29 Ekim 2010 Cuma

29 Ekim


Bugün 29 Ekim 2010, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yılı. İnsanların akıllarına, ben de dahil buna, nasıl kutlamalar yapılacağı, boğazda kaç milyon dolarlık havai fişek patlatılacağı düşüyor. Kimisi başbakanın ağzından çıkacaklara bakıyor, kimisi "genelkurmay konuşsa da bi dinlesek" diyor. Gülüyorum. Bu tür günlerde asıl olan manevi değerlerin ve kimliklerin "hatırlanması"dır. Fakat gel gör ki bizim memleketimizde bu harika günü anımsamamız bir nevi atamızı birilerinin gözüne sokmamız ile geçiyor. Birkaç havai fişek patlatıyoruz, teknede birkaç parti, askerlerin botlarını yerlere sert şekilde vura vura geçişi dışında pek de önemli birşey olmuyor açıkçası. Asıl olan 1923'ü hatırlamak değil midir? Asıl olan ne kadar minnettar olduğumuzu göstermemiz değil midir? Ben şahsen artık belli bir raddeden sonra cumhuriyetin, Atatürk'ün ne kadar vehim değerler taşıdığını toplumumuzda yuvalanmış seccade kesimine anlatmak istemiyorum. Bugünün sadece fikirlere saygı, şahsiyetlere hürmet ve takvim yaprağına minnet ile geçmesini istiyorum. Oturup güzel insanları anmak, fotoğraflarına bakıp özlemek istiyorum. Eğer bu hala içimizde süren bir savaşsa, kimin payı ne kadar ise gövde gösterisini yapsın, kimin boyu daha uzun herkes görsün madem. Ve bugün için içlerinde herhangi bir kıpırtı hissetmeyen dostlarım; umarım bugün de toplanır birer makrube yapar geğire geğire yersiniz, ki zaten resmi tatil sizin için de.

"En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
..."Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,denildi."
...
Coşkusunu havai fişeklerle yapılan kutlamalarda değil , yüreklerinde hisseden bu toprağın insanlarının Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Bu destan onların destanıdır."

25 Ekim 2010 Pazartesi

bir tasarımcının isyanı

                                 Sn: Sebahattin Yılmaz

Güzel bir mekanın var. Testi kebabı orada tanındı. Calışanlarını kaçırdın. Sağında solunda testi kebabı ürettin. Gururu bırak.
Çalışan elemanlarını topla. Gönüllerini al. Çalışan işçilerin parasını ver. Düşman üretme.
dost kazan. Dost kazanma dönemi. İşine sahip çık. Testi kebabı da Bitlis kebabı da senin orada tanındı.
Bu sitenin tekrar açılmasını , çalışan ustayı ve garsonları tekrar başına toplamanı istiyorum. Evlerine git konuş , elemanları topla işini geliştir. Dost kazan. Düşman üretme. Bu sitenin bedelini öde. Küçük paralarla uğraşma. Sen iş adamısın. Vermesini bil. Sen verdikçe Allah da sana verecektir.

23 Ekim 2010 Cumartesi

sabır taşından sesler

Porto maçındaki ilk golü yedikten sonra dahi koruduğum umudumun şaşkınlığıyla ertesi güne uyandım. Nasıl olur? Sorularını kendime sormam hakana ve zapoya olan kızgınlığımı yinelemekten başka bir işe yaramadı. Hakanın hatasına alıştık, her maç yenik duruma geçip durumu lehimize çevirmek için ekstra çaba sarfetmesi gereken bir takım var sahada. Zaten riskli bir defans kurgusuyla oynayan takımın maçın başında bu duruma düşmesi kurgusunu ister istemez daha da riske etmesine neden oluyor. birkaç haftadır sahlenen “tekrar” hatalar, yeni yapılanmanın, yapılmaya çalışılanın en büyük baltası, çaba-verim ters orantısının giderek açılmasında en büyük katsayı sahibi konumuna getirmiştir.
Burada “kalecilik nankör meslek be kardeşim!” demogojosine sığınarak oyuncuya sahip çıkma, ya da sabır gösterme eşiği aşılmış durumda. Geçmiş yıllarda yapılan gereksiz “sabır” hataları yüzünden epey zaman kaydebildiğini ve tüm kamuoyu&tribün ikazlarına rağmen oyunun doğasına ya da içimizdeki futbol dramasını biraz olsun taze tutarak yeşil çimlerin acımasız talihine uyma acımasızlığıyla hareket ederek sabır limitlerini yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Evet çok uzun ve anlamsız cümleler oldu, mehmet sedef, baki mercimek, delgado, serdar özkan, gökhan zan (çok daha artılabilir) gibi isimlerin hikayesine baktığımızda hep aynı sabır taşı kadro yapısı çıkıyor karşımıza. Bir şans, bir şans daha derken, delgadoyla(ki severim insan olarak, hoştur kibardır ama yetersizdir), gökhan zanla, mehmet sedefle(altayda da kadroya gireiyordu kendisi) haneye eksi yazılan yıllardan başka, “bir açılsa olacak da işte!” keşkelemelerinden başka anı kalmadı, bir de onca yılda toplasan bir iki dakika sürecek şov görüntüleri belki.
Olayı fazlasıyla basite indirgiyor olabilirim; o kadar acımasız olmamakla birlikte geldiğim nokta “oluyorsa oluyordur, olmuyorsa zorlama!”ya yakın bir yerde. Burada “oluyorsa”nın örneklerini başta necip uysal, hilbert, cenk olmak üzere sıralayabiliriz. Henüz guti ve quaresma demedim bile. 3 üst üste alınan yenilgi bir başlangıç arefesi olacaksa, “olmayan” tabatadan, olabilmesi kuvvetle ihtimal onur bayramoğluna ve olmayan nihattan yine şansı hakeden ali kuçik’e bir geçiş yapılabilir mesela. Son 3 maçta kaybedilenden fazlası kaybedilemeyecği aşikar, kazanılabilecekleri kısa bir süre hayal edin?!
Olmayacağı aşikarlardan en şanslı-şanssız karar veremediğim Nihatın “ben bjk çocuğuyum, biraz daha tolore!” temalı açıklamalarına katlanmak mümkün değil. Kendisine “çocuk”luğuyla ilgili laf eden yok, ama ernstin, hilbertin şanssızlığı alaman olması mı? Tribün uğultularının kulağını çınlatmasının sebebi ise sahadaki el kol hareketlerinin tutarsızlığıdır aslında. Kontrol edemediği bir pas için necipe 30 meter öteden haykırması, ernste el kol hareketleriyle kızması, boboya müthiş pasına rağmen fırça atarcasına bir şeyler söylemesi. Guti, q7 olunca bile, yıldız, çömez demeden birbirine bağlı, mütevazi, işine odaklı oluşan bu kadro yapısının içinde sırıtan tek isim olduğunun farkında değildir, en kötüsü bunun farkına varacak, “ben neler yapıyorum!” öz eleştirisini yapabilecek bir kimliği kalmamış kendisinin, korkarım. Ve tepki, kaçırdığı gollerden çok(alıştık artık, hakanın yan topu gibi:), tribünden bile hissedilen uyuma, kaybetse bile üzülemediğin bir bağlılığın oluşmasına en büyük zararı verecek davranışlarda bulunmasındandır.

ve zapotocny: kadıköy deplasmanında guizanın rüştünün üstünden aşırtarak attığı goldeki hatası, top Perşembe akşamı üstünden geçerken gözlerimin önünden geçti. Ve kopya.

fenerbahçe maçı ve "biz bu filmi görmüştük" demek isteyenler için:
sezon 2008-2009 / 13. hafta

21 Ekim 2010 Perşembe

shuffle mode on football

Süper Lig zamanlamasına hayranım. Lig çok hareketli gerçekten ama daha çok yedek kulübesinde, şeref tribününde bu hareketlilik. Eskişehir, buca, galatasaray..
Önümüzde zor iki maç var: porto ve kayseri. Tek korkum olur da mağlup olursak bu durumun bize de yansıması, sezon başından beri destek sözlerini ağzından esirgemeyen yönetimin kısa bir geçmişine göz gezdirirsek “arkasında” sözcüğüne anlamlandırdığımızın dışında anlamlar yüklediklerini görüyoruz ne yazık ki. Zira Adnan Polat’ın NTVye konuk olduğu programda ağzından duyduğumuz “sözleşme yenileme”nin bu topraklarda kulüp yönetiminde ne anlama geldiğini şu günlerde çok daha iyi anlıyoruz. Üşüyorum Şuster Reyis!
genel hoca konusundan Reykarda ve yönetimine değinelim: bir takım maç kaybedebilir, örneğin beşiktaş son maçlarını kazanamıyor ama oyun kimliğinden, çabadan ötürü kimse sesini çıkarmıyor, istikrarın i sine hasret olan bize, ve bana zerre dokunmuyor bu mağlubiyetler ya da sıralama şu anda. üstüne titrenen kimlik çalışması bu haliyle ve oluşturulan ekibin iyi niyetiyle birleşince dsesteği hakediyor. Peki Reykard gerçekten kötü mü? Ben kendisinin hocalığından çok, futbolcuların özverisinden dolayı bu sorunların daha sık yaşandığını düşünüyorum. Bu işten milyon dolarlar kazanıyor, haftada sadece 1 maç yapıyorsa bu insanlar bütün gücünü, özverisini yansıtmak zorunda. kimin yedek kaldığı, oynatılmadığı sorunuyla uğraşmak, gruplaşmalar sadece galatasarayın değil milli takım hocasının koltuğunu altından alacak kadar futbolumuzun içinde. Son dönemlerinde bu tür dedikoları Hakan Şükür dönemi zirvesiyle beraber Gsde sıklıkla görüyoruz. Sorunun salt hoca değişikliğinden daha öte, derin bir yapıda gizli olduğunu düşünüyorum. Ya da içinde Baros, Misimovic, Cana, Kewell, Arda, Neilli barındıran bir takımı oynatamamak gerçekten beceriksizlik?
Baştada belirttim lig saha içinden çok dışında aksiyon barındırıyor: yönetim, yedek kulübesi, medya ve tabi değeri giderek yükselen ara transfer dönemi! Klose, Robinho, Adebayor, Raul ve saire. Beşiktaş için adı geçen isimler. Orayı burayı okuyup bunların biraz olsun doğru olduğunu varsayarak, ee biraz da adalının “transfer bitmez” sözünü referans alarak söyleyeceklerimizin kaynağını belirtelim. Medyayı “yalan haber” yapıyor diye kara tahtaya yazmak değil niyetim, zira talebin geldiği nokta, görmeyi istemesek de burası maalesef. Aksi halde fotomaç, fotospor, milliyet, hürriyet uzar gider.. en sona yayıncı kuruluşu koyalım: lig Tv. Onlarca isim, kulüplere boşuna yamalanmıyor tabi, reytingler, rakamlar ortada; seviyoruz, hoşumuza gidiyor hayalleriyle yaşamak, arkadaş arasında haber gösterip caka satmak.
Bu kadar yabancısı ve 6+2+2 kombinasyonuyla bile sorunu olan oyuncu yapısının transferden önce yapılanma sorunu vardır. Ki daha öncelikli bir sorun-çözüm işine kalkılacaksa yerli oyuncu kalitesi gündeme getirilip iyileştirme çalışmaları yapılabilir. Bu noktada forevt oyuncusundan ziyade yerli ya da gurbetçi oyuncu, tabi özellikle de defans hattına yoğunlaşılması belki medyanın işine gelmez, istenilen sükseyi vermez ama bir “gelecek”se bu yapılanmanın ürünü üstüne titrenmesi gereken konu önceliği bu olmalıdır. Sanırım takımda Sivok’unda döneceği beklentisiyle, Ferrari – Fink kaybedenlerine karşı son +2 nin sınırlarını forvet veya defanstan bir oyuncuyla yenileyecek ama anladığım limitler yine bardağın taşma sınırlarında gezinecek. Gelen Adebayor ya da Robinhoda olsa arkasında Erhana, Ekreme, Stoperde Toramana emanet olacağız.
Sene başlangıcındaki ümilerle de belirgin bir sorunum bulunmakta; evet yapılan işlerin doğruluğuna inanmak, ve inançla gelişmeleri beklemek, takip etmek sevindirici ama bir yandan da elde edilen popülerliği kaldırmak gerekiyor. Bu seneki beşiktaş atağının, medyatikliğinin getirdiği ve taşınamazsa, daha doğrusu “hava” denen olgunun erken bir olumluluk yaratması (bkz: geçen seneki galatasaray ve bu sene beşiktaş) halinde gelinen nokta pek de havadar olmuyor. Bunu bariz bir şekilde gördüğüm Scala takımı da fırtınalı bir başlangıçtan sonra (3-0 barca ve ardından 3-0 fb maçları) aynı fırtınayla kayboluvermişti. Futbol yazarı tabiriyle arkasına aldığı rüzgarın önüne geçmeye başlaması sezon başında verilen tüm emekleri geçersiz kılabiliyor, en üstte de bahsettiğim olası porto-kayseri maçı mağlubiyetleri nasıl bir ters etki yapar, şusterden hocalığı, gutinin doymuşluğu, Q7 nin parası .. herşey bir bir batar. Örnekleriyle yaşanmıştır.
Peki tam tersi; sözü getirmek istediğim nokta fenerbahçenin bu seneki avantajı(bence), lanet olası “hava”nın önünde hem de tüm gücüyle geri itmesi, hoca, oyuncu, yönetim, çoğunlukla avrupa kupası elemesi ve lige kötü başlangıçla gelen olumsuzluk, yapılan bütün hamlelerin yanlışlığını kör göze sokarcasına gösterdi ve kocamanın yerine kim gelir? Diye düşünürken, fb yönetimi hiç beklenmedik, sportif anlayışımıza ters bir hareket yaptı; “arkasındayız” dedi ve sözünü tuttu. Ligde alınan sonuçlarla “hava”nın olumsuzluğunu, skor başarısı, yönetim sessizliği ve uyumuyla geliştirerek ilerlemeye devam ediyor. Bekleyen en önemli tehlike ise bu haftaki derbi maçı: pek hoşa gitmesede Şusterin fenerbahçe için kullandığı sözü yineleyeceğim burada,”yaralı bir hayvan” acısı çeken rakiplerinin ilacı da kuşkusuz kendileri. İlginçtir hoca kovmayla yerine koyulan alt takım antrenörüyle alınan garip başarılı sonuçlara da sahip bir ligiz: (bkz: cevat güler ve turhan sofuoğlu). Ve yine her iki takıma da yaramayan bu maç, gerek stadyum olayları, gerekse saha içindeki; özellikle son dakikalardaki kısa gerilim filmi tadı. 08-09 sezonundaki Sami Yendeki maç ve çıkan olaylar, 4 kırmızı kart: maçın skoruyla beraber, çıkan kartları da görünce yanımdaki renkdaşıma dönüp “şampiyonluğumuz hayırlı olsun!” diyerek tebrik etmiştik birbirimizi
Şimdi çıkış zamanı. İşten maç havasına geçip, takımımızın sevinç/hüzün ekseninde beni nereye koyacağını bekleyemeye gidiyorum.
Mağlup da olsa bu takım, bunu kabullenmediğini gösterecek olmasından eminim. Trabzonspor maçındaki gibi. rasgele..

19 Ekim 2010 Salı

az biraz zeka

http://haber.gazetevatan.com/Haber/335265/1/Gundem

feysbuk referandum ağıtları olarak yazdığım başlıktan öteye gitmeyen bir yorum bana göre. ne acı ki, şikayetçi olduğun "yalanı" ballandırıp anlatabilenlere karşı, doğru olduğuna gönülden inandığın düşüncelerin anlatılabildiği argüman&dayanak noktası zeka ve rahmetli aziz nesin arasında gidip geliyor sadece.

18 Ekim 2010 Pazartesi

homer simpson: a true catolic


vatikan tarafından bahsedilen bir haber; homer ve bart ın katolik olduğuna dair haber ve yorumlar falan failan. biz türkler de kimin müslüman olup olmadığını tartışırız ya bu da işte öyle bişey sanırsam. alın işte bu da ciddi ciddi haber linki; http://www.stumbleupon.com/su/4tpmp4/newsfeed.time.com/2010/10/18/homer-simpson-a-true-catholic//r:t

garip dünya vesselam

15 Ekim 2010 Cuma

bir yalnız nişantaşlı

Ben sıkıldım. Şu adamın her sualinde, her eleştirisinde aynı sorunla karşılaşmasından gına geldi. Gözüme geldikçe okurum, köşe yazarları arasında dolaşır, biraz da yönlendirilen polemiklere usulca uyarak önce birini, sonra diğerini okuyarak, birbiri ardına giden sürtüşmelerde sonlandırırım bu süreci. Ama ne zaman Ahmet Hakana gelse sıra gördüğü muamele, çakma nişantaşlı, sonradan görme, sonradan beyazdan öteye gitmez. Adam kendisini yırtsa tamam haklısınız “ben sizin dediğiniz gibi birisiyim: çakmayım, sonradan görmeyim, siz asilsiniz, soylusunuz, yeter ki cevabımı verin!” desede aldığı cevap “ahaha gördünüz mü işte çakma!” dan öteye gitmedi gördüğüm kadarıyla. Barlasla kısa bir süre önce yine vuku bulmuştu ve son olarak Mehmet Aslantuğ’un “kuduz” benzetmesiyle son buldu. Bu adam her kime, hangi tarafa soru sorarsa sorsun aynı, “döneksin işte!” özetli muamelesiyle karşılaşmayı hakediyor mu peki? Bence hayır. Sırf bu karşılaştığı tavır yüzünden her gün acaba bugün kimden aynı cevabı almış diye bakar oldum yazılarına ve her seferinde geçmişiyle yargılanmasını, sonradanlığının gözümüze sokulmasını can sıkıcı bulmaya başladım: birilerine soru sorabilmek, eleştirebilmek için aynı sınıfta yer almak, çocukluktan, hatta o da yetmez kimilerine, anadan, dededen aynı sınıfın hayatını yaşamak gerekliliği aranıyor?
Biraz da kendimi görmüyor değilim hani? Büyüdüğü ortamla yavaş yavaş oluşan fikir ayrılığı neticesinde bambaşka hayallerin sahibi, başka bir hayatın sahibi, ya da sahip olmak isteyeni. Hatta bana göre kendisi bunu başarabilmiş bile sayılır. Görüş olarak da kalıplaşmış fikirlere körü körüneden çok, hepsinden işe yarayanı ayıklamayı tercih ederim. Ahmet Hakan’dan yola çıkacak olursak, her kişinin yaptığını her seferinde beğenmek gibi bir yanlıştan çok, ayrı ayrı beğenisini dile getirmesini biliyor. Birinin bir filmini beğenmesi, göklere çıkarması bir sonraki filmini de beğeneceği anlamına gelmiyor. Yazı, davranış ya da sözünü sevdiği, övdüğü birisini kombine beğenmek yerine her seferinde ele alması, ne yalan söyleyeyim bana daha objektif geliyor. Doğru ya da yanlış, katılıyorum ya da katılmıyorum demiyorum. Sadece daha samimi. Ee haliyle sevmeyeni de çok oluyor.
Demem o ki artık bırakın çakma mı, değil mi, sonradan mı, önceden mi görme, sadece soruya odaklanın, bırakın kimliğinde ne yazdığını da, sadece cevap verin, ya da neden öyle olmadığını anlatın. Yeter ulan.

quaresma geliyor

bütün şartlar oluşturuldu. dırdırcı kaynana taklidi, kelle-paçacı amca, minibüs ve son olarak şiki şiki baba kasediyle oluşturulan ortam işe yaradı.

13 Ekim 2010 Çarşamba

gugıl transleyt


"ünlü İngiliz komediyen Paddy McGuinness, genç nişanlısı ile tatil keyfi yapıyor. onun muhteşem genç nişanlısı ile el ele yürümek, hiç sürpriz komedyen Paddy McGuinness biraz kendini beğenmiş aranacaktır. Onlar geçen hafta tatil Menorca, bir İspanyol adasında sahil boyunca dolaştı olarak iyi görünümlü çift başları döndü. 36 yaşındaki komedidiyen nişanlısı olan 22 yaşındaki Christine ile sahilde yürüyüş yaptı ve denize girdi, ikilinin denizin içinde öpüşmesi de gözlerden kaçmadı."

- google translate'i denedim değil, hangi çeviri sitesini kullandılar ki acep?

10 Ekim 2010 Pazar

yok artık

Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsın...ızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz... 
Can Dündar

4 Ekim 2010 Pazartesi

kuffour'un rüyası


(beşiktaşın yine yeniden stoper aradığı bir transfer sezonunda gece yarısı operasyonumdur)
imza rüyamdan. yer bizim evin bir üst sokağında gizlice buluşulmuş bir ev. lafı gevelemeden anlatıyım;
arkadaşının evine ziyarete gidiyorum ve salona girerken samuel kuffourun oturduğunu görüyorum. karşılıklı merhabalar, tokalaşmalar derken önümüze gelen kadehlerden bir şeyler yudumlayarak başlıyoruz konuşmaya: ona türkiyede futbol hayatında başarının sırlarını anlatıyorum, bu yetmezmiş gibi bir de şampiyon  olabilmek için neler yapılması gerektiğini anlatıp duruyorum, coşuyorum o biçim, üstelik bunları ingilizce anlatıyorum. kuffour da iyi adammış ama oturup dinledi, tek kelime bile etmeden sessizce, başıyla söylediklerimi onaylayarak hem de. 
hey gidi samuel.

kırmızıııı

kasaplar için ortak tarife!

3 Ekim 2010 Pazar

basit

yukarıdaki fotoğraf dün akşamki fenerbahçe maçından. perşembe akşamı holoskonun kaçırdığı iki pozisyonda yapması gerekeni bütün açıklığıyla gösteriyor. hatta attığı golde bile geniş açıda tabata görülebilir, ki yapması gereken yine pas vermektir. topa kayarak müdahale etmeye çalışan oyuncu başarılı olabilecek bir pozisyondaydı, ve bunu farkedip gereken pası vermesi gereken kişi yine holoskoydu. maçın kazanılmış olmasından dolayı, bobonun golüyle gelen zafer “ya kazanamasaydık” kuruntusuyla aynı gece devam eden bir tartışmanın, biraz da haftaiçi – sonu maç trafiği fazlalığı nedeniyle örtüldüğü öngörülebilir. Ama bu tür pozisyonlarda iki hatta gol pozisyonu da dahil 3 kez üstüste hazır pozisyonda konuşlanmış futbolcular varken aynı hatayı tekrarlamanın altında yatan nedeni quaresmanın baskınlığına bağlayıp geçmek bir nebze kabul edilebilir olsa da, maksimum fayda(1 gol, 2 asist) yerine maksimum zararla(kaçan pozisyolar, küsen takım arkadaşları) bir maç performansı sergileme riskinin göze alınabildiği gerçeğini de atlamamak gerek. Yoksa 2 sene önce batuhanın sesinden duyduğumuz “kral yapmayacaksın, kral olacaksın!” sözlerinin tekerrürü mü bu davranışa iten.

Cruyffun dediği "futbol basit bir oyundur, ancak en zoru basit oynamaktır" sözlerindeki basitin zorluğu verilen taktik anlayışın uygulamadaki aksaklıklarından, yetenek kısırlığından mıdır, yoksa takımı oluşturan bireylerdeki egosal bazı problemlerin bastırılamamasından mı?

1 Ekim 2010 Cuma

yine mi gol değil*

Otoparkta maç saatini bekliyorum. o sırada ntvspordayım alt yazıdan kadroyu okuyorum ve kalede hakan yazıyor. hakanın olmasına değilde cenkin olmamasına üzülüyorum aslında. Bu seneki performansımızdan mıdır yoksa her zamanki duygular mı bilinmez çok rahat bi maç olacağını düşünüyorum o sırada, zaten stresli maçları seyretmeyi pek tercih etmiyorum. Saat 20:00 ve maç başladı Q7 nin direkten dönen topu var bunu atsak rahatlayacağız. oynadığımız ayağa pas futbolun keyfini daha iyi yaşayacağız derken Q7 sekmeye başlıyor;,kendi kendime konuşuyorum; zorlama kendini çık diye ama o zorluyor ve yüzündeki kahretsin ifadesiyle oyun dışında kalıyor Özellikle ilk yarının son 15 dakikasında dün akşamki Kazan – Barça maçı geliyor gözümün önüne. deplasmandayız, 50.000 taraftarın önünde Rapidi hapsediyoruz (tıkpı fb deplasmanı gibi)üretkenlik yok belki ama topun bizde olması mutlu ediyor tabi.

Ve devre arası. son 15 dakikadaki futbol var hep aklımda o yüzden rahatım. 2. yarı biraz bocalıyoruz derken Q7 ye inat direk bu sefer topu içeri yolluyor . Beşiktaş bu sene gerçekten farklı taraftarına güven veriyor ve Holoskoyla geliyor golümüz hemen ardından 2 hatta 3 olabilecek pozisyonlar, bir tabureden alıyorum hıncımı. Neyseki Bobo var 8 de 7 yapıyoruz dahada sürecek gibi bu seri. *Güçlü takımlarla oynamadı yorumlarına inat sürecek gibi hem de. 14 resmi maç yapmışız ama hala güçlü bi takımla oynamadık mı gerçekten? Son olarak kazanmak gerçekten güzel ama en güzeli topun bizde olmasıydı.

Ernst : takımın en iyisiydi heryerde vardı asistinide yaptı allahtan alman milli takımında oynamıyor.

Aurelio : bu takıma transfer olamsını hiç istemedim halada olmasaydı diyorum ama oynadığı futbolla takdiri haketti bence.

Guti : o olmasa ne olur çok merak ediyorum iyi ki varsın

Hilbert : sofya maçının 2. yarısı, antalya maçı ve viyana deplasmanı git gide ısınıyor takıma bizde ona ısınıyoruz.

Holosko : bu takımda sende oynamak istiyosun biliyorum ama bunun için gol atmana gerek yok gol pası versende oynarsın.

Bobo : Hakan Hilbert ve Holoskonun kendi aralarında para toplayıp bir Hediye alması lazım bence belki isimlerinin baş harfinden yola çıkabilirler. Ayağına sağlık, bu arada sözleşmesi nezamaman uzatılacak ?

Son olarakta yayıncı kuruluşa lafım var; bir tane bile istatistik yayınlanmaz mı maç boyunca en azından topla oynamayı gösterseydiniz, ki bu sıralar Beşiktaş camiasının en çok takip ettiği şey bu.