllattığında olsun diye dövünmem de bu sınavın başarısızlığına çoktan hüküm vermiş olmamdan kaynaklanmıyor değil tabi. keza aksiyon sahneleri, kullanılan mekan, alet edevatta ederi belli olmasından mütevellit konumuz içine almaya ihtiyaç duyulmayacak, sınava tabi tutulmayacak kadar göz ardı edilebilecek şeyler.

Hiç yorum yok: