31 Ocak 2010 Pazar

yetmez (nokta)

Hayaller, Kırıklıklar, Şehir....


Zor geçen bir haftadan sonra haftasonum biraz daha keyifli olabilir belki diye düşünürken; Cuma akşamı öyle olmayacağını anlayarak eve geldim. Bütün bir yıl boyunca arkasında durarak savunduğum ve güvendiğim birkaç kişinin aslında güvenilmez olduklarını anlamam biraz travma etkisi yaratmadı değil. Üstünede birkaç kişi birden ben sana demiştim dediğinde aptallığımı tescillemiş oldum aslında. Tüm bu hissedilenlerle birlikte kendimi uykuya bırakmaya çalıştım ama olmadı.

Bütün bir Cumartesi ve Pazar gününün bu saatine kadar kendimi bir boşluğa bıraktım. Hiçbişey düşünmek istemedim. Ne yapacağımı, nasıl davranmam gerektiğini, bilmiyorum. Aslında hiçbişey yapmak istemediğime karar verdim sanırım. Ne olacaksa olsun demek ve hiçbişey düşünmek istemiyorum galiba. Geçen bir yılı sürekli kontrollü davranmaya, sakin olmaya, tüm yapılanlara göz yummaya çalışarak geçirdiğimden sanırım, şu an bu satırları yazarken yapmam gerekenin hiçbişey yapmamak olduğuna artık kesinlikle eminim.


Tüm bunları yaşarken bir yandan da Pazar sabahımın hiç değilse 1 saatini keyifli geçmesine sebep olan bir program yakaladım Tv'de. Trt Türkte yayınlanan Kentler ve Gölgeler programında çok sevdiğim şair-yazar Konstantinos Kavafis ve hayatını geçirdiği şehir olan İskenderiye vardı. Yine çok sevdiğim Meral Okay hayranı ve okuru olduğu bu şairi yaşadığı ve öldüğü bu şehirde çalıştığı binaya, kahvesini içtiği kahve'ye, şiirlerini yazdığı çalışma odasına, ömrünün son günlerini geçirdiği hastaneye giderek anlattı yaşam öyküsünü. Kavafis'in ailesi aslında Fener-Rum doğumlu. Kısa bir sürede olsa İstanbul da yaşamış ve asıl memleketi olarak her zaman burayı görmüş. Hiç sevmediği halde 32 sene boyunca Bayındırlık Bakanlığında memur olarak çalışmış ve hayatını İskenderiyedeki 4 ile 5 sokak arasında kurmuş. Evi, işyeri, gittiği kulüp, hastanesi ve bağlı olduğu kilisenin bulunduğu tüm yerler aynı cadde üzerindeki sokakta konumlanmış durumda. Onun için çok zor olsada İskenderiye'yi vatanı olarak kabul etmiş ve kendisinin en çok sevdiğim şiiri kaleme almış.




Şehir




Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin


'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.


Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;


-bir ceset gibi- gömülü kalbim.


Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?


Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,


kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,


boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'




Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.


Bu şehir arkandan gelecektir.


Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,


aynı mahallede kocayacaksın;


aynı evlerde kır düşecek saçlarına.


Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.


Başka bir şey umma-


Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,


öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.




Ömrümüzü böylece tüketiyoruz işte. Nereye gidersek arkamızdan gelecek bir şehrimizin olması bir şans ama...


29 Ocak 2010 Cuma

..

galibiyetle mağlubiyet arasındaki ince kırmızı çizgi.. bu akşamki 3 puanı istemek mi daha beşiktaşlı yapar, isterken boğazın düğümlenmesi mi? bir maçtan alınan 3 puanla, yeni bir aya yeni bir umutla uyanabilmek arasındayım!

28 Ocak 2010 Perşembe

borç kapandı!


Demirören, verdiğim parayı geri alacağım.. Bu para benim çocuklarımın parası diyor...Demirören, seçilmezse parasını ertesi günü istiyor...
Seçilsin ya da seçilmesin kimin kime borcu var noktasında anlaşamayacağımıza göre...
Demirören bu paraları nasıl harcadı?
Futbolcu alırken...
O zaman...
Tabata: 8 milyon Euro: 11.2 milyon dolar
Zapatocny: 4.5 milyon Euro: 6.3 milyon dolar
Delgado: 7.7 milyon dolar
Schildenfeld: 2 milyon Euro: 2.8 milyon dolar
Toplam 28 milyon dolar eder...
Bonservisleriyle Demirören alsın bu 4 futbolcuyu...
İster evinin bahçesinde çocuklarıyla oynatsın, ister satsın...
40-28=12 milyon dolar kalıyor geriye...
Sayesinde Del Bosque’ye ödenen para da 12 milyon dolar...
Hesap kapanmış olur...

nilay yılmaz / 28 Ocak Perşembe 2010  @ milliyet

27 Ocak 2010 Çarşamba

Şakir ECZACIBAŞI'nın Ardından...


Söyleyecek çok da fazla bişey yok ardından... Kültüre, sanata ve İstanbul'a bu kadar gönülden bağlı bir kişi daha var mıdır ya da İKSV artık eski İKSV olabilecekmidir bilinmez. Ama iyiki onun yaşadığı bir İstanbul da genç olabilmiş ve festival nedir nasıl olur öğrenmişim. Kişisel tarihim için büyük kayıp ve üzüntü nedenidir. Başımız sağolsun...

Bir Larry Brown Klasiği


Takımızında herşey kötü gidiyor.. Bir türlü maç kazanamıyorsunuz. Kadro istikrarınız yok. Maç kaybetmek en büyük alışkanlığınız olmus ve play-off'un ucundan bile geçmiyorsunuz..! Böyle bir durumdayken en önemli kurtuluş reçetelerinden biri olsa gerek Larry.. Indiana - Philadelphia - Detroit ve şimdi Charlotte.. Başına geçtiği takımlara özellikle Detroit ve Charlotte olmak üzere ligin en iyi savunmasını yaptırmasıyla yepyeni kimlikler kazandırdı. Detroit efsanesi anlatmaya pek gerek yok. Nitekim Larry Brown'un gelmesi ile başlayıp, 2004 sampiyonlugu ile tavan yapıp Larry Brown gittikten sonra çökmeye başlayan Detroit Pistons'ı yaratan adamdı. Şimdi ise en önemli özellikleri savunma yapmak olmayan oyuncular ile ligin en iyi savunma takımını yaratıı. Yani Charlotte Bobcats'i..


Raymond Felton, Stephen Jackson, Gerald Wallace, Boris Diaw ve şu sıralara sakat olan Tyson Chandler.. Larry Brown da bu oyuncuların profiline baktığında bol skor üretemeyeceklerini anlamış olsa gerek onlara her gittiği takımda yaptığı gibi savunma yapmayı öğretmiş. Belki de Bobcats yönetimi bu takıma savunma öğretilmesi için Larry Brown'u seçti. Özellikle forvet savunmasında Wallace ve Diaw ikilisi rakibin en önemli skorerlerini kilitlemede büyük rol üstleniyor. Wallace'ın bu yıl 11 rebound ve 1.2 blok ortalama ile savunmada kilit isim olurken, sakatlık sonrası düzgün bir Tyson Chandler de pota altını karartacaktır. Stephen Jackson draftı ile hücum hattını da güçlendiren Bobcats önümüzdeki yıllar için umut veriyor.
Bu yıl için play off şanslarına gelince Doğudaki muhtemel rakiplerinin Orlando, Boston, Atlanta üçlüsünden biri olacağını düşündüğümüzde, ki Clevland'ı 1. olacağından ve Bobcats'in 8.ci olmayacağından dolayı bu rakipler arasında saymıyorum, Bobcats'in bu yıl işi oldukça zor. Belki dağınık bir Orlando'yu eleme şansları olabilir. Bunun dışında Atlanta ya da Boston zorlanmadan Charlotte karşısında isimlerini konferans yarıfinaline yazdırırlar. Önümüzdeki yıllarda başarılı olmaları için iyi ve skorer bir pota altı oyuncusu draft etmeleri gerekmekte. Savunma ve hucümda etkili böyle bir oyuncuya sahip olurlarsa işte o zaman Doğu'da en önemli şampiyonluk adayları arasına girerler. Go Bobcats!

25 Ocak 2010 Pazartesi

mr fourth quarter


Hedo sezon başında Toronto'ya transfer olduğunda ben elbette bu yeni Avrupa denemesi üzerinden kurulan oluşum için çok önemli bir saha içi liderine sahip olabileceği düşüncesine kapılmışdım. Sezon başından beri 8-15 arası sayı ve 5 li rebound ve asist sayıları ile 11 milyon doların hakkını vermediği açıkça belliydii. Bu sabaha karşı yine bu sıradan performanslarından birini sergilerken, son saniyelerde tüm sorumluluk bana ait diyerek Orlando yıllarından kalan bir son top kullanma özverisi ile Toronto'nun pazar günleri galip gelme ritüeline katkıda bulundu. Hedo sezon başından beri yaşadığı sıkıntılı form grafiğini belki bu maçta yaşadığı güven ile daha üst seviyeye çıkaracaktır, lakin son bir kaç yıldır genelde form düşüklüğünü all star sonrası 10-15 maç olarak belirleyen Hedo, bu sene bu garabeti tersine çevirerek daha üst seviyede bir performans göstererek en azından, beni geçtim uğruna feda edilen o milyon dolarlık kontratın bir nebze olsun hakkını verecektir. Bu arada geçen sezon Courtney Lee felaketini hatırlayarak potaya giden Hedo'nun da maç sonunda Lakers'a karşı kazanma isteği hafif gülümsemeler ile izlenmedi değil....

stay with us harry


bugün gazetelerde çıkan haberlere istinaden bir çok blogda başlatılan kampanyaya benimde destek vermemem olmazdı. Daddy Cool bugün çıkan haberlere göre Gs takımının 8. yabancı kontenjanından Giovanni Dos Santos uğruna feda edilecekti. Gerçi daha sonra başkan Polat farklı şeyler söyledi ama her ihtimale karşı ; Stay with us Harry ......


Harry Kewelll Gs takımının en önemli unsurudur şu anda, aman diyim kendisi hakkında gidici düşüncelerine kapılanlara. Bu her kim olursa olsun tepkimiz fena olacaktır ey Gs yönetimi ve Daddy Cool bizimle kalacaktır! sakın ola gönderilmesini geçtim , düşüncesi bile hiç bir dimağa düşmesin. Kısacası Daddy Cool giderse olmayan çocuğumu kesmeye bende razıyım.....

profesyonel

ne yalan söyleyeyim kod adı kongodan sonra ilaç gibi, birebir geldi bünyeye. az uyku çok iş periyodunda sırılsıklam ıslanışımı da, uykusuzluğumu da bir kenara koydurdu, çıkışta sabaha kadar çalışacak olsam da bir an bile pişmanlığı hissetmedim bünyede. 4 kişilik kadrosuna rağmen aslında iki kişilik dev bir kadrodan ibaret oyuncuları; emekli polis luca bülent emin yarar ve teodore yetkin dikinciler.

"birgün tandığınız bir adam, bütün geçmişinizi değiştirebilir mi? benim kadar şanslıysanız evet!" diye başlıyor söze tea. 40 yaşına kadar sadece 2 kitabı yayınlanmış bir yayınevi müdürüyken önünde önce 4 adet ismini bile bilmediği kitabını, ardından bütün geçmişini; babasının hediye ettiği saatten, oyuncak köpeğine ve hatta annesinin gönderdiği ve hiç okuyamadığı mektupları dahil  önünde buluveriyor. kendisini  yirmi yıla yakın süredir gizlice her nefesinde takip etmiş bir polis memuruyla iki saate yakın, komik ve kahkahalar eşliğinde başlayan görüşmeleri, giderek özlemle, hüsranla ve pişmanlıklarla örtülerek sona eriyor. "evrim hayvanı 1 milyon yılda insanlaştırabildi, komunizm ise 50 yılda tekrar hayvanlaştırdı!" eksenindeki tea ve artık sadece taksi şoförü olan, bir zamanlar komunizmin istediği şanı kendisine vermiş polis memuru yoldaş luca'nın sahnesi bir anlık dalgınlıkla içine çekerek, ama hiç sıkıntı vermeden 2 saat boyunca bana da aynı sahnenin tozunu yutturmayı başardı;

"bundan sonra her zaman sabah, akşam demeden akşam selamı verelim, gün gerçekten gündüz olana kadar!"

oyun proramı için..

24 Ocak 2010 Pazar

pazar bulmacası


land roverın zorlu koşullarla nasıl da baş ettiğini gösteriyor değil mi? hoş. ama asıl ilginci sağ alttaki bobo-aldonin mücadelesindeki 6 fark? ben 5 tane bulabildim altta kırmızıyla işaretli. 6. olarak bobonun sol ayağının üstündeki U harfi kabul görebilir mi emin değilim! 6. yı bulana öpücük veriyorum akşama:)
not: büyük hali için üstteki resme tıklayın.


şans, totem ve anka kuşu


dikkat: bu yazı çok gereksiz bir yazıdır!

herşeye rağmen öncelikle sıcacık yatağından kalkıp sabahın 07:20 sinde o frıtınalı havada gelen ve nöbeti devralan meoezcana teşekkürler. birincil şansımdır kendisi. sınavı kazanırsam en büyük kıyaklardan birini yapıcam kendisine, unutmazsam; ki genelde unuturum, vefa olgusu pek içli dışlı olduğum bir kavram değildir, bilindiği üzre, hem bekofis göttür:). ikincisi tabi ki suborusunun da dediği gibi sınava uykusuz olarak girmem; her şeyi tastamam, kahvaltı yapılmış cillop gibi, idraki açık bir benin beceremeyeceğini çok iyi biliyor, durumu açıkladığımda ilk tepkisinin bu oluşu da güzeldi. üçüncü sıraya 07:25 de maslakda tipiyle başbaşa kalışım ve bir kardan adam olarak iettnin sıcak kollarına kendimi bırakışım yerleşti. tüm soğuğa rağmen eve varır varmaz traş takımlarını toparlayıp soluğu banyoda aldıktan sonra, ikinci jilet darbesinde elektriklerin kesilmesi de 4. sıradaki yerini hakediyor. 9 günlük sakalı bir elimde el feneri, bir elimde jilet kombinasyonuyla kesmek daha iyilerine layık aslında. gelgelelim ilk beşin sonuncusuna; 4.levent-taksim-kabataş-beyazıt hattında geçireceğim yer altı ve üstü raylı yolculuk hayali, metrodan içeri girerken duyduğum "sistem bozuk" haberiyle yıkıldı, yallah otobüse ve bir kez daha iett amcanın kollarında, pardon bu sefer kucağındayım tam. metronun yükünü çekmek zorunda kalan bir ulaşım alternatifinin varın düşünün dün sabahki halini. etti mi beş.

en vahimi ise sorunsuz bir tramvay yolculuğundan sonra yıllanmış kapının önüne doğru titreye titreye gittikten sonra oldu, aslında gidebildikten demeli. sınava giriş kağıdı ve nüfus cüzdanını (bkz: 63 TL) hazırlayın uyarısı bütün soğuğu yırtarak ısıttı içimi desem yalan olur, hala donuyorum. neyse sağ iç cebimde 8e katlanmış kağıdı ve 63+5 tl ye çıkardığım yepisyeni kafa kağıdını çıkarıp, düzenledim elimde. tam 3 sıra vardı, elimde açık bir halde a4, aklım bir karış havada, derken "şıpp, şıpp" diye bir ses ve a4 ün üzerinde anka pisliği :) o an anladım kazanmaya ne kadar yakın olduğumu -bir yandan da görevliye pis pis göstermeyelim şimdi diyerekten cepten çıkarılan başka bir kağıtla temizlemeye çalışıyorum tabi- ve başladım hesaba;

hava muhalefeti nedeniyle aynı azmi gösteremeyen -ki sınav salonundaki boşluklardan da belliydi- %20 lik bir dilimi bir kenara koyalım. sınav başladıktan yarım saat sonra çıkan %25 lik dilimi de eklersek kaldık mı yarı yarıya. bir %10 da başlangıçtan bir, bir buçuk saat sonra çıkanları koyarsak: kalır 40. uykusuz ben bir %15 hayli hayli etkiler, etti 25. zorlu yol macerasından, elektrikten gelen bir +5 olsa;20, son ve en büyük temenni olarak olarak kuş pisliğini de eklersek %10-15 lik bir dilim kalıyor. hadi biraz da ben de ışık olsa 5 dilimlik, kalır bize % 5-10 luk bir dilim. tebrikler ve pattesizma is my life style.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Her Yerde Kar Var


Uzun bekleyişten sonra İstanbul'a beklenen kar geldi. Sabah işe gelmek için Boğaziçi köprüsünü geçerken fırtına aracı sarsarak gücünü hissettirdi. Kar yağışı sabah itibari ile etkisini artırarak devam ediyor. Bu soğuk ama seyir keyfi yüksek havada yapılacak en keyifli aktivite evde battaniye altında şahane bir film, bilumum sıcak içecekler ve bol mısır patlağı keyfi sanıyorum. Her ne kadar Ankara da devam eden Tekel işçilerinin grevi, sokaklarda ki binlerce evsiz insanın durumu akla geldikçe içimizde ince sızı gücünü arttırsada ender olarak yaşadığımız karın keyfini çıkarmaya çalışalım. Hatta çıkalım kartopu oynayalım, kardan adam yapalım, çok üşüyüp sıcacık salep içerek ısınalım. Kısacası birkaç saatliğinede olsa çocuklar gibi şen olalım...

63 TL


kafa kağıdı kaybetmenin TC sınırları içindeki cezası. dün nüfus cüzdanımı yenilerken yemiş bulunduğum cezadır ayrıca. gördüğüm muamele de cabası. banko görevlisine doğru ilerlerken hemen önündeki yazıda gördüm önce, inanmak istemedim tabi. biraz laf kalabalığıyla ne olup bittiğini tam aldım görevliden; çok ciddiydi ceza konusunda. eskisine de epeydir ulaşamadığımdam s.s lazio kabul ettik cezayı. yenisine bir başka gözle bakıyorum şimdi. görevlinin bütün sülale bilgilerimi istemesi de lise yıllarımda sözlü havasına götürdü beni, tabi salondaki sıra bekleyenlerin gülüşmelerini saymazsak; teyze var mı; yok, peki hala; 3 tane, isimleri? bıdı bıdı.. deden yaşıyo mu?.. diye devam eden sorulara başı dik bir şekilde cevap verdim elbet ( bu arada ismini hatırlayamadığım minik kuzenler de olmadı değil tabi, özür:). sabah ismi lazım değil bir devlet kurumuyla telefonda girdiğim ağız dalaşından ve alamadığım randevudan sıyrılarak gitmiştim, üstüne muamele bu olunca kafamdaki devlet dairesi fotoğrafı da kendini güncellemiş oldu; tabi devlet memuruna olan bakış açım da perçinlendi bu sayede. ama 15 gün içinde ödersem indirim kazandığım için şanslı hissediyorum kendimi; geçmiş olsun..

21 Ocak 2010 Perşembe

sherlock holmes

sahnede downey jr ve jude law olunca, koltukta da guy ritchie oturmaktaysa izlemenin kesinlikle keyif vereceği bir performansın aksini düşünmek çarpılma nedenidir sanırım. tüm uykusuzluğuma rağmen - ki film sonrası düşüncelerdir :) - ilk anından itibaren sanki 3D yle çekilmiş gibi içinde buldum kendimi. velhasıl mutlu ve mesut bir şekilde görevimin başında olmamın, insanlığın ihtiyaçlarına ve aydınlatılmasına problemsiz katkıda bulunmamın tek gecelik de olsa güzel bir sebebidir. (anlayanlar parmak kaldırsın:)

senaryo kısmına girmeye sanırım gerek yok, bildiğimiz sherlock işte; ödüllük perfomansları, ve seyir zevkini ayrı tutmak lazım, bu konuda ilk tacı downey JR golden globe dan aldı zaten. sherloca dönecek olursak; kendisinin özelliklerinin, pek tabi insan sarraflığının akıcılığı muhteşem; her ne kadar bu özelliğin mekanik işleyişi bazı yakınlarını rahatsız etse de, kendisinin zayıf düştüğü kişiler karşısındaki aciz durumu, bu özelliğin duyguya yer bırakmadığını gösteriyor. aklıma neden yer ettiyse artık?

kavga sahnelerindeki ve kurgudaki aydınlatmaları görmek için düzenlenmiş geri dönüşler ise tek kelimyle anlatılır; muhteşem. "kesin alkoliktir, bir yumrukta karaciğere!" tadındaki konuşmalarla geçen slow sahnelerin, olay örgülerinde sherlock bu sefer yavaş mı ne kaldı denilen (örn: dilenci sahnesi) yerlerdeki yanılsamaların açıklamaları ve nasıl denir, komiklik ayarı yerindeydi. yazıya bakınca kadı kızıyla randevu geçirmişim gibi gelebilir. ama bu bir keyif ve seyir  meselesiyle hakkını verdiğini söyleyebilirim.

son olarak koltuğa gömülerek izlemiş olmamı bezmiş, sıkılgan ruh halime, ya da zevk almayışıma bağlayanlara sesleniyorum; ne kadar iyi olsa da uyku mahmurluğunu üzerimden atmak kolay olmuyor, buna biraz sakal dinlendirmesi ve izleme tekniğimin (şimdi uydurdum:) sessiz ve dikkatli, daha doğrusu kendini bırakarak olduğundan dolayıdır.

gidin, izleyin, kendinizi hikayenin içine bırakın, sakın direnmeyin derim.

saygılar. sii yu.

20 Ocak 2010 Çarşamba

hrant bir haymatlos

faili meçhul cinayetler ile dolu güzel ve yalnız ülkemde mesih katilin 30 yıl sonra hapisten çıktığı günün akabinde , kimseye yaranamayan haymatlos olmaya yaklaşan bu adamın 3 yıldır kim,neden öldürdü, ne bir fikir , ne bir yorum ne de umuda doğru bir gelişme var. Memleketimde ki sorun aslında kim vurduya gidenlerin sadece mumlar yakılarak,türküler söylenerek ve gece 12:00 de dağılarak hatırlanması veya o duygular ile yılda bir kez akıllara gelmesi. Hrant'da bu melun rutinden nasibini almakta. Bundan 4-5 ay önce mahkemede yaşanılanları sayfalarında,yazılarında konu etmeyenler dün agosun önünde çığırtkanlık yaparken ve Hrant'a yapılanlar diye timsah gözyaşlarını dökerken, memleketimde utanmaktan öte , bunaldım. Her şeye rağmen , yapılanları unutmadım ve unutmamaya devam edeceğim. Gerek Arat, gerekse Rakel ne kadar bağırsa da sadece ölüm tarihinde kulak vermekten ziyade , acaba her gün yaşadıklarına dair empati kurmaya ne zaman başlayacağız. Tıpkı Güldal Mumcu'yu sadece ölüme dair günde kulak verdiğimiz gibi.

19 Ocak 2010 Salı

hükmen mağlup



foto goal.com un beşiktaş adı altındaki bilgilerindeki klasik 11 i. beklerin ekrem dağ, toraman oluşu kadroyu oluşturanın tercihidir sanırım, ben olsam ismaili koyardım. sakat holoskoyu koyup, demirbaş üzülmezi es geçmesi de ilginç! ayrıca 7 yabancılı onbirle mustafa denizliye bir gönderme de yapılmış olabilir :)

17 Ocak 2010 Pazar

baykal vs tayyip


İstanbul-2010 Kültür Başkenti - Ankara-2010 Sefaletin Başkenti


2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti için yazmak ve paylaşmak istediğim o kadar çok cümle varki aslında ama bunu bu sakin pazar gününde yaparak içimi daha fazla karartmak istemiyorum.

Dün gece İstanbul da milyon dolarlık havai fişekler patlatılırken ve havai fişeklerin alındığı Fransız şirket bir kez daha ihya edilirken, binlerce Tekel işçisi ölümü göze alarak haklarını arıyorlardı ve maalesef birçok haber kanalı, ana haber bülteni bunu çok sıradan bir haber olarak görüp kısaca paylaştılar. Bize düşen bu direnişe destek vermek...

kültür başkenti ve stad-ı olimpiyat


7 tepeli şehrimin 7 yerinde dün akşam başladı kutlamalar, ne mutlu. mercan dedeli sultanahmet meydanı tv ekranından bile büyüleyici görünmekteydi ki, kanlı canlı yaşayanlara ne mutlu. bir yanda ihtişam gösterilerine göz gezdirirken, genelde trt ekranındaki kerameti necip veoynamasa da ferrari olan takımımı izledim. bir yanda şehrin coşkusu gözlerimin önündeyken, diğer yandaki terkedilmiş yanının sırıtmışlığı sadece benim gözümde mi çarpıntıya sebep oldu acaba? yoksa dün akşamki görkem, adı türkiye olan bir kupanın maçına da yansıtılabilir miydi? namı sınırları taşan o şerefli stadyumda, üstelik belediyenin düzenlediği bir organizasyonlar yumağı gecesinde ve belediyenin takımıyla yapılabilecek bir sekkizinci etkinliğe kim ne diye diyebilirdi, hayran olmaktan başka seçeneği olur muydu?

15 Ocak 2010 Cuma

yahşi batı

öncelikle funny people filmi postundaki selamı geri alıyorum, alıyorum demiyeyim de, tek kişilik sahne performanslarına, her şey çok güzel olacak'lara gönderiyorum. yahşi batıya göndermediğim anlaşılsın nihayetinde. türkler amerikada tadındaki filmi tamamen yerden yere vurmak değil niyetim aslında. sonuçta her zaman alıcısı olan bir üründür cmylmz ve kendisinin yapmak istediği de bunu hüneriyle birleştirip sunmaktır zaten. beklenene cevap vermeyişinin en önemli nedeni de yine kendisinin çok yukarılara çektiği çıta seviyesindendir malum. biraz da filmin izlendiği andaki psikolojinin etkisi yok değil; çok yoğun, gergin geçmiş bir iş gününden sonra kendinize gelmeden izlemeyin derim. zira ilk izleyişim böyle bir güne denk gelmekte, söz vermiş olmanın zorunluluğuyla 2. defa gidişim ise ilkindeki "bu mudur yani?" havasını neredeyse aldı götürdü.  ben yine de filmin en baştaki tarihi eser sunumunda muhabbet eden 4 karakter arasında geçmesini isterdim.

bir de caste göz atalım; artık komik olmadığından şüphemizin kalmadığı ozan güven tercihi nasıl bir altyapıya dayanıyor bilemiyorum. kendisini severim aslında, temiz yüzlü hoş bir çocuk. her defasında diğerlerinin yanında sırıtıyor hissi uyandırdı bende sekmeden. tabi yerine geçebilecek bir küçükayvaz'dansa her zaman tercihimdir kendisi. özkan uğursuz elbette olmazdı, ama görmeye "mazhar" olmak istiyorum ben artık, eminim teklif dahi etmesine gerek yoktur, lakin biraz eskiye özlem, biraz da damakta kalan tattan mütevellit keşke demeden edemiyorum. kim bilir belki de en iyisi damakta kalmış bu tadı muhafaza etmektir. fazla nostaljiye dalmadan zafer algöze de ilişelim yavaşça; kendisi elbet iyi ama oynadığı şerif karakterini basit buldum, tipik orta anadolu ağzından, küfürlerinden öte bir şeyler katılabilirdi sanki. evgar ise hem görsel, hem de görsel olarak iyiydi:) azizin dediği gibi "alırım hiç affetmem" yani. kayda değer ya da değmez, oyuncular için sinema açısından pek etkisi olmadığı aşikar, cmylmz merdiveniyle üst levele çıkmak için ise bulunmaz bir nimettir bu yapımlar, biraz da bu noktadan ele alıp, sabun köpüğü muamelesiyle zevkini çıkarıp, yani zamanımızın en yaygın kültürü "kullan, at" ruhuyla anın tadını çıkarıp dert etmemek gerekiyor.

birkaç espriyi de anmadan geçmeyelim; yürüyen johnny iyiydi iyi olmasına ama, önlerden gelen "aa johnny walker!" nidasıyla salon büyük bir aaah çekti. kentucky deki piliç tezgahı, "param olsa da ben alsam!" la, ak sakallı amcayla beraber güzeldi ama, salona etkisinin azlığında KFC nin pazar payının iç açıcı olmadığı anlaşılabilir. kızılkayalar ve bambi kardeşleri de unutmayalım:)

iyi seyirler.

yakari

black betty


10 Ocak 2010 Pazar

Cemal SÜREYA


Cemal Süreya'nın aramızdan ayrılışının 20. Yılı Anısına


SEVGİLİM BEN ŞİMDİ

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim

Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara

Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden

Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz

"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz".

Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere

O gülün yüzü gülmüyor sensiz

O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı

Hepten hüzünlü bu günlerde Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye

Masada tabaklar neşesiz

Koridor ıssız

Banyoda havlular yalnız

Mutfak dersen - derbeder ve pis

Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş

Vantilatör soluksuz

Halılar tozlu

Giysilerim gardropda ve şurda burda

Memo'nun oyuncak sepeti uykularda

Mavi gece lambası hevessiz

Kapı diyor ki açın beni kapayın beni

Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi

Radyo desen sessiz

Tabure sandalyalardan çekiniyor

Küçük oda karanlık ve ıssız

Her şey seni bekliyor her şey gelmeni

İçeri girmeni

Senin elinin değmesini

Gözünün dokunmasını

Ve her şey tekrarlıyor

Seni nice sevdiğimi


7 Ocak 2010 Perşembe

sezer badur


bir sercandır devam ediyor. binbir türlü denklemler yazılıp çiziliyor. batuhan gidiyor, serdar sağdan yardırıyor(rüyaymış meğer:), uğur inceman döktürüyor(rüyada bile şaşırtıcı:). en çok üzüldüğüm transfer haberidir sezerin trabzonla anlaştığını duymak. denizlinin vazgeçilmezi 4-3-3 ün orta üçlüsüne ernst ve finkle beraber taş etkisi yapabilecek bir hamleydi; tavşancı mustafadan, özellikle tanıdığı, manisaya aldırmış olmasından mütevellit ümitvar olduğum bir haberdi. ara transferin ilk günlerinde bir sabah henüz web e girememişken, afyonum ne zaman patlar diye düşünürken meoezcanın sezer badurla başlayan cümlesiyle işte güzel bir gün demiştim kendi kendime, olmadı. malum trabzon haberini vermesiyle şenol güneşe olan saygımda bir sarsılma olmasa da iş bilirliğine kızmadım değil; hele iki santraforunu göndermek istediği, yerlerine batuhan ve nondayı istediği haberlerini duydukça, şu güzelim oyunun bazen ne kadar basit olabildiğine de şaşırmamadan  edemedim doğrusu. netice itibariyle güzelim sezer karadeniz havasıyla dolmaya başladı. trabzona hayırlı olsun diyelim, nazar değmesin kendisine ve unutma trabzonlu güzel, güneşli günlerin yakın..

5 Ocak 2010 Salı

he was funny


gösterime girdiğinde ismiyle, oyuncusuyla gülmek için birebir hissi uyandırmış olması benim hatam olmamalı sanırım. izlemeye başladıktan birkaç on dakika sonra ise "komedyenin dramı" ya da "palyaçonun gözyaşları" yla başbaşa kaldığımı hissetmiş olsam da, reign over me nin hatıralarının vurmasıyla pek de şaşkınlık yaşamadan devam edebildim kalan büyük kısmını izlemeye. gözüme en çok batan kısım ıra rolündeki seth rogenin gerçekten filmdeki gibi sandlerın takipçisi olduğu, aynı rollerin farklı yansımalarıyla mesleklerinde de yaşandığıydı, yakınlarım değiller elbet; filmlerinin, popülerliklerinin sınırlarını baz alarak yapılnış bir uzaktan yorum benimkisi. filme dönelim diyeceğim ama filmden öte adam sandlerdeki gerçek çöküş, oyunculuk anlamında değil ama, komediden drama geçiş anlamında hep kafama takılıyor.

neyse. hastalık nedeniyle boşvermiş bir komedyenin metin yazarı olarak çalıştırdığı ıra nın hikayesine, hastalığın da vermiş olduğu pişmanlık, vicdan gibi duyguların mecburen geri getirdiği eski evli sevgili, ve pek tabi karizma kocası mr. bana da katılıyor. bu noktada neler olduğunu kestirmek için kahin olmaya gerek yok, iyileşen sandler ve eski mutsuz sevgili için yeni başlangıç sinyalleri ve evi basan müthiş aksanlı mr bana.  muhteşem tribal koca biraz garibime gitse de hem karakter hem bana gayet başarılı. en iyisi akışdan sıyrılıp sahneye çıkan komedi kafelerden bahsedeyim biraz pek tabi komedyeniyle birlikte; sandler dahil, ira ve diğerlerine bir türlü gülemediğimi söylemeliyim, burda adamlar soğuk abi muhabbetine girmeyeceğim elbette, ama gülünecek kadar da komik değil açıkçası :) belki bir gülümsemeye yeter diyelim, ama film içinde salondaki insanlarında pek güldüğünü söyleyemem. henüz yahşi batıyı izlememiş olsam da cem yılmaza burdan büyük bi selam ve teşekkür yolluyorum.. yolladım..

2 Ocak 2010 Cumartesi

soul kitchen






01/01/2010 itibari ile koskocaman bir boş günde uzun zamandır yapamadığım eylemi gerçekleştirmek üzere kendi kendime verdiğim sözleri tutmayı başardım. 1 gün içerisinde 3 sinema filmi izleyerek hem uzun zamandır yapmak istdiğimi eylemi gerçekleştirdim hem de yazacak birşeyler biriktirdim. Bu sinema gözleminde ilk değerlendirme bir Fatih Akın filmi olan "Soul Kitchen" ile başlamakta. Fatih Akın yıllar boyunca takip etmekten keyif aldığım, temmuzda , solino , duvara karşı derken Avrupa sineması için ciddi anlamda katma değer olduğunu ispatlayan ve her festivalde bir şekilde bulunmasından keyif alınan önemli bir adam. Soul Kitchen'da bu önemli adamın son denemesi. Soul Kitchen'da Fatih Akın oyunculuk anlamında tutuculuk yapmaya devam ederek, Moritz abi ile yunan aktör Adam abiyi tekrarında bir araya getirmiş, Birol abim gayet kendine özgü tavırlarıyla tekrar harikalar yaratan adam kıvamında. Bu oyunculuk anlamında tutuculuk iyi midir, kötü müdür bilemem ama nedense Fatih Akın filmlerinde eğer Moritz, Adam , Birol Ünel oynamaz ise kötü olacak bir kanaat var nedense ben de. Herşeyi kenara bırakarak değerlendirmeye geçersek , başarılı mıdır evet sonuna kadar keyifle izlediğim bir Fatih Akın denemesidir. Bir bir değerlendirme penceresinden bakarsak; Oyunculuk olağanüstüdür, Birol abimin muhteşem tavırlarına , Moritz'in bıçkın delikanlılık tavırları 10 numara olmuş buna başka bir şey diyemem. Komedi unsurları yerinde ve gayet dozunda olmuş dedirten bir başka başlık. Müzik olağanüstü olmuş. Hikaye eksik kalmış mı aslında ortada kalan bişey yok ama sanki daha hareketli bir senaryo olabilirmiş kanaati kalıyor insanın içinde. Filmde hikayeyi böyle düşündürecek sebepler sonunun çok hızlı bir şekilde , çarçabucak bitmesi. Böyle bir filmde daha ağır , daha insanın içine sinen bir son hazırlanamaz mıydı , bence olabilirdi. Görüntü anlamında aslında çok önde olan bir film de değildi ama Soul Kitchen mekanını düşünerek bu karelerin belki de bu şekilde hazırlanma tecrübesi kasten ve isteyerek yapılmış bir deneme olabilir diyor, eleştirmek anlamında bu sözü de araya sıkıştırmış olayım. Geriye kalana bakılırsa Fatih Akın yine çok ama çok güzel bir film yapmış ve izlemekten son derece keyif aldığım hatıralar bıraktı bana. bravo der, 10 üzerinden 8 veriyoruz.


bir esrikin sinema güncesi #1#