30 Mayıs 2010 Pazar

güneş kuzeyde batmıyor be bülend abi

bilindik geleneksel heyecanımızı yine yaşamış bulunduk; mısır patlağı ve cips eşliğindeki ortamımız eurovisionda ara ara gösterilen sevinç yumağı evlerle de kapışırdı hani. bol göbek ve mayışma artı puan getirirdi belki(not: bende yok tabi göbek: )bir ara 4-5 inci sıralarda dolaşırken ve bütün tivelf pointslerin hans diyarına gitmesinin üzüntüsüne gark olmuşken "ee biz de kazanmış sayılmadık mı?" uğultusuyla kaybolan heyecanımızı geri kazandık. sonlara doğru 2.liği de almamızla tam bir türk gecesi(heyecan lazım da biraz) oldu sanırım. 
bütün şarkıların tamamını dinleme fırsatım olmadı ama, 2 tur olarak melodilerini dinleme şansım oldu. favorilerim türkiye, almanya ve ermenistandı; ki ilk iki tercih isabetli olsa da ermenistan bir hayli geride kaldı. 
geceyi benim için en güzel ve pek tabi geleneksel kılan unsur ise bülend abimiz: puanlamalar boyunca azerbaycanla paslaşmamızı görmezden gelip, puanları birbirine veren komşu ülkelere sinirlenme huyu bildiğimiz gibi; lakin o kadar çok ülkenin o kadar komşununu bilebilmek? önünde atlasla sunmuyorsa adam değilim. ek olarak bu akşam almanyanın birincilik için sevinmesine "fener gibi olmasın" giydirmesi süper oldu. sevinme anı capsi de huzurlarınızda tabi!!
tabi ben en çok güzel ve yalnız ülke belarusa üzüldüm. son anda sondan ikinciliğe yükseldiler gerçi, bir nebze heyecan yaratmış mıdır halkta:) bir an kendi heyecanımızdan sıyrılıp onların acılarına ortak olasım geldi. neyseki uzun sürmedi.
bu arada bülend abi isveçte hava hala biraz aydınlık mı ne? eheh.

28 Mayıs 2010 Cuma

harmandalı

yıllar önce kayseri semalarında ufak bir işyerim vardı. Sabahın henüz karga ve bok ilişkisini kurabileceğiniz bir zamanında dükkanımı açmış ve içeride temizlik yapıyordum.
Temizliğimi bitirip çayımı da söyledikten sonra bir cigara tellendirme zamanı geldiğinde müzik cd lerimi karıştırıp sabah keyfi yapmak aklıma gelmişti.
Laço Tayfa'nın gözüm gibi baktığım bergama gaydası albümü aklıma takılıp bir el attım ve müzik setine koydum. Şimdi de elimde bu albüm hala o mis kokusunu koruyor zaten.
Hemen albümde 5 numaralı şarkıyı açıp dedim ki kendi kendime "tellendir ibo" .5 numaralı şarkı o zamanlar daha denizlerin sekilerinde dolaşmayan bir virtüözün hayatında belki de en acayip soloları ile tarihe kazıdığı "harmandalı" idi.
Hüsnü abim klarneti ile o girişi yaptıktan kısa bir süre sonra , kapıda bir amca belirdi , içeriye baktı ve girebilir miyim dedi. Amcayı dükkana aldım bir tabure verdim ve o da benim gibi bir cigara yaktı.
Hiç konuşmadık sadece Hüsnü'nün klarnet soloları eşliğinde başka dünyalara daldık. Şarkı bitti , bir daha açarmısın oğlum dedi. Ben de tekrardan Hüsnü'ye kulak verdim ama şarkı boyunca yine hiç konuşmadık. Şarkı bitti.
Amcamın gözleri dolmuş sadece bana bu klarneti çalan kim dedi. Amcaya albümü gösterdim , biraz Hüsnü'den biraz klarnetten , biraz Mustafa Kandıralı'ndan konuştuk. Rakımız yoktu elbette o saatte ortamda ama maşaallah çayımızda kafa yaptı Hüsnü sayesinde.
Manisalı emekli öğretmen Tahir amcam duygulandı o gün konuştukça. Hikaye çıkarma peşinde olmayan bana , ölen oğlundan ve klarnet sevgisinden bahsetti. Tekrar harmandalı dedik ve bu sefer beraber ağladık. Çaylarımızı tazeledik , tekrar cigaralarımızı tellendirdik ve tekrar dinledik.Hüsnü'nün bize yaşattığı perişanlık ile birbirimizin sadece yaşaran gözlerine baktık. Şimdi bu olayı bana hatırlatan ne oldu bilmiyorum ama Tahir amcam ile beni o gün birbiri ile kaynaştıran harmandalını cdleri karıştırırken tekrar dinledim. Tahir amcam aklıma geldi ve elbette acaba ne yapıyor diye içimden geçirdim. Hüsnü'yü öğrettikten sonra , Hüsnü'nün bu durumlarına o da üzülüyor mudur diye makaraya vurdum biraz. Klarnet çalıyor mudur acaba dedim kendi kendime ? Klarnet dinlerken hiç beni hatırlıyor mudur acaba ? Sonuç mu , okudunuz işte.

Bu şarkı ile ilgili video vermek elbette kolay ama ben albüm kaydını her şartta tercih ederim. Hüsnü abim sonraları deniz alemlerinden nefesini kaybettiği için bu kadar içli icra edememeye başladı bu güzide eseri. Buradan da albüm kaydını dinleyin ve Tahir amcamı hatırlayın işte;

http://fizy.com/#s/1airl3

3 dakika üst üste

:)

27 Mayıs 2010 Perşembe

asmak lazım kesmek lazım [27 mayıs 1960]

bugün 50.yıl dönümünu başbakanımızı astığımız tarihin. Asmakla bırakmayıp sonra uğruna anıt mezar yaptığımız , iade-i itibar yapmak için götümüzü yırttığımız Adnan Menderes'i devirme tarihimiz. Yassıda'da bilinmezliğe doğru iplere sallandırdığımız Türkiye'nin ilk güçlü muhalafetinin devrilişinin 50.yıldönümü. Yarım asır önce başlamış bu memlekette devrim bayramımız. Uzun süre de kutlayıp sonra askeri darbe ile kaldırdığımız o devrim bayramı. Halkın asker ile beraber sokaklara çıkıp asmak lazım kesmek lazım dediği tarihin üzerinden 50 yıl geçmiş. Darbelere karşı durmayıp sonrasında mızıklanmaya başlayalı tam 50 yıl olmuş. Halk olarak asker ne derse haklıdırın tekrarlanacağı garantisini vereli tam 50 yıl olmuş. Yıllardır her sıkıştığımızda yüce Türk askerinin bize çeki düzen vermesini beklemeye alışmamız var ya hah bu işte tam 50 yıl önce bugün başlamış. İnsanlara özgürlük verip , bol geldiğini anlamışız ya , o özgürlüğü biz öylesine 50 yıl önce vermişiz. Aslında uzat uzatabildiğin kadar ama hepsini geçtim ; biz halk olarak darbecilere karşı ilk karaktersiz duruşumuzu 50 yıl önce bugün sergilemişiz.
Aslında Adnan Menderes'e bayılmam ben , ama bunu ABD , Marshall yardımları falan başlığı altında incelemem ki bunun müsebbiblerinden biri bugün koca bir spor klübümüzün stadında diğeri de milli şef olarak tarihimizde yaşıyor. Ben Menderes'i kaypak duruşu üzerine sevmem ama elbette ki onu asacak kadar da ileriye gitmem. Altından çıkan adam Türkeş olduğu için zaten direkt Menderes'i bile savunabilirim. Sevip , sevmemeyi kenara bırakalım; bugün o tarihe baktıkça insanların "Genç subaylar rahatsız" cümlesini hatırlaması ve 50 yıldır bunu tehdit olarak kullanması nasıl bir yavşaklıktır acaba. Herşeyi geçtim astığın başbakana anıt mezar yapmak nasıl bir devlet konjonktürüdür düşünsenize. Sadece bu çelişkiler bile adama o tarihin kaka demesine yeter de artar bile.

Bir de diğer taraftan baksanıza konuya; bugün o tarihi en çok yaşatıp , hatırlatmaya çalışan medya'ya baktım bugün. Baykal'ın bafili kasedinden dolayı ipe götüren , adama yapmadığını bırakmayanlardı. Ulan dedim kendi kendime, astığımız başbakan evde kocası varken karıyı bafilemeye gidiyordu ulan ibneler bugün ne bu iade-i itibar , sütten çıkmış ak kaşık durumu yaratma telaşı. Ama yukarıda söyledim ya medya olarak,halk olarak,siyasetçi olarak 50 yıl önce bugün en acayip karaktersiz duruşumuzu sergiledik, bugün sağından solundan baksan da kimden ne bekliyon di mi Gandi Kemalim.

ah be abrahamoviç

Herşey bir arkadaşımın telefonuyla başladı... Normal bir şubat(2009) günü İngiltere Berkhamstaddeki evimde otururken Solovak arkadaşım Peter aradı, heyecanlıydı: en sonunda Chelsea maçına bilet buldum alayım mı diye sordu, zaten her zaman İngilterede her maça gitmeye hazır biri olarak hemen tamam dedim.
Peter Chelsea taraftarıydı. uzun zamandır maça gitmek istiyordu. Fakat biletler altın, gümüş( Fb deki gibi) üyelerin ve kombinelerin de olmasıyla hiçbir zaman kalmıyordu. Chelsea çok başarılı değildi o sezon. Ronaldo'lu Manchester fırtınası esiyordu o zamanlar. Bir de bilet diğer biletlerden daha ucuzdu, bir gariplik vardı. Biletler 40-50 paund civarıyken bu bilet 22 paunddu. Kısacası Türkiyedeki büyük takımlardan birinin bileti kadar. Ee daha iyi ya işte ucuz bilet! Başka yol da yoktu zaten hepsi tükenmişti. Hiç düşünmeden aldık biletleri. Ne de olsa Abrahamoviç güvencesindeydik, ne de olsa Lampard'ı izliyecektik. Ne olabilirdiki...

Biletleri internet üzerinden aldık, birkaç gün içinde biletler eve posta ile gönderildi. Herşey süperdi. Güzel bir cumartesi bizi bekliyordu. Rakip Wigan Athletic'ti. Planımız hazırdı. Önce trenle Londra merkeze gidecektik, oradan da metroyla dövmecilerin ve metalcilerin merkezi Camden Town a gidecektik. Türk büfesi dahil yanyana Tayland, Hint, Japon, Çin, İtalyan ve favorim Meksika yemekleri. Oradan da metroyla Stamford Bridge e geçecektik. Ama gene bir sorun vardı. Bileti okuduğumuzda üzerinde 'PERSISTENT STANDING IS NOT ALLOWED'= ' Sürekli ayakta durmak yasakkkk' Bu ne demek yaw??? Sanane:)) Neyse gidince göreceğiz artık. Dünyanın en zengin klüplerinden birinin stadı nasıl olabilirdiki?

Maç günü geldi çattı. Trenle kısa bir Londra yolculuğu,sonra Camden Town da yemek. Son durak ise stadyum. Etrafta medeniyetin simgesi atlı polisler. Ama yerler b....k dolu. Normal tabi atı da Wc ye sokamazsın ya! Stadın burnunun dibinde güzel bir pub(Kazanımız gibi). Ama içersi 40-50 yaşa arası bayan ve bay dolu. Taraftarlar bir yandan bira içerken diğer yandan da ayaklarıyla yere vurup(gümm gümm) diye şarkılarla tempo tutuyorlardı. Peter beni uyarıyor. Görüceksin stad apartman gibi. Nasıl yani, (acaba dil probleminden mi anlamıyorum) İşte apartman gibi:)) Yaklaşınca görüyorum aynen bir 4-5 katlı bina. Hemen stadın yanında olan,duvarda poster çekimimi yaptırıyorum. Bu arada maç saati 15.00. Gece maçı hayal etmeyin diye belirtiyorum.

En sonunda staddayız. Kural her stadtaki gibi aynı,stad içinde bira almak ve içmek serbest. Yalnız,tribün kısmına sokmak yasak. İnsanlar fish and chips and beer yapıyorlar. Tribüne yerleştiğimizde şunu farkettik . Ya Peter ayakta durmakta bir sorun yok ferah burası alçak tavan değil ama ben karşı tarafın korner direğini ve etrafındaki %15-20 lik kısmı göremiyorum:))) Nasıl olur??? İnsanlar burada şampiyonlar ligi maçı izliyor her yıl ama korneri kimin kullandığını göremiyorlar mı? İnönü Stadını bilenler için şunu diyebilirim, kapalıya yakın yeni açıkta oturanlar,yine kapalıya yakın eski açık önünden kullanılan kornerleri göremiyor!
O zamanlar moda değildi ama şu anda olsa heralde yeterrrr Abrahamoviç yeterrr veya eeenoughh Abrahamoviç enoughhh derdim!



Gerçekten hayallerim yıkıldı. Ama çok sevindiğim olay Chealsenin 1-1 giden maçta 88. dk da Lampard ile galibiyete ulaşmasıydı. Arsenal Tottenham veya İngiltere Milli takım maçlarında görmediğim iyi bir kale arkası taraftar grubu ve sonlara doğru gelen golle sevinen polisler. Pek alışıldık birşey değil böyle ateşli taraftar görmek İngiltere'de.

Sonuçta Primier Lig'de bir maç izledim. Bu hiçbir zaman unutulmayacak bir anıydı. Sakın tüm stadları böyle sanmayın. Emirates'te Wembley'de ve Old Trafforda ağzım açık kalmıştı! Son sözüm Chelsea bu sene şampiyon oldu ama Abrahamoviçin gayretleri olmasaydı Tottenhamdan bir farkı olmayacaktı buna inanın!
28.02.2009
emir

25 Mayıs 2010 Salı

3.[beetle juice]


yıllar öncesinin çocukluk kahramanın akıllara tekrardan düşmesi, hele bir de '88 etiketini görünce çığlık atarak zamanın akışına hayretler ederek. çok yaşa sen turkish beetle juice meoezcan!

şarkının orjinali: Jump In The Line - Harry Belafonte

24 Mayıs 2010 Pazartesi

....

yaşamak tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek;hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak;herkesten daha çok,daha kuvvetli yaşadığını,bir an'a bir ömür kadar çok hayat doldurdugunu bilerek yaşamak..ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın olduğunu düşünerek,onu bekleyerek yaşamak...


 - kürk mantolu madonna - 

23 Mayıs 2010 Pazar

la alegria


yazı hatırlatması gerekirken son haftada her gün sonbaharı özleyen bu gözüyaşlı havalara gelsin.
uzun zamandır ses vermeyen oxymoron'a da selam gönderelim bu vesileyle..

21 Mayıs 2010 Cuma

acil playlist

gece mesaisi son zamanlardaki dinlenilen şarkılardan bıkmak için iyi bir fırsat.
bıkmak demeyelim de yeni şarkılar eklemenin zamanı, ikame liste bir an önce oluşturulmalı.
eski liste şu şekilde:



müslüm gürses - nilüfer
sezen aksu - kutlama
gripin - beş
demir demirkan - aşktan öte
stereophonics - maybe tomorrow
candan erçetin - ben kimim
robbie williams - supreme
robbie williams - come undone
kasabian - club foot
emre altuğ - şaşkın
nina zilli - 50 mila
emel müftüoğlu - deli et beni
sezen aksu - suyundan da
gary jules - mad world


(karışık ve kimi zaman eğlenceli, ama gündüze geçmeden son gece nöbeti için yeni bir liste lazım. yardım!)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

iki iki mi?


- sağ üstteki disketin altında video ve foto olarak arşivlemeye devam ediyoruz. neşemiz daim olsun :)- 

18 Mayıs 2010 Salı

ilahi komedya

dünden beri bakıp bakıp gülüyorum elimde değil:) belleğime kazındı şu görüntü, çalışırken uyurken ansızın bir diyalog bulutunda belirivererek ani gülüşmelere sebep oluyor. allah da sizi güldürsün dicem ama burdan bakınca daa çok belanızı vermiş gibi görünüyor.
ha bir de 19 mayısta basın toplantısı varmış; bakalım kimi nasıl uyutacaklar bu sefer. suçlu lazımsa illa ben iki adet hedef göstereyim kendilerine: birincisi anonsu yapan arkadaş, ikincisi ve en önemlisi belki de elebaşısı timsahın kafa kısmını oluşturan koyu formalı arkadaştır. belli mi olur belki de çarşı'dandır:)
euehu demirören ve polat kafa kafaya verse böyle senaryo yazamazlardı be.. çok yaşayın..
yazmamakta çok direndim ama bu tarihi komikliklerin bir şekilde kaydımın altında olması gerektiğine karar verdim. ne bulursam koymaya devam edeceğim.. bu arşiv kaçmaz..

17 Mayıs 2010 Pazartesi

taraftar ???


dün gece süper lig tarihinin unutulmazlarından biri daha yaşandı. karşıyaka olarak düşmanımız Bursa 5.büyük olarak lig tarihimize adını yazdırdı. Tebrik etmemek olmaz. Başardıkları az cuz bi şey değil ve gösterdikleri çok önemli bir detay daha vardı bana kalırsa taraftar nasıl olunur. Şampiyon olduğunu sanıp sahaya futbolcularını omuzlara almak isteyenler gerçekle yüzleşince stadlarını yakmaya meylettiler. Taraftar ve taraftar...türkiye de gerçek taraftar olan kaç takım var ?

3 ?-5 ?...anca o kadardır...futbol tutkusunu forma aşkıyla harmanlayanlar bu lige anlam veren,tad katanlardır ve ne yazık ki kendilerini türkiye nin en büyüklerinden olduğunu söyleyen malum takım taraftarları bugünlerini unutup önümüzdeki sene yine en büyük sevdalı olduklarını varsayacaktır. Taraftar olmak sevilmek için sevmemektir aga, taraftar olmak kolpa dostlarınla iyi günde kadeh kaldırmak değil, delikanlı düşmanının kuytu karanlık köşelerden geri dönüşünü beklemektir. arkana para yı alıp cadde de gezi yapıp kill for you yazmalarla olmaz bu işler.

Tutunabilmek


Kaybetmenin teslimiyeti midir yoksa kazanma ihtimalinin cezbediciliği midir bunları hissettiren , hissettiriple kalmayıp paylaştıran bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki inançların peşinden koştukça daha çok inanılası şeyin oluyor.. Belki inandığın şeyi inandıramadıkça kazanmış olmanın ne demek olduğunu bilemeyecek olmanın korkusu bütün bunlara yol açan..Belki de inanacak birşeyi olmadığı için inandığını hissettiği tek şeye sıkıca tutunup inancını kaybetmek istememe duygusu bütün bunlara sebep olan.Kaybolmuşlukların içinde bir çıkar yol bulmak için tutunacak bir inancı olan her kayba hitaben olsun..

mine vaganti

"hep başkalarının istediğini yaparsan hayat yaşanmaya değmez"

iş yerinde geçirilmiş bir ayın performansından sinema bileti kazanma hazzını ilk kez yaşadım. hangisine gitsem içsesleriyle mücadele etmeme, bir hafta önce titanların savaşına giderek diğer seçeneği arkadaş tavsiyesiyle elemem sebebiyle gerek kalmadı. lafı titanlara getirmişken gitmeyi düşünenler varsa gözlükleri takmadan daha rahat ve daha renkli izleyebilirler; yalana ve pavlovun köpeği olmaya gerek yok.. oldum oradan biliyorum.
neyse bocalamadan filmimize dönelim:

okumaya gitmiş iki kardeşin sahip oldukları makarna fabrikasının başına geçmek için geri dönmeleriyle başlıyor her şey. kardeşlerin fabrikayı ilk ziyaretlerinde küçük olanın itiraflarıyla abiyle beraber (beklenen)şaşkın bir duruma düşülse de, asıl şaşkınlık aile yemeği sırasında büyük kardeşin açıklamasıyla gerçekleşiyor. ve bu sefer yalnızca çevre-aile baskısı sebebiyle değil, sadece birkaç dakika geç kaldığı için, herşeyi göze almasına rağmen elde edemediği özgürlüğünün yanında, yıkılmış bir ailenin, özellikle yataklara düşmüş bir babanın sorumluluğuyla birlikte omuzlarında hisseden bir gay profili çıkıyor karşımıza.
artık tek varis gözüyle bakılması, el üstünde tutulması da kendisini açıklama çabasına mecburen ket vurmasına, belki de yeni bir doğru an kollayana dek, babasının oğlu rolünü oynamasına kadar götürüyor küçük veliaht tomassoyu.

üstelik kendini rolüne öyle kaptırıyor ki, biraz da fazla zaman geçirmenin kaçınılmaz etkisinden olsa gerek - güzelliğini belirtmeye gerek bile duymadım miss griamudo'nun :) - güzel hissedar alba'ya da gönlünü kaptırıveriyor, ilk başlarda direnerek bütün kaçışları denesede. abisinin ailesine verdiği hüznü düşünerek belki de, kendisine bağlanan umutları yıkmamış olmak adına dayanmaya devam ediyor, ilk başta düşündüğü salt ailevi, geleneksel düz mantık hayat akışını kabul ediyor. bir anlamda başkalarının yaşamasını istediği hayatı yaşamaya başlıyor..  ki en başta belirttiğim büyükanne öğüdü filmin hangi eksene oturtulduğunu fazla söze gerek bırakmaksızın açıklıyor.

burada biraz çağan ırmak'ın babam ve oğlumdaki aile ortamının, film boyunca düzensiz seyreden duygusal iniş çıkışların, ansızın geliveren gülme isteklerinin benzer seyrettiğini hissettiğimi de belirtmeliyim. birkaç kelamda film müziklerinden etmemek olmaz herhalde "50mila"ile kulakların pasını alarak başlıyor, ara ara güzel akdeniz melodileriyle renkli kareleri daha bir canlanveriyor.. fakat final sahnesinde sezen aksunun büyülü sesine tanıklık etmek önce bir şaşkınlık yaratıyor, sonra keyifle salondan çıkmaya neden oluyor, şarkının sonunu da dinleseydik düşüncesiyle..


makara



- beşiktaş hariç kimin şampiyon olduğu önemsiz.
- ama tebrikler bursaspor,
- hatta 3.lük için de olsa heyecan duymak bile güzel,
- 2 bira 10 lira,
- biraz çerez, eh bir de sigara nerdeyse 20 lira,
- benzetmeler çok klasik hatta biraz zorlama ve bayağı oldu,
- oldu ama fenevli arkadaşlarla bu gece muhabbet etmek :)
- sahaya girerek kutlama nezaketini göstermek büyük incelik..
- kazdıkları çukura düştüklerini görmek paha biçilemez..

kelebek

güneş her gün benim odamdan batar.. tanrının bir parmağı var mıdır bu işte, yoksa "sopası yok" sözünün tezahürü mü olsa gerek, evin batı yakasında ikamet ederek her gün bu çileli akşamları çekmek. yüksek bir tepedeki kalenin en uçtaki kulesinde hapsedilmiş prenses desem olmaz, zorlamaya da gerek yok, velhasıl izlemeye mahkumum o turuncu yuvarlağın gözden kayboluşunu yıllardır. bir yanım bir islam mitinin öngördüğü gibi o malum tövbelerin bile geçmeyeceği günü bekle derken, diğer yanım akşam güneşinin güzele vurduğu vesvesesiyle avunmayı istiyor!  
ve işte tek umudum, güneşe doğru kanat çırpan bir kelebek göründü, kağıttan kanatlarıyla, sonsuzluğa kanat çırpan.. yoksa yeni bir başlangıca mı?

16 Mayıs 2010 Pazar

şehrin karşı yakası

Eski bir Kudüs yeminiyle sevdik biz seni.

Git ve kaybet.

Senin yolunda gelmek bile çok güzel.

Aşkı kanıtlamak istercesine sınama bizi. Biz kazanmak için bir kere bile yola düşmedik. Biz bu armayı öyle çok sevdik ki, aşkımızla dünyaları yarattık ve yıktık. Yağmurlar önce bizi ıslattı. Yanaklarımız şahittir. Senin için ağlamayan tek bir aşığın yok be Karşıyakam. Bunu bilen de anlayanda yok zaten. Senin adın geçtiğinde yaşam değişir. Sen bir gel de, onbinler yollara düşer. Hiçbir zaman vazgeçmeyenlerin sevdasısın sen. Git İstanbul’a. Sen neredeysen vatan orasıdır bize Karşıyakam. Şanlı arman neredeyse aşıklarının cenneti orasıdır.

Git arkandan gelelim.

Bu bile muhteşem bir senaryo değil mi?

Kazanırsan, yıkarız İstanbul’u, yeniden kurmak zorunda kalırlar.

Kaybedersen ne fark eder ki, bir yeni anı daha ekleriz gönlümüzün hatıra defterine.

Karşıyaka.

Bu büyülü ve muhteşem isim.

Karşıyaka.

Son Karşıyakalı yaşadığı sürece sana yalnızlık yok.

Karşıyaka


--musoskiye selam olsun--

15 Mayıs 2010 Cumartesi

yolculuk yazısı..


Bir yerden başlamak lazımdı yazmaya.. geçmiş zamanın tüm eklerinden kurtularak.. bir yerden zamanın şimdisine tutunarak başlamak lazımdı.. karmaşık hallerden çıkamazken ismin bütün halleriyle sarmaş dolaş olan bünyemi olabildiğince uzun nadasa bırakmak istediğim bir yolculuk yazısı olacak sanırım bu.. evet şuan yılmaz Erdoğan ın otlu peynir kokusunun bulunduğu şehirler arası bir yolculuktayım.. sevdiklerimden sevdiklerime doğru giden bir yolculuk.. nereye gitsem mutlaka arkada üzülenin kaldığı bir yolculuk.. tüm gitmeler üzer der annem.. iyi kötü tüm gitmeler üzer.. belki de..ama ben hep kalan oldum.. hep yolcu eden el sallayan.. güle güle diyen oldum.. o yüzden hep üzülen bendim..

Ama bu bir Yolculuk yazısıysa ve yolculuklar gitmeler üzerine kuruluysa en sonunda bende gidiyorum.. evet ilk kez kalmadım..gidiyorum.. içimde pişmanlıklar dolu.. içimde geri dönme isteği dolu.. içimde alışkanlıklarım özlemlerim geleceğim dolu.. ama ben gidiyorum.. gözümde yaş yok.. bu zamana kadar yaşlarımı biriktirdiğim denize baka baka gidiyorum.. hoşça kal demenin zorluğunu yaşayarak gidiyorum.. severek gidiyorum..

Gönder tuşuna basmaya hazırlanan elim kimin uğruna neyi feda ettiğinin sorgulamasını, beynimden çok yaparken ben bitmiş olanın yasını sol tarafımda tutmaya başladım bile.. hep gitmek için birinin bana git demesenin gerektiğini düşünürdüm.. diyenin zaman olacağını hiç düşünmemiştim..

Yol uzun.. dinlenecek şarkılar çok.. güneş tepede.. deniz durgun..ormanlar her zamankinden yeşil,canlı… sanırım bir işaretse istediğim bütün bunlar bana oklarla yönümü gösteriyor.. oklar özgürlüğü gösteriyor.. merak etmeyin biliyorum.. her özgürlüğün bir bedeli var..

14 Mayıs 2010 Cuma

fon-dip


bir rakı masası şarkısı.. aslında masaya da gerek yok; mayışık ezgisinin, o melankolik tınısının ritmine, ya da ritimsizliğine mi demek daha doğru olur, bırakmak yeterli.. hani şarkılar vardır, o anki halet-i ruhiyene ilaçtır: ya üstüne giderek bastırır yaslı bir havayla, içine ateşler düşürerek, ya da birkaç darbuka ritmiyle ti'ye alır yaşadıklarını, dinlemezsen olmazın olur o döneminde.. diline dolanır, gittiğin her yerde, iş yerinde, evde, arkadaşta duymak istediğin oluverir.. pc başındaki arkadaşının playlistine dadanıp zorla ekletirsin.. bir dinlersin, kesmez.. bir daha, bir daha istersin..
peki burada geçen sözler midir şimdi benim hikayem? hayır. yaşanılan hikayeye ayak uyduran melodilerden ayıran farkıdır bu da - yani sanıyorum -; kendi hikayesinin akışına, gerçekliğine inandırıveriyor ilk "her şeyi al" yakarışıyla..
kendinizi bir anda başka bir yer, başka bir zamanda, hayalinizde canlandırıverdiği hiç tanımadığınız birisine "bir şansım olsun" diye yalvarırken buluveriyor, sonra o kadar çekiyor ki içine, en mutlu anında bile anlattığı hikayeyi yaşamak, o duyguyu, sancıyı biraz daha fazla hissetmek, o sihirli sözcükleri daha anlamlı kılmak isterken?.. buldum kendimi?!
ve zaman, elini değdirmesiyle tekerrürlüğünü zihnime kazıyarak, hem di'li, miş'li ve keşkeli geçmişe göz kırparak, hem şimdiyi hem de yaşanabilecek bütün alternatif geleceklerin acısını dolduruveriyor ince uzun bir bardaktan beyaz beyaz akıtarak..
bu sefer de tersi olsun: rakı bahane..

peki bütün bu anlatılanlardan sonra uzak durabilir misiniz hiç aşağıdaki "play" tuşundan?

bence tekrar düşünmeli insan!

Müslüm GÜRSES - NİLÜFER from SelimMADAR on Vimeo.

13 Mayıs 2010 Perşembe

gelmişken benim de söyleyeceklerim var..


insan kaç kez kendisiyle savaşabilir..?yada kaç kez kaybettiğinde arkasını dönüp gidebilir yara almış bedenine..?varolmuş tüm zamanlarda alıştırmış mıdır ruhunu mağlubiyetlere..?teslim etmiş midir yok olmaya yüz tutmuş duygularını..?bütün yelkenleri beklerken rüzgarı,hala üflemeye mi çalışır yanmış yüreğini..?gitme vaktidir belki,terketmelidir kimsesizliğini insan..çok zor değildir ki gözü yaşlı kendini kandıracak sözcükler bulmak.. tüm yalanları söylemeli belki inanmayacağını bilerek ama olsun zorlamalı sınırları..

ağır gelmeye başlamışsa zaman,gitme vaktidir belki..

terketmelidir artık..

7 Mayıs 2010 Cuma

KARŞIYIM...

Bu aralar tüm benliğim ile herşeye karşıyım. Nelermi onlar

*Sürekli kendini öven, ama hiç tevazu göstermeyenlere karşıyım
*Mecburi olarak yaptığımız herşeye karşıyım. Mesela, sevmediğin ama sırf hergün görüyorum diye selam vermek zorunda olduklarıma karşıyım.
*Yaptığın iyiliğin elinde patlamasına ve aptal yerine konmaya karşıyım.
*Hergün birbiri ardına patlayan çocuklara tecavüz haberlerinin gereksiz bir muhalefet liderinin üzerinden unutturulması için ucuz numaralar çevirenlere karşıyım.
*Ucuz politik oyunlara karşıyım.
*Aklıma esen anda bir arabaya atlayıp Kuzey Ege'de herhangi bir yerde olamamaya karşıyım.
*Hastalıktan sürünüyorken salak bir iş disiplini yüzünden işe gelmeye ve bunun bir gün bile takdir edilmemesine karşıyım.
*Her hayal kırıklığından sonra bunuda unuturum diyerek kendimi kandırmaya karşıyım.
*Gençlerin canına okuyan bu ne olduğu belli olmayan eğitim sistemine karşıyım.
*ikiyüzlü tüm insanlara karşıyım.

Kısacası bu aralar karşıma çıkan herşeye karşıyım. Düzelirmiyim ya da düzelmek istermiyim bilmiyorum.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

bir yağmur güzellemesi

bu aralar içinde yağmur kelimesi geçen şarkılara fena taktım. Ne kadar melankolik bir sembolmuş yağmur bunu daha da iyi kavramaya yakınım. Son düzlükte Gripin'in durma yağmuru ile aslında böyle bir güzellemenin peşine düştüm.

Haris Alexiou şarkısı üzerine sözler ile ortaya çıkan bu şarkıda geçen hüzünlü yağmur cümleleri , şarkı yazarken bir insanın en hüzünlü anlarında yüzüne çarpan yağmur damlacıkları ile bir çıkış yolu aradığına dair bir tanım yapsam güzellemem bir cevap bulacaktır. Aynı anda Emre Aydın'dan doğan bu yağmurlar ve bu aralar fena taktığım Travis'in it always rain on me şarkısı ve eskilerden kalma Bertuğ Cemil ,Bulutsuzluk Özlemi , Cem Adrian , Erkin Koray şarkıları ulan dur buradan yazacak bir kaç kelam çıkar çıkarımına katkıda bulunmuştur.

Aslında yağmur sözünün geçtiği veya başlığı oluşturduğu şarkılarda yağmurun sürekli yağmasına , yüzüne yüzüne vurmasına doğru bir genelleme yapabiliyorum. Hüzünlü anlarında gözyaşından korkan insanların,kendi gözyaşını yağmur ile mi ifade ediyor diye de ayrıca bir sonuca ulaşmaya çok yakınım. Bir de hayal gücü tarafı var tabii; yüzünü gökyüzüne çeviren bir aşığın veya hüznü içinde yaşayan bir bireyin , en ıslak hali ile yağmuru yaşamak ve sürekliliğini istemek bu insanın kendini düz devam eden hayattan bir isyanı mıdır ?

Yağmur deyince aslında benim aklıma yukarıda yazdıklarıma benzer bir hüzün duygusu gelmekte. Bazen de yağarken doğan toprak kokusu nedense şarap seansları yapmaya iter beni. Gerçi bu pek bir örnek sayılmadı , ben içmeye bahane de arıyor olabilirim onu da belirtmekte fayda var tabii. Fakat her ne olursa olsun, toprağın bile kokusunda hüznü ortaya çıkıran bu yağmur , insanın yüzüne çarptığında nato mermer nato kafa olsan bile bir duygu patlatması yaşatmaz mı?

Bir de karadenizli olmanın etkisi var tabii. Her güzel günde plan yapmanızı engelleyen bir sürpriz hediye gibi o topraklarda.O toprakların insana sunduğu bir puslu hayat planının en büyük parçası sanki yağmur. İşinde sonucuna buradan varıyorum sanırım; her gün hayatın üstünde dolaşan kara bulutlara alışmak ve onun sesine kulak vererek puslu hayatları oluşturmak için kafamızı yukarıya kaldırıp yüzümüze , yüzümüze yağmurun vurmasını istiyoruz.
Sürekli tekrarlıyorum işte bu yüzden; Durma Yağmur Durma....

4 Mayıs 2010 Salı

Özdemir Asaf...


Her zaman şiir okumayı ve anlamaya çalışmayı seven bir çocuk ve genç insan oldum sanırım. Babamın payı çok büyüktür bu konuda. İyiki zamanında başucuma okumam için şiir kitapları bırakmış. Cemal Süreya'ya her zamam ayrı bir hayranlığım ve tutkum olmuştur onu hep ayrı bir yere koymuşumdur şiir sevgimde. Ama son aylarda Özdemir Asaf okumaktan müthiş keyif, zevk ve sanırım mutluluk duyuyorum ve onu keşfetmekte bu kadar geç kaldığım için kendime müthiş kızıyorum aslında. Arada evdeki kitaplarını açıp mutlaka bir iki şiirini okur ve kaldırırdım önceden. Ama şimde ne zaman üzülsem ki son zamanlar yaptığım en çok şey Özdemir Asaf okuyarak kafamı boşaltıyorum.
Geçen hafta benim için önemli bir haber almayı beklerken şu dizelerini okudum;

Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.

sonrada farkettim ne kadar uzun zamandır kendimle konuşmadığımı, ne istediğimi kendime sormadığımı ve sürekli kendi kendimin canını yakarak saçmaladığımı.

Kendisi ile ilgili okuduğum yazılar, kısa notlarda sürekli aşkın ve yalnızlığın şairi diye tanımlamalar var. Ama bence o imgelerin ve sözcüklerin çok güçlü bir anlatıcısı. Ne kalıplara, ne uyaklara, ne de ölçülere ihtiyacı olmamış hiçbir zaman; sadece kelimeler yetmiş ne anlatmak istediğine ve öyle yalın anlatmışki ilk okunduğunda nasıl bu kadar anlamı olan 2 kelime biraraya böylece gelmiş ama bu kadar kısa ve sade olur diye dönüp defalarca okunası dizelerin sahibidir.

" söylenmedik söz kalmamıştır : buna inanabilirim...
bütün söylenmiş sözler duyulmuştur. buna inananam..."

Çok fazla şiirini okudum burada beni en çok etkileyeni ya da en çok sevdiğimi paylaşmak istedim ama seçemedim. Şu iki satırla bitirebiliriz.. Bu 2 dizeyi bize yalan söyeleyen kimse onun yerine koyduğumuzda hepsine uyuyor. Sevgili, hayat, anne, baba, arkadaş, vs.vs.vs.

NOKTA
Bana yalanlar söylese yetinecektim.
Ama yalan söyledi.