25 Kasım 2010 Perşembe

pezevenk

bu yazı migirdiç margosyan'a ait bir yazıdır. maillerimde kaydettiğim yazıları karıştırırken görüpte burada paylaşmak istedim. umarım migirdiç margosyan a da ayıp olmaz.

"pezevenk...

daha düne kadar ben de tanımıyordum. kimi mi? arnavut vasil’i! peki kim bu hem arnavut hem de vasil?..
hadi, uzun uzadıya laga luga lâfı bir kenara bırakarak, tepeden inme konuya geleyim: bizim oralarda, bizim yörelerde, acı biber gibi, isot gibi kederin, hüznün en acı ifadesi nedir bilir misiniz?
“yüreğım dağlandi...”
arnavut vasil’i, daha doğrusu stratis myrivilis’in “arnavut vasil” adlı romanını okuduğum şu sıralar gerçekten yüreğim dağlandı; maymunluğumdan değil, insanlığımdan utantım! neden mi? çünkü roman, aldı, kucakladı ve beni götürdü bizim oralara, çocukluğumun ilk yıllarına, taa halo dedemin öldüğü güne...
evet, tanrı her zamanki gibi yine buyurmuş, bu kez de sıra dedeme geldiği için de dedem ölmüştü. dedemin ölümüyle bizlerin ciğeri dağlanmıştı ama, dağlanmış ciğerlerimizi bir kenara bırakıp, buzun, buzhanenin olmadığı ve de diyarbakır’ın o cehennemi yazında papaz der arsen’in dualarının hemen ardından cesedin kokuşmadan ermeni mezarlığına ulaştırılması gerekliydi.
marangoz nışo’nun alelacele yaptığı ve içine dedemi yerleştirdiğimiz tabutu sırtlayarak urfa kapısı’ndaki ermeni mezarlığının yolunu tutmuştuk. şehri tam ortasından bölen melik ahmet caddesi’nden geçerek doğruca mezarlığa giden en kestirme yolun aksine, daracık sokaklardan, daracık “küçe” lerden geçerek gözden ırak, tenha, girintili çıkıntılı yollardan sessizce yürüyor, mezarlığa ulaşmaya çalışıyorduk. ne ki, tüm gayretlere rağmen yeşil çuha yerine siyah bir beze sarılı “gâvur ölüsü” nün peşine takılan çoluk çocuğun taş yağmurundan kafilemiz bu kez de kurtulamamıştı. o gün “fılla”, “gâvur” ölülerini taşlarken eğlenen, bunu, bir nevi oyunun kuralı belleyen ben yaştaki çocuklardan birinin fırlatıp attığı taşın ardından bir de avazı çıktığı kadar “ölmüş, gebermiş o pezevenkkk!” bağırışını, babasının ölüsüne küfreden bu bacak kadar “piç”e sinirlenen dayım demirci haço’nun nasırlı eliyle indirdiği tokadın ardından, boylu boyunca yere serilip ağlayan çocuğun gözyaşlarını hiç mi hiç unutamadım. siyah bazalt taşlı evlerin duvarlarından yankılanan “pezevenkk! pezevenkk!..” sözleri daha sanki dün gibi kulaklarımda asılı kaldı,
...dedem, halo dedem... asıl adı garabet’ken asıl ismini bile gölgede bırakarak ömrünün sonuna kadar kürtçe’deki “dayı” anlamında “halo!” diye çağrılan dedem.. anamın ve dayım demirci haço’nun babası.. dağa kaçıp sürgüne, kafle’ye gönderilmekten son anda kurtulan, daha sonra usta bir dokumacı olduğu için komşu köyde yaşamını “işe yarar” mesleğine borçlu olan insan... sonra ortalık durulunca diyarbakır’a göçen, elde tezgâh, avuçta da para olmayınca bu kez de inşaatlarda amelelik yaparak ardından duvarcı ustası olan dedem... dicle kenarındaki kavun ve karpuz bostanlarına güvercin gübresi biriktiren boranhane’lerin neredeyse çoğunu, çamur ve samanla iyice yoğurup kestiği kerpiçleri güneşte kuruttuktan sonra örerek boranhane yapan, tüm yaz boyunca çalışarak sonbaharda eve döndüğünde bana armağan olarak bir çift beyaz güvercin getiren dedem. benim güvercinleri okşayıp sevdiğimde o da saçlarımı okşayıp beni severken benim güvercinler gibi “kakıbooo, kakıbooo, kakıbooo” diyerek onları taklit ettiğimi görünce ağzındaki tek tük dişlerinin arasından kahkahalarla gülen bu uzun boylu, pos bıyıklı yaşlı ihtiyar... biz ermenilerin gâvur mahellesi ile, moşe’lerin, yahudilerin, diğer adıyla cehu’ların yaşadıkları yahudi mahallesinin tam sınırına yine kendi eliyle yaptığı kerpiçten evinin bir köşesinde, çoğunlukla da sedirin altına gizlediği teneke kutunun içindeki madeni gümüş bir liralıkları arada bir çıkarıp senem nenemle beraber önce zazaca “yev, dü, hire...” sonra yanlış sayıp saymadıklarından emin olmak için bir de kürtçe “yek, dü, se...” ve nihayet bir kez de ana dili ermenice ile “meg, erguk, irek..” tek tek saydıktan sonra; bir de zar zor konuştuğu türkçe ile saymaktan vazgeçerek kapağını sıkıca kapattığı bu gizli hazineyi, yine sedirin altına gizleyerek, sakladığı bu definenin mutluluğuyla yaşayan adam... önceleri adana ceyhan’da, sonraları akhisar’da ellerine silah yerine balyoz, kazma, kürek tutuşturulan gayrimüslimlerin “amele tabuları”nda, nafıa eriyken taş kırarak, yol yaparak dört yıldan beri yarı aç, yarı tok karnına, bitlerle savaşarak, uyuza yenilerek çile dolduran ikinci cihan harbi’nin çileli askerlerinden biri olan oğlu, dayım haço’nun döneceği günü iple çeken, döner dönmez de yemeyip içmeyip yıllardan beri biriktirdiği bu hazine ile önce bir demirci körüğü, ardından da bir demirci örsü, çekiç ve kerpetenin alınışıyla oğluna açacağı demirci dükkânının hesaplarıyla, sonra da onu evereceği günün hayaliyle başı hep meşgul olan bu benim halo, nam-ı aslıyla garabet dedem.. soyadı kanunu çıktığında nüfus müdürünün karşısında “begüm vala ben bılmiyem, sen hangi soyadını istisen oni koy” diyince, nüfus müdürünün soyadı hanesine temizyürek kaydını düştüğü dedem...
...ve midilli adasında rumlarla birlikte az sayıdaki müslüman türklerin yaşamını anlatan stratis myrivilis’in arnavut vasil’ine şimdi de kulak verelim:
“o günlerde köyümüzde oldukça az türk yaşardı ve onların mezarlığı köyün aşağısındaydı, bizimkinden biraz daha yukarıda, tepede. bazen, türklerin cenaze törenleri bizim sokaktan geçerdi. tabutu omuzları üzerine alır, sessizce mezarlığa yönelirlerdi. parke taşlar üzerinde geçen kalabalığın ayak seslerini duyardık. annem, başını önündeki elişinden kaldırır, kıza: ‘bak bakalım, dışardaki patırtı neyin nesi’ derdi. kız, pencereden dışarı eğilir ve çabucak geri kapatırdı.
‘bir şey yok, teyze. sadece ölen bir köpek.’
hepimiz olan biteni anlardık. haç çıkarır, hep bir ağızdan: ‘din kardeşleri de aynı akibete uğrasın, tanrım’ derdik.
ne fanatizm.
vee şimdilerde kırk küsur yılın ardından diyarbakır küçelerindeki siyah bazalt taşlardan yankılanan, “ölmüş o pezevenkk..” sözcüğüyle, şu sıralar okuduğum arnavut vasil romanının satır aralarına gizlenmiş ve bir zamanlar midilli’de dile getirilen “sadece ölen bir köpek...” yakıştırmasından bir kez daha nefret ediyor, ciğerim bir kez daha dağlanıyor, kusuyorum."

oküz, ekim 97






Hiç yorum yok: