26 Temmuz 2010 Pazartesi

öyle işte..!!

herkes kadar kırıklarım..acım herkesin yaşadığı kadar..canımın acısını herkesin kendini bilmesi gibi bi ben biliyorum..durakta ıslanıyorum bi adım geri atıp yağmurdan korunmak aklıma gelmiyo..amacım ıslanmak değil..ağladığımı belli etmemek..susmaktan bahsetmiş..kendi kendine..ben bilirim susmayı konuşarak..istenileni söyleyemiyosan susuyosundur..cümleler yazsanda o cümlelerden kitaplar oluştursanda susuyosun..susuyorum..gözlerimle anlatamadıklarımı sözlerimle susuyorum..sevdiğimi bağıra bağıra susuyorum..gitmem gerek biliyorum..gidemiyorum..durak artık boş bekleyen yok..öyle işte..!!

24 Temmuz 2010 Cumartesi

bab-ı azizden semanameye bir yol öyküsü

bir cumartesi gecesi ne yapacağımı,ne edeceğimi düşünürken tunuslu üstad nacef khemir'in yol hikayesi Bab'aziz tvnet te karşıma çıktı , yaklaşık 3 yıll öncesinde resmen bu filmi bulmak için kıçım çatlamıştı ve bulupta izlediğimde yaşadığım o nefret orta anadolu şehrinden bir an önce kaçabilmek için daha yoğun bir ders temposuna girmiştim , bilmiyorum neden ama bu filmin bana böyle kaçışa dair bir etkisi var sanırım bunu anladım. ama bu sefer farklı bir metod deneyerek filme başladım, en başında o kuyu dibinde adam dönerken bir taraftan da mercan dede'nin inanılmaz derviş trance şarkısı semanameyi koyup ortada dönmeye başladım. ben psikopat değilim,aksine manyak hiç değilim ama sanırım kendimi yenileme yollarına ihtiyacım var. şu elitistlerin hani feng shui,yoga,reiki gibi enerjik dünyadan aldıkları güçleri ifade eden cinsten bir konsantrasyona. bunu da en kaba tabiri ile kaçmak kelimesi ile özleştirdim.

Kaçmak insan hayatında yapılan her anda her hilede adı baş sütunlara yazılan en deneyimsel eylem belki de. Bu eylem bırakıp gitmenin verdiği hüzünden arkada bırakılan paylaşımdan ziyade acaba yeni bir heyecan mı sorusunu kendine sordurarak zaten sizi tahrik eder , peşinden koştururu , ahtapot gibi sarar içine çekere ve yine ahtapot paul gibi falınıza bakıp kimin kazanacağınızı görüverir.

Aslında şöyle düşünüyorum da leventte temiz bir havada sabah sandviç satıp öğleden sonra bir 70’lik rakı siparişi 17 numara desem fena olmazdı ajanım ile beraber konuştuğumuz üzere veya sabah kahvaltısında aldığım boyoz ve gevrek ile Karşıyaka sahilinde kahvaltı yapıp ardından dükkanımı açmak da fena olmazdı hani. İşte ne düşündüyseniz işinize gücünüze dair fazla derine inmeden,tartışmadan,yıpratmadan ya yapacaksın veya sonrasında kaçışın kaçınılmaz olacak bu kesin ve tecrübe ile sabit çözüm.

Bir film sahnesinden yola çıkarak haktan alıp halka verme formatında bir yola koyulmak elbette insan ruhunun dahi inanacağı bir kararlılığı ifade etmiyor. Fakat her ne olursa olsun beden adım attığı her adımda ruhuyla bütün olmanın dayanılmaz hazzını,hissiyatını yaşamaktan geri kalmak istemiyor. Adım attığım bu kaçış dünyasında belki de ihtiyacım olan tek şey duyabileceğim bir yapabilirsin gazı. Neden olmasın diye sorgulamaktan bıkmanın verdiği bir sonuç belki bilemem ama neden yapmayayım ki , neden olmasın bir hayal. Neden en derinde bir hayalin verdiği bir kuvvet beni adım atmanın en doğal sonucuna ulaştırmasın. Sanırım hayatta yapmak istediklerimin hep toplamı inandığım bir kıblede yaşanmış hayal kırıklıklarını,acı çekmeleri,aşkın verdiği ızdırapsal hissiyatı ortaya çıkarıyor. Bu kaçış sorgulaması insanı öyle bir noktaya götürüyor ki sanırım en sonunda ben kimim , ne boka yarıyorum , kime ne faydam dokunmuşa kadar gidecek onun korkusunu da yaşamıyor değilim elbette. Her şeyi geçtim ben sanırım artık daha fazla kendim olmaya karar vermişim de bunu söylerken bir önsöze ihtiyaç duyuyorum. Aslında bu kadar anlatmaya da gerek yok , kazım abının dediği gibi ben sadece ben olmak istiyorum. Etrafımda adını zikrettiğim her sevdiğim ne yapmaya çalışıyorsun diye sorarlarsa eğer sanırım tek cevabım ; ben sadece ben olmak istiyorum olacak fazlasına ne çare zaten , yeter bu kadar.


19 Temmuz 2010 Pazartesi

yeni beşiktaş üzerine notlar

Q7 bombasıyla başlayan demirörenin en çok sevdiği transfer mevsimine sağlam bir başlangıç yaptık. ardı arkası kesilmedi: hilbert, ersan ve girişimleri süren guti. hepsi güzel, gibiydi. ta ki ferrari hakkında çıkan haberleri okuyana dek. kulüpten hiç bir yetkili, özellikle de her spekülasyonda konuşan mete düren beyden hiç açıklama alamadık. aksine haberler can sıkıcı bir şekilde çoğaldı.
schusterinde mustafa denizliyle aynı sebepten dolayı istemediği; "çakılı oynuyor, topu oyuna sokamıyor." başlıca sebepmiş gibi gösteriliyor. yerine oynayan, hocanın prensi olarak gösterilen kim: ibrahim toraman topu oyuna sokabilen toraman. transfer gündemindeki takas topu oyuna sokamayan ferrari - oyuna sokabilen servet. şaka mısınız allasen. rüyalarıma giriyor.
orda burda okuyorum da "delgado kendine gelmiş", vikingur maçında iyiydi vs. delgado aynı delgado! yine fiziken güçsüz, yine mücadele yok, yine yine. gönderilmesi gereken ilk isim kendisini çok sevsem de delgadodur.
ikinci isim ise bence artık miadını dolduran, hilbert, Q7 gibi kanatların atıl kılacağı, ortada alternatif olarak düşünsek olabilecek "guti" transferinin gereksiz kılacağı bir adam. severim, sayarım kendisini çok. ama süre dolmuştur artık: karşınızda rodrigo tello
3. bir isim daha gönderilecekse yine çok şey beklediğimiz parla-sön yıldızımız holosko olmalıdır. stoper yedekleyen olarak ersanın alınması 3. isme zapoyu yaklaştırmıştır belki. hem kendisi hakkında fazla umut etmemek, hem de olası bir forvet transferinde bobonun da varlığıyla birlikte yine yeniden gönderilecek ilk isim olacaktır. bu arada schusterin vikingur maçında bobonun çelimsiz, kaleyi bulmayan şutlarında yüz ifadesi beni yanıltmıyorsa, bobo konusunda da bir memnuniyetsizlik mevcut kendisinde. bobonun da her şutundan, top kaybedişinden sonra, kulübeye kaçamak genç kız bakışları onu da bu korkunun sardığını gösteriyor biraz.
ferrari ise hiç mi hiç gitmemelidir. fink kalmalıdır. tabata, delgado ikileminde kazanan taraf tabatadır.
ama her halükarda bu takımın kaliteli yerli oyuncuya ihtiyacı vardır. volkan şen, mustafa pektemek ilk aklıma gelen isimler..

elde kalanlar:
Q7, hilbert, ernst, ferrari, sivok, fink, bobo, guti, zapotocny(holosko), tabata

ve yeniden ferrari bu takımda kalmalıdır. yoksa yine bize hasret.

16 Temmuz 2010 Cuma

far far a way

sessiz sedasız bir kaçış sanki yaptığım. kimseye haber vermeden 3 gün içinde kendimi bir anda bambaşka toprakların ortasında bulmak. sanırım aylardır belki de yıllardır kurduğum kaçışın en somutunu gerçekleştirdim dün gece , valizimi aldım ve neresi olduğunu daha haritada bile görmediğim bir alanda sadece çalışma kaygısı ile bulunmak belki de bambaşka bir tecrübe ile tekrar geri dönmek. sanırım yapmam gereken buymuş , gerçi istanbul denen şehirde orada yaşamaya soğutanlara inat belki de yaptığım ama en nihatyetinde kaçış , çok keyifli bir o kadar da çözümlenmesi zor, umarım sadece keyfini çıkarıp , birşeyler başarabiliri. en başta ajanım sen ve diğer güzide ekip üyelerim hakkınızı helal edin. bundan sonra sadece buradan haberleşmek üzere.

bir demirören klasiği

+ 2 milyon euroda ekleyin siz oraya:)

foto: kartalhaber.com'dan

12 Temmuz 2010 Pazartesi

9 maç/4 gün

Cuma, cumartesi, pazar ve pazartesi günleri toplam 9 tane maç canlı olarak izleyicilere ulaştırılacak. Haftanın 3 veya 4 günü kullanılarak maçlar verilecek. Türk futbolu açısından çok verimli bir toplantı gerçekleştirdik.
deniliyor bugünkü açıklama. süper. düzelmeye başlamışken hiç durmasak da, şu beton zeminli, bırakın oynamayı, izlemenin bile zul olduğu zeminler için de bir standart getirsek fena mı olur? zemin yeşil, meşin jobulani olsa..

11 Temmuz 2010 Pazar

ne zaboravi srebrenica(srebrenica yı unutma)


15 yıl önce bugün birileri hayatlarını,yakınlarını,insanlıklarını,devletlerini,imanlarını kaybetti. yine aynı gün kimileri madalyalar,halklarına adanmış kutsal bir zafer!! kazandılar. srebrenica(srebrenitsa) da 1 günde şirinlerin(birleşmiş milletler askerlerine bosna da verilen isim) kontrolünde 8 bin(şu an ki bilinen sayı) insan öldürüldü.şirinler güvenli bölgeye girmeleri için silahlarını ellerinden almışlardı.çetnikler geldiğinde kaçmak yada ölmek dışında seçenekleri kalmamıştı. ratko mladiç ve toplanddalı komutanlar islamiyeti? avrupa nın göbeğinden atmalarına kadeh kaldırırken,dışarda boşnaklar öldürülüyordu. yugoslavya işte o gün tarih sahnesinde son buldu. bratstvo i jedinstvo(kardeşlik ve birlik) ülküsü üzerine kurulmuş bir devlet kendi kardeşlerinin kanıyla,kendi ülkelerini boğdular. o gün ateş sadece kendi düştüğü yeri yakmadı, bugün o ateş hala başka ciğerleri de yakmakta. bugün geçmişin güzel hatırlarını ananların,geçmişi düşünmekten korktuğu, yeninden bratstvo i jedinstvo derken bile akıllarına srebrenica geldiğinde ''acaba'' korkusuna kapıldıkları bir gün. bugün srebrenica da kendine sığınan boşnakları, mladiç e teslim ederek madalya kazanan topland dalı askerlerinin ülkesinin final günü. iyi seyirler insanlık, öldüğün yer hala çiçek açmıyor.

6 Temmuz 2010 Salı

kıyas

Adem kardeşime :)

Ankara,
En iyi kalpli Üvey ana,
Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım.
Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana
olan Ankara.
Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini,
rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını , suskun devletin
konuşmasını beklerler.
Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir
bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi.
Denizi su sanırlar.
Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz.
Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde.
Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi
gökyüzüyle birleşmesi.
O vaatker ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir.
Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi.
İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.



İstanbul'da
ise durum daha vahimdir.
Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir.
Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat
eli çabuk davranır.
Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider.
Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular.
Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya
rağmen,
Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır.
Ama,
İstanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin.
Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip
yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler.
Hayat kaçar, onlar kovalar.



Ama İzmir...
İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmazda.
O zaten sizinle beraberdir.
Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır.
Mutlulukla dolu,sakin bir sevişmenin tadındadır körfez.
Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur,
Kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle
dolarsınız.
Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur.
Hafta sonları denize doğru bir göç başlar.
"Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der
İzmirliler muzipçe.
Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider.

Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM
harflerine sevgiyle bakıyorum.
Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar.


Cemal Süreyya

4 Temmuz 2010 Pazar

mi se stozi za nana

mesai ye başlamadan,bitişini hayal ederken sigara-kahve-muhabbet üçlemesinde(son zamanların baba-oğul-kutsal ruhu gibi bi şey oldu benim için) ananeli ve babanneli çocukluk geçmişine gittiğimizde kaçınılmaz olarak nanamı(anane) ve bababayı(dede) anmamak tabi ki olmazdı.sonuç ? tabi ki melankoli...5 li 6 lı yaşların yaz günlerinde almancı kuzenlerin gelişiyle çıplak ayakla ma(h)allede yakalamaç oynadığımız zamanlara gidiyo ilk anım. tükenmez enerjinin koşmaktan arada s.o.s verdiği dakikalarda elinde salçalı ekmekle enerji takviyesi yapan parmaklarının ilk boğumları her daim kınalı nana.
hiç üşenmeden hazırlardı ekmekleri,sıkılmadan beklerdi yorulup eve giriş saatlerimizi.izmir de göçmen evlerinin karakteristik özelliği evlerin bodrum katının olması.işte nana'm da bodrum un kraliçesiydi çünkü o bodrumlar eski eşya saklama odası değil mutfak ve memleket işi böreklerin yapıldığı yerdi.trt1 tekel olduğu günlerde pazar günleri saat :12:00 da klasik müzik saatlerinde eve elinde tepsiyle gelir komat,matiji,maznica(göçmen börekleri) eşliğinde klasik müzik dinlerdik(yerellik ve evrensellik kavramı istemsizce o zaman sanırım bünyeye gark oldu:) ) bayramlardan önceki günlerde valangi(sadece bayramlarda yapılan bi börek) yapılırken başına çöker koreli(valangi olmadan önceki börek hali) yemek için sıraya girerdim koreli,beyaz peynir,ayran(o zaman kutsal üçlemesi)la dünyanın en doymuş çocuğu olurdum.bayram günü de nana nın sarajli(saraylı) tatlısına doyamazdım.sadece bayrama özel bu menü ben büyüdükçe,nana yaşlandıkça son buldu...
Türkiye ye gelişlerinden kısa bi zaman sonra geçirdiği kaza sonrası bi ayağı aksamaya başlamış.ama neşesine hiç engel olmamıştı. sarımsaklı da babayla balkonda otorup denizden gelişimizi beklerdi,yanık halimizi görür söylenirdi:) bizden fazla onun canı yanardı yanık tenimizi görünce arada başında beyaz şamlijası(yemeni sanırım türkçesi) kumsala gelir denizde açılmayalım,güneşte kavrulmayalım diye jandarmalık yapardı. şu an bunları yazarken yine o zamanlar gidip-geliyorum ördüğü patik şişlerini,gözlüğün altından bakıp yaramazlık yaptığımda ''o dete kete is tepa''(evlat dövecem seni) deyişini duyar gibi oluyorum. akordeonu ilk aldığım zamanlarda benimle şarkı söylerken nasıl yapardı bilmem ama küçük kız çocuğu gibi ses çıkarırdı.yaz yaz bitmez bu anılar :) özledim seni nana ölüm ü sana da yakıştıramadım,daha çok pesni(türkü) söyleyecektik seninle...daha da yazılacak çok şey var ama üyeler müsade etmiyor.bilmem bulunduğun yerden beni duyabiliyo musun ama kimse senin gibi majkino nanino demiyo be nana :(

musoski