30 Ağustos 2010 Pazartesi

belli...


bitti kukla oyunu kesildi ipler..makas kimde belli değil..biri acımasız biri vahşi..ama kim belli değil..acı çekenden daha çok acıya, acı çektiren sahipse kim kötü olan belli değil..her sözü susarak bitiriyorsa ve hatta abartıp her söze susarak başlıyorsa..anlaşılmayan kim belli değil..her gün göre göre hatta kimi zaman göz göre göre yanından geçip gidiyorsa..kim hayalet belli değil....hata yapandan çok affeden ceza çekiyorsa suçlu kim belli değil..tüm gel demelere rağmen tüm kalmalara rağmen durak hala boşsa giden kim belli değil..olmayınca olmuyorsa,bir türlü iki uç bir araya gelmiyorsa,paylaşımlardan keyif almak için paylaşmaya zaman yoksa,birileri cesaretsiz birileri korkaksa,ağlamak bile yetmiyorsa,çok istenmesine rağmen eller uçurumdan sadece itmeye yarıyorsa,inanmak için çok geçse,yanlış zaman ama en doğru insansa,kim oldugu belli olmayan bir kahramansa,belliki söylenicek tek bir şey var.....game over!!....

28 Ağustos 2010 Cumartesi

o an

necipin iki gün önce helsinkiye attığı golün fotoromanı: kafayı vurup ayakları yere bastıktan sonra donup kalışı, şapşal bir şekilde bekleyişi:) gol sevinci nasıldır bilemeyişi,  sadece kendisinin değil, arka direkte gördüğümüz bobo dahil, hemen arkasındaki ferrari ve ortaya koşu yapan holoskoda şaşkın. ben de kalakaldım necip gibi o an. sevinedemedim zıplayarak, bir gülümseme oturuverdi dudaklarıma, tam da renkli takım taraftarı arkadaşlarıma necibi anlatırken. tuhaf. çok tuhaf bir duygusal ilişki oluştu neciple taraftar arasında

27 Ağustos 2010 Cuma

bahane süper ligi

Kendi aralarında oynadıkları maç yine kendilerine göre dünyanın en önemli derbisi, en önemli takımları kendileri. Karşılarında kaçıncı kalite olduğu sorgulanınca 3 rakamının bile zorla çıkacağı iki takım.

Basit bir Hıncal Uluç karşılaştırma klişesi yapalım; fener ve gs den her oyuncu rakiplerde ilk 11 de rahatlıkla oynar. Hatta takıma böyle oyuncu geldi diye bayram bile eder taraftarları. Bunları söylerken kendi geçmişimizi unuttuğum, gruplara kaldık diye takımı bulutların üstüne koyduğum sanılmasın. Yere sağlam basıyorum ve aynı bokun siyahla beyazı olduğumuzu biliyorum. Ama derbi haftası gelince dünya derbisi muhabbetleri de şimdiden tırmalıyor beynimi. Umut tamamen yok değil elbette, belki de bu işin sırrı tel başına “umut” quaresmanın evine siyah formayla gidecek olmasından, guti’nin kendine güveninden, necip’in bugünlerden başlayarak yarına da adını yazdıracağını bildiğimizden kaynaklanan bir umut. Çoğu sene vardı elbette bu umut olmadı, ama her olmayışına inat yine umutla bağıran ve umut ettiren iki taraf var.

26 Ağustos 2010 Perşembe

yolculuk


İnsanlardan bir insandı.
Yollardan bir yol göründü günlerden bir gün ona.
Daha önce hiç kimsenin gitmediği bir yol…
Durmadı, düşünmedi, sual etmedi, hemen koyuldu yola.
Dağlar tepeler aştı.
Köyler, kasabalar, şehirler geçti.
Günler, aylar, yıllar boyu adım adım yürüdü yolu.
Sonra bir an geldi, yol bitiverdi.
Yolun bittiği yerde durup önce geriye baktı.
Arkasında bıraktığı o uzun yolculuğu geçirdi içinden.
Sonra döndü, âlemin yürümekle tükenmeyen uçsuz bucaksızlığına baktı sessizce.
İçine bir fısıltı düştü o anda.
Fısıltının gösterdiği istikamete doğru yürümeye başladı yine.
O yürüdükçe yol peşinden geldi.
O durunca yol da durdu.
Yolculuk kendi devri içinde sürüp gitti böyle.
Yolcu yol, yol da yolcu olmuştu artık.

kalpler varolsun



son yıllarda söylenmiş ve “akıllı davranmak, mantıklı hareket etmek” şeklinde özetlenebilecek bütün sözleri üst üste koyup düşündüğümde şunu farkediyorum:
tek şansımız var bizim, dibine kadar duygusal olmak!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

adios emilio delgado

güle güle güzel yüzlü adam.
ilk maçını hatırlıyorum; simsiyah formanın içinde çıkmıştın süper kupa maçına, renkli takımlardan arkadaşların gözlerinde gördüm korkuyu, hayran hayran bakakalmıştık ekran başında. o günü tekrar yaşayamadık. bir maçlık bir "yırtıcı" adam rolü müydü, bir de söylediğin gibi zürih maçları vardı elimizde.
uzun uzudaya hem yerecek, hem övecek bir çok şey yazılabilirdi esasında ama bu bir vedaysa iyi birşeyler kalmalı akıllarda. keşke olsaydı. temiz yüzün kadar, burdaki futbolun sevebileceği bir yırtıcılığın, agresifliğin de olsaydı. adios.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

t-shirt


gidecek haberleri arasında dikkatimi çekmesi de pek manidar oldu. kartal yuvasına baktım netten bulamadım? geçen sezonun ürünü müdür, var mıdır yok mudur acaba böyle birşey? yardım lütfen?

12 Ağustos 2010 Perşembe

auta atın o zaman!

gökhan maçtan sonra hakeme penaltı olmadığını anlattım ama yine de verdi demiş, biraz da kendisine sivriltilen eleştirilerden kurtarmış kendini. hadi anlamadı anlatamadın diyelim. ee be adam kaptanına da mı söyleyemedin auta at diye. yakışmadı. kimseyi kurtarmaz, aklamaz bu açıklamalar da biline!

kusmaca

ne bildiğimi soruyorum ben kendime "aşk" hakkında. bunun neye benzediğini, ve -eğer bu bir duygudan ibaretse-ne zaman hissedildiğini, öncesi ve sonrasındaki değişiklikleri, aklınıza gelebilecek her türlü genişletme ve açılım sorusunu soruyorum kendime. neden bilmem ama sadece soruyorum. cevapları vermek için zaman ayırdığımı, ya da üzerinde oturup kafa yorduğumu hatırlamıyorum. gerçi hatırlıyorum, ama hep hatırlamazdan gelip, üzerinden geçip gidiyorum cevapların, umursamadan, anımsamadan.

daha önce anlatılmış olan kişisel duyguların tekrarlanması mıdır aşk acaba farklı ve halef selef olmaktan öteye geçemeyecek bedenlerde? birilerinin sürekli olarak bahsetmesinden dolayı zihnimize kazınmış olan ve zorunluymuş gibi, sanki olmazsa olmazmış gibi zorla hayatımıza soktuğumuz bir sözleşme mi acaba? eğer ki birileri anlatmışsa, ve kendilerine ait deneyimlerden ibaretse aşk, bizde neden ve nasıl o deneyimler tekrar bulsun, yeniden ortaya çıksın? bir başkasının duygularını mı yaşyoruz bu durumda? ya da bir başkasının bildiği ve ifade ettiği ruh hallerini gerektiği kadar olmasa bile elimizden geldiği kadar kopyalayıp trendlere mi uyuyoruz cinsel kaygıların arkasında kaldığımızı su yüzüne çıkarmadan? bir başkasının duygularını yaşamaksa eğer mevcut hali, ilk yaşayan ve ilk anlatan mıdır acaba en saf halini yaşayan, kopyasız, benzersiz ve öncesiz halde? ya da bir başkasının kurguladığı bir ağ çerçevesinde çeşitli algoritmaları devam ettirerek, geçmişte ifade edilen ruh hallerini kopyalıyor isek "aşk" adı altında, bunun "bize" ait tarafı nedir? bizden olan parçası var mıdır?
bilemiyorum...

aslında oturup sorular ve sorgularla zaman harcamak bile tam anlamıyla gereksizlikte açığa doğru kürek çekmek. neden bir ifade karşılığı olmak zorunda olsun ki? ya da neden bir duyguyu ya da en azından duygu olduğu varsayılan ruh halini tanımlamak bu kadar önemli olsun? önemli olması için epeyce sebep var elbette. ama tüm bu sebepler global ve ticari yapıya sahip, sadece maddedeki karşılıkları itibarı ile saygı gören, kaygı sahibi yapan sebepler. varolan o muhteşem döngünün çarkları arasında engelleyici bir parça kalmamasını sağlamayı kendine ilke edinmiş insan veya herhangi başka şeylerin ortaya koyduğu sebepler, sonuçlar.

bir et parçası olarak hayal ettim geçmişte aşkı. hisleri olmayan, innervasyona sahip olmayan bir et parçası gibiydi ve gelip bir gün bir şekilde yapışıyordu kaba etinize. üzerine oturamıyordunuz ki kaybolsun, çekip alamıyordunuz ki yok olsun. o hep orda kalıyor, kaş göz çizseniz bile çirkinliğini değiştiremiyordunuz. kaybolmaması yüzünden maddi ve manevi ağırlığıyla birlikte yaşamaya mecbur oluyordunuz. ısırmasa da invaze oluyordu dokularınıza. dişleri yoktu ama acıtıyordu ve işin garibi kaba etinize hickey ya da saat yapmasa da, çekip ordan alırsanız bir gün, ömür boyu kalacak bir yara ile yaşamaya başlıyordunuz. sonra sonra değişmeye başladı fikirlerim. tamam, bir et parçasıydı hala, ama kaba etinize tutunmuyor, akciğerlerinizden içeri süzülüyordu. sigara gibi, uyuşturucu gibi doluyor içinize, yukarda bas bas bağıran kafatası içi dokularınızı devre dışı bırakabilmek adına türlü işle gerçekleştiriyor ve sonunda galip oluyordu. nefes almalarınız bile değişiyordu hakimiyetinin sonrasında.

sonra sonra bundan da vazgeçtim aslında. neden bir et parçası olsun ki? neden omuzlara binen yük değil, ya da ayaklarımızı zemine bağlayan zincir-pranga değil, ya da en basitinden avuçlarımıza saplanan ve sevgili motifine uydurmaya çalıştığımız insanın ayakta kolları açık haldeki çarmıhvari bedenine kendimizi çivieleyebilmemizi sağlayan bir şey değildi? neden olmasındı? sonra sonra anladım ki münferit hadiselerin aşka yaklaşımı, bir fok balığının ülke başkanı olmaya bakışından çok farklı değilmiş. çünkü tanımıyormuş münferitler de aşkı, senin benim gibi yani. sadece okuduklarıyla kalmış, geçmişte başka bir ad bulunamayan her şeyi aşk diye adlandıran düzinelerce dallamanın oyununa gelmiş o da. her şey aşk olmuş biz de yutmuşuz kırmızı hap misali. ama ortalıkta hala bir tünel yok, diğer yanda bekleyen alice de yok.

ekranlara bakmaya başladık artık, üzerinde telefon markası ya da digitall technology yazan ekranlara. ruhlarımızı olduğu gibi yansıtmasını ama bir tek bize göstermesini beklediğimiz soğuk plastikten ekranlara bakıp kalıyoruz. trenler geçirip bedenimizden, hayatımız boyunca bir tek ray görmediğimizi anlatıyoruz. kumlara uzanıp serin suların ayağımızı öpmesinden bahsedip, denizden korktuğumuzu belirtiyoruz sonrasında. hep çelişkilerin insanıyız hepimiz, çelişki ve tutarsızlığın insanı. tıpkı aşk romanlarındaki aptal gibi, hep özentiden, hep kopyacılıktan.

hele hele insan çalmalarımız yok mu? insan apartmalarımız... apayrı bir alem bu hadise. bembeyaz kağıtlar gibiler hepsi, alıyoruz bir tanesini ve yerleştiriyoruz fotokopi makinesine. üstteki hazneye ise avuçlarımızda kalan son ekmek kırıntısı gibi sakladığımız ve muhtemelen hakikaten aşk için yegane hedefimiz ya da erek noktamız olan kişinin görüntüsünü yerleştiriyor ve kopyalama tuşuna basıyoruz. fotokopi makinesinin yetersiz kaldığı yerde kalemimizle rötuşlar gerçekleştiriyor, mabetlerimize asıyoruz bu resimleri. ayakkabı bağlarımıza desen olarak dokuyor, yeri geldiğinde şarkı yapıyor, film yapıyoruz.

ve kendimden o kadar nefret ediyorum ki hala oturup buna dair sorgulamalarda bulunduğum için, anlattığım takdirde sizin de benden nefret etmenizden korkuyorum. ama nedense anlatıyorum, böylesine aptal hale getiriyor bu meret işte insanı-eğer varsa öyle bir şey-. kendimden nefret etmek için bir başka sebep ise, fotokopi makinesini icat edebilmek için yalvarışım tanrıya. bir hayali gerçeğe dönüştürebilmek için yırtınmama, saçmalamama şaşıyor ve kendimden sadece nefret edebiliyorum sanırım.

örnek mi verdim bilmiyorum aslında, dönüp de ettiğim kelamın tümüne bakacak, göz gezdirip yorumlayacak halim kalmadı. gözlerim artık yavaş yavaş hayata kapanmaya başladı. en son karanlığın ne kadar derin olacağını merak ediyorum ben. yaşamak gibi mi acaba? yoksa gerçekten bir karanlık var mı bundan sonra? ahh... canım yanıyor...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

belediye otobüsünün düşündürdükleri

Bizim belediye otobüslerimiz seyyar müze gibidir. Kahverengi, yılların tozlarıyla solmuş koltuklarında, genelde liseli öğrencilerin elinden çıkan yazılar, çizimler ya da öfkeli anlarını resmettikleri anlaşılan; uzmanların hiçbir ekole bağlanamayacağı hususunda fikir birliğine vardığı pitoresk yarıklar vardır. Dilini bilenlere çok şey anlatacak bu koltuklarda ne hayaller sükuta uğramış, ne taze aşklar filizlenmiş, ne çeşit muziplikler sergilenmiş, ne görkemli toplum eleştirileri yapılmış, ne fanteziler gerçekleştirilmiş, ne kavgalar gerçekleşmiş, ne beddualar okunmuş, ne küfürler edilmiş, ne hikayeler anlatılmış, ne tuzaklar kurulmuş, ne hayatlar son bulmuş, ne hatıralar canlanmış, ne sözler yarım bırakılmış, ne komiklikler yapılmış, ne oyunlar sahnelenmiş, ne frikikler verilmiş, ne fortçuluklar yapılmış, ne günahlar işlenmiş, ne tövbeler bozulmuş, ne küslükler sona ermiş, ne fikirler savunulmuş, ne oturumlar yapılmış, ne seçim kampanyaları düzenlenmiş, ne konserler verilmiş, ne kitaplar okunmuş, ne şarkılar söylenmiş, ne şiirler yazılmış, ne sözler verilmiş, ne ihanetler yaşanmış, ne sakarlıklar yapılmış, ne dehalar çürüyüp gitmişti kim bilir?

Hiçbir zaman değerleri bilinmemiş, kendilerine kulak verilmemiştir. Oysa yürümeyi unuttuğumuzdan beri ahbabız onlarla. Gündelik hayatın en çabuk unutulan sır kâtipleridir belediye otobüsleri ve bize söyleyeceği çok şeyleri vardır.

sevdiğim şarkılar gibi

ilk defa rastlarsın tesadüfen radyoda ya da bir arkadaşın walkmaninde dinlersin (nostalji değil mi, mp3 player değil walkman işte!)
"kimin şarkısı bu?" dersin.
"aaa burada ne diyor?" merak edersin.
"nakaratı tekrar etse!" dersin.
"bu ara melodi kalbime saplanıyor diye düşünürsün.

sonra peşine düşersin.
ararsın, sorarsın, bulursun.
nihayet senin olunca ilk defa.
doya doya yeniden dinlersin aşık olduğun sözleri.
pili bitmesin walkmanin diye tasarruf edersin, o şarkıyı ellerinle geri sararsın.
bir daha dinlersin...
ve bir daha...
ve bir daha, bir daha....
sonra artık tekrar dinlemeye gerek bile kalmaz sürekli zihninde çalar durur,
hayatının fon müziği gibi.
bazen kendi kendine yüksek sesle tekrar edersin.
ezberlersin farketmeden.
kağıtlara yazarken bulursun kendini.
sonra bir gün olur,
bir sabah olur,
o şarkıyla uyanmazsın güne.
giyinip yola koyulduktan çok sonra aklına gelir üstelik bu durum.
hayatının fon müziği artık yoktur ya da parazitler karışır duyamazsın, duyamamayı çok umursamazsın.
yavaş yavaş her an aynı melodinin çalmasından aslında ne kadar sıkıldığını farkedersin.
yeni melodilere yelken açarsın.
yeni sesleri merak edersin.
yeni sözler ezberlemek istersin.
hayatına devam edersin...

ve sonra (tesadüf bu ya) bir gün radyoda eski bir şarkı çalar...

bu yazıyı hatırlatan şarkıya saygım sonsuz; http://fizy.com/#s/1aioh5

4 Ağustos 2010 Çarşamba

3 Ağustos 2010 Salı

darbe mücadelesi

Darbelerle mücadele edecekmiş!, star gazetesi

Hadi Ergenekon’da haksızlık yapılmıştır diyelim...

Kafes ne o zaman?

Balyoz ne?

Balyoz sanıklarına ait ses kayıtları ne?

Darbe günlükleri ne?

Miting meydanlarını süsleyen “ordu göreve” pankartları ne?

Hrant Dink cinayeti ne?

Danıştay suikasti ne?

Dörtyol’daki “mevzun” ve “derin” provokasyon ne?

Bütün bunlar yokmuş gibi davranarak mı darbelerle mücadele edeceksin?