28 Aralık 2011 Çarşamba

başlangıç

Yenilik iyidir, direnmeden alışmak en kilit noktasıdır bence. Şimdi fm nin başında iki hoca var, yakın valencia. Tazele hocam:))


Published with Blogger-droid v2.0.2

17 Aralık 2011 Cumartesi

hayat gezince güzel: Kamikaze Olmak

hayat gezince güzel: Kamikaze Olmak: Kamikaze, japon Halk dilinde kutsal rüzgar anlamına gelmektedir.2. dünya savaşında Japonya mağlubiyetten kurtulmak için çok fedakarlık g...

11 Aralık 2011 Pazar

rainymood



en çok ölümün çalışmaktan ötürü olduğunu okumuştum sikimsonik bir gazetede. bu yüzden ölürsem cesedimi işkurun yakınına gömün. tek tesellim kısa uyku vaktini iyi değerlendirmek için yataktayken arka fondaki sonsuz rainymood.şansımdan mıdır nedir, yine saat 11 yönünde benzer bir arkadaş oturmakta. iş yerimin bana ayırdığı marmelatlı pazar ikramını sallama çayımla yudumlarken tadını çıkarmaya çalışıyorum günün, fena da değil aslında. üzerimde bir rahatlık var, hani real maçına çıkmış barca gibiyim, geriyede düşsem paniklemiyorum (aramıza mesafe koyduğum futboldan arasıra bahsetmekte fayda var). uykum var, bi de yıl olmuş 2012 ticket diye bişi var hala.

10 Aralık 2011 Cumartesi

paradise


hep pazar şarkısı olacak değil ya, bu da bir cumartesi akşamı şarkısı olsun. yoğunluktan durgunluğa giden mesai saatlerinin türk kahvesi kokuları ve boşları dolan etrafımda. saat 11 yönünde saçlarını uzatsa esat kıratlıoğlunun gençliği kadar güzel saçlara sahip mesaidaşın her çalışında gözlerini parıldatan bu şarkı, dinleyelim.

4 Aralık 2011 Pazar

ÖLÜM KADAR YAKIN

Uzun yıllar gerçekten yakınımda olan birini kaybetmemiştim. Acaba kitaplardaki,filmlerdeki, gazetelerdeki
gibi midir sevdiğini kaybetmek? bilemedim hiç,düşünemedim. Kriz geçirebilirim,göz yaşına boğulabilirim, donup kalabilirim.
Ama ilk kez yaşadığında ölümü yanıbaşında, bir daha düşünmek istemezsin. Dün sana dokunan elleri gasilhanede yıkanırken görmek,
hele ki en kötüsü yılardır ,ha bugün ha yarın diyerek sarılmayı ertelediğin,didişmekten sevişmeye vakit bulamadığının uçmasıdır.
Nereye gidiyosun? Nerdesin? Beni görüyor musun yoksa kontağı mı kapadın. Sen de bana zaman ayırıyor musunuz hala,
ellerini uzatıyorsun ama yetişemiyor musun bana? Anlat bana ölümü eğer hala yaşıyorsan. Daha dün konuşmuştuk halbuki,gerçektik sen benim
için.Şimdi yalan mısın,hayal mi yoksa toprağammı karıştın...

www.emirergin.blogspot.com

26 Kasım 2011 Cumartesi

TAPANİ

Kasım ayının bugünlerinde otobüs terminalleri yine ''en büyük asker bizim asker''sesleri ile çınlamaya başladı,dışarılarda konvoylar,gururlu askerler son bir haftadır herakşam denk geliyor.İstanbul da sadece konvoylara denk gelirken memleketim Karşıyaka'dan da sürekli Face üzerinden asker eğlencesi videoları kesintisiz sayfama düşüyor.Karşıyaka'da özellikle göçmen mahallelerinde asker eğlencelerinin düğün gibi sünnet gibi çalgılı organizasyonlarla yapılması, bu videoların paylaşılması beni en çok ''Tapanileri'' -canlı olmasada- dinleyebildiğim için mutlu ediyor.
Tapani dediğimiz olay göçmen düğünlerinde davul,solo trampet,saksafon,klarnet,trombet gibi enstrumanlardan oluşam orkestradır.Bu orkestra eski halk şarkılarını,güncel pop şarkılarını ve yöresel oyunlarımızı(oro) çalıp söyleyerek hem ruhumuzu besliyor hemde aidiyetimizi temsil ediyor desem abartmış olmam.Kıymeti çoktur bu adamların.Göçmenim diyen bir insan için düğününde,sünnetinde,asker eğlencesinde kapısının önünde Tapani çalmazsa o insan için ''yazık'' deriz,üzülürüz ''vah vah'' ederiz.27 yaşında askere giden kazık kadar adam için bile(ki ben ya gerek yok şimdi tapani falan öyle eğlence yapmayada niyetim yok biz bize takılırız be abi modundaydım) aralığın buz kesen akşamında evde, soba başında 6 aylık içki perhizine giriyoruz ajde na zdravje dediğim bi anda o malum tapani sesini bahçede duyunca her zamandan daha fazla tüylerim diken diken oldu.Tapanileri duyduğum her ''ilk'' anda her zaman içim coşar.Çocukkende böyleydi şimdide böyle.Yazın gelişiyle başlayan düğün sezonunda (haziran sonu,temmuz,ağustos,eylül başı) her akşam o sesi duymak beni hiçbir zaman o sese kanıksatmadı.Yaz bitipte asker gidişleri başlayınca soğuğu sıcak etti hep o ses.Şimdi burdan bakınca düşünüyorumda ölüm matemini yıkmak için dualarla değil de tapanilerin çaldığı Od Vardara Pa Do Triglava'yla toprağa karışsam benden daha güzel bir ölü olmaz :) ) ne de olsa sünnetimin ilk orosu bu şarkıyla,askere giderken ilk orom bu şarkıyla,düğünümün ilk orosu hep şarkıyla oldu,ölümümde de istiyorum:) cinsi aidiyetim hep tapanilerle kutlandı ne de olsa.En sevdiğim orolardan biri olan İbraim Hodza(ibrahim hoca-bakmayın hoca olduğuna yol kesen,haraç alan eşkiya orodur-) videosu geçen yılın eylül aylarında sünnet eğlencesine ait.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Yugovik İroni


Milenyuma 9 kala cadı kazanı kaynamaktan sıkılmış,taşmış bir hale gelmişti.Halklar mozaiği, bratstvo i jedinstvo(birlik ve kardeşlik) ilkesi üzerine kurulu Yugoslavya'da artık ne pesniler ne sevdalinkalar söylenir olmuştu,nede omuz omuza şen şakrak oro yada kololar oynanır olmuştu.Camdan küreye Tito'dan sonra üfleyecek nefes kalmamıştı.O nefes artık kanlı tarihi! hikaylere( antik dönemde bile duyanları ha siktir len,yalancıyı...! dedirtecek şekildeki hikayelerdi bunlar),öldürmek için coşkulu nutuklara hizmet etmeye başlamıştı.Yaşı tutanların canlı yayında pazar yerine atılan havan toplarını,toplu katliamları izlediğinden dolayı kısa kesiyorum bu kısmı.Bu olaylar sonucunda Yugoslavya dağıldı,bitti,gitti,tarihin tozlu sayfalarına girdi vb.Kimi tarihçiler için ise tarih sayfalarına bile giremeyecek kadar kısa yaşadı o yüzden tarihi değeri yok(sizi okutan hocalar kimse adresini verin yüz yüze görüşelim) Tarihi değeri olmayan Yugoslavya'ya amatör bir tarihçi olarak benim baktığımda bulduklarım ise ;

1- 1984 sarajevo kış olimpiyatları
2-1976 avrupa futbol şampiyonası ev sahipliği
3-kendi otomobil markası (bkz: yugo) hernekadar üstsınıf otomobiller olmasada kendi markaları vardı ve a.b.d'ye kadar ihraç ediyorlardı. o döneme göre normal araçlardı.
4- %100 yerli sermayeli yugoslav tankı (bkz: m-84)
5-kendi uçak endistürisi utva lasta , ikarus s-49 , ikarus 451
6- %100 yerli sermayeli yugoslav otobüs endütirisi. (bkz: ikarbus)

bunların dışında kültür sanat ve sporda da başarılıydı;

basketbolda dünya ve avrupa şampiyonlukları ve ev sahiplikleri.

futbolda Kızılyıldız'ın şampiyon kulüpler kupasını (bugünki adıyla şampiyonlar ligini ) alması

1989 eurovision 1.liği v.s

Bu listeyi daha farklı şekilde de uzatmak mümkün.Velhasılı şu an için 7 devletçik durumundaki eski Yugoslavya içinde hala daha kendini Yugoslav olarak niteleyen kişiler azımsanmayacak kadar çok.Sadece 7 devletçik içinde değil diaspora diyebileceğimiz (ki bu diaspora içinde Türkiye'de sayılabilir).Yeni nesilden çok sayıda insanda kendini Yugoslav göçmeni olarak tanıtmaktan rahatsızlık duymuyor.Bu insanlar Tv de bir filmde bir replik duyduklarında farklı bir şehire gittiklerinde bildik o şiveyi yakaladıklarında kanları çekerek,yüzleri gülerek;''sizde mi ?'' aa evet bizde'' yada ''ben değil ama ailem Yugoslavya'dan'' gibi diyaloglarla sohbeti açıyorlar.Demem o ki Yugoslavya'yı siyasi haritalardan sildiler,sanal alemde .yu uzantısını bitirdiler yada malum tarihçiler gibi tarih sayfalarına bile almak istemeyenler var ama Yugoslavya'dan göç ettik,Yugoslavca biliyorum diyenleri bitirmek geceden sabaha olmuyor.Kök saldığımız coğrafyadan olsa gerek inadımızdan geri dönmeyi pek beceremediğimizden daha uzun bir süre bu nostaljinin içinde yaşamaya devam edeceğiz.Nostalji sözü ne kadar geçmiş ile ilintili olsada bu konuda ben ve ben gibiler için nefes aldığımız şu an kadar gerçekliğin içinde yaşıyoruz bu duyguları.Şimdiki haritalar üzerinden gidersek bir Makedon çok rahat Boşnak mahallesinde hiç yabancılık çekmeden dolanabiliyor.Yada Boşnak bir diva Belgrad'ta Ekim 2011 de tıklım tıklım dolu bir spor salonunda verdiği konserde sahneye başka bir Boşnak sanatçı ile çıkarak yaptıkları düette ''Ruhunun Sloven,kendinin Yugoslav''olduğunu haykırırcasına söylerken alkış kıyamet kopartabiliyor.Başka bir konserde Sırp bir müzisyen Bosna'da ''Raçunajte na nas (bizide hesaba katın)'' yada Mareşal Tito için gürleyen seslerle şarkılar söyleyebiliyor.Fakat gelin görün ki 91-95 arası akan kan...Sanırım yeryüzünde başka hiçbir toplum kendine hem bu kadar yakın,hem bu kadar uzak değildir.Coğrafyamızın isminden belli ne kadar anlamı Sık ormanlık alan da olsa Bal-Kan-lar olarak daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.Şarkılarında hızlı ritim içinde gözyaşı,hem kardeş hem en büyük düşman her türlü zıtlığın uzakta değil yanı başında olduğu bir coğrafya e haliyle insanıda ister istemez böyle oluyor.Nostaljiyi gerçeklikte yaşıyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

KÜÇÜKTÜM UFACIKTIM ZAMANLARINDAN




►Üç korner Bir penaltıydı

►En iyi oynayan iki kişi aynı takımda yer alamazdı

►Maçlar minyatür kalede oynanıyorsa, penaltı boş kaleye ters şekilde topukla vurulurdu.

►Abanma ve burun vurmak yoktu, vurulursa eleştirilip küfür edilirdi.

► Maçların hayali kale direkleri arası adım ile sayılır, olmaları gereken yerler iki taş ile işaretlenirdi.

►Anne-baba çağırınca maç biterdi.

►Topu patlatan parasını öderdi

►Takımlar kurulurken ilk oyuncuyu seçme hakkı, adım almayı iyi bilenindi.

►Kaleci topu 3 kere sektirirse rakibe Açılsana 3 kere sektirdim derdi rakip açılırdı.

►Top insanın pek münasip olmayan bir tarafına gelirse işetilirdi

►Penaltılarda kaleci değiştirilirse 2 penaltı atılırdı. Eğer ilk penaltı gol olursa ikincisi atılmazdı.

►Frikiklerde baraj mesafesi, frikiği kullanacak olan kişinin kocaman 3 adım atmasıyla belirlenirdi.

►Top, oyun alanı içerisindeki herhangi bir arabanın altına kaçarsa büyük bir şevkle arabanın altına yatılıp top alınırdı. Topu ilk kim kaparsa o takımda başlardı.

►Gol olduktan sonra eğer tartışmalar olursa ve golü yiyen takımın bir oyucusu golü kabullenirse gol yiyen takım 180 derece dönerek durumu kabullenirdi.

►Eğer bir oyuncu faule maruz kalmışsa ama devam etmek istiyorsa, rakip futbolculardan birinin yürümesini dahi bahane ederek: “Adamın devam ediyor.” derdi.

►Atan alır mevzusu vardı. Eğer top kime çarpıp abuk zubuk biyere kaçmışsa topun gittiği yer neresi olursa olsun koşa koşa gidip alırdı.

►Eğer kaleci dahil herkes çalımlanmışsa kale çizgisinde yere yatılarak topa kafa vurulurdu.

16 Kasım 2011 Çarşamba

YENİLDİN AMA EZİLMEDİN BOSNA


14.11.1987'de 8-0 yenildiğimiz İngiltere maçını siyah beyaz ITT Schaub Lorenz televizyonumuzda babamla beraber izlemiştik.Milli aidiyetin henüz oturmadığı ama dini aidiyetin gayet iliklerimi işlediği 5 yaşımdaki ben için hayatımdaki ilk kara gece diyebilirim.Bilmem hatırlar mısınız ama o zamanlar İzmir'de neredeyse her akşam elektrikler kesilirdi.Mum ışığında duvara aks eden gölgeler beni o kadar korkuturduki feryad figan ağlardım.Annem veya babam hemen beni kucağına alıp pış pışlarken ailenin geri kalanları ''sordum sarı çiçeğe'' ilahisini söylemeye başlardı.Kadri korkmasın,ağlamasın diye gölgelerden dikkatimi sarı çiçeğin hikayesi çekerdi ve gerçekten zırlamam geçer ve sakin sakin otururdum.Yugoslav mıyız ? Türk müyüz ? hem o o hem diğeri miyiz? gibi garibal enfeksiyonlar içindeki bir çocuk için tek kesin/katıksız aidiyet bu durumda tabi ki dini aidiyet oluyordu(evde makedonca-91'den önce yugoslavca derdik-sokakta türkçe).Babamın Mürşid-i Kamil olma yolunda basamakları yavaş yavaş çıktığı o dönemlerde oğlunuda aşılayan babam bugünü mü tahmin edemezdi sanırım :)Maçın olduğu akşam müslümanların gavurlara kesinlikle yenilmeyeceğini kabul etmiş olan benlik skoru görünce ağlamaya başlamıştı.Bir yerim acıyordu hemde baya fena acıyordu ağlama başlamıştım annem ''ne oldu majkino neden ağlıyorsun'' diye sorduğunda acıyo diyodum sadece ''neren acıyo,göster elinle'' dediğini hatırlıyorum annemin ve benim neresi olduğunu tam olarak gösteremediğimi. Karnım,göğsüm oraları acıyodu.O zamanlar bilmiyordum benim gösteremediğim yerin Türkçe'de içim acıyor sözüyle karşılandığını?? Yine pış pış bak dışarda kedi var gibi numaralarla sakinleşmiştim ama acı geçmemişti.Sadece ağlamıyordum.O akşam babama ''hani allah müslümanları severdi'' diye sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.Babam bir cevap vermişti ama sanırım beğenmediğim için aklımda kalmamış.
15.11.2011 Zagrep'te bir mucize bekledim,sanırım benim gibi bekleyenlerde az değildi.Olmadı ne diyelim;kader utansın.İstanbul da 3 yediğimiz takımı kendi evinde yenmek evet mucize olacaktı.Olmayıncada çok önemsemedim.Dün gecede asıl beklediğim Sarajevo yu,Bosna'yı bayram gününe çevirecek haberdi.İnanıyordum buna 5 yaşında inandığım gibi 2-0,2-1,3-1,3-2 hadi Dzeko,Hadi Misimoviç derken güümmm.Topçu olmasa ve Türkiye'de yaşasa apaçi familyasının nadide çiçeği olacak Ronaldo ümitleri söndürdü.14.11.87 de babama sorduğum soruyu bu sefer ben kendim sordum Allah'ım hani...87 de gazetelere Yenildik ama Ezilmedik gibi başlıklar atılmış,ben okumadım zaten okuyamazdımda.Bu sabah televizyonda elendik ama ezilmedik şeklinde haber başlığı görünce hayatımın ilk travmasından çabuk çıkamayacağımı anladım.87 de gazetelerin attığı o goy goycu başlık,bugün Bosna ya gerçek anlamda yakışıyor.Yenildin ama ezilmedin.Kan,acı,gözyaşı nın her daim aktığı güzel Bosna sana bir sevinci çok görenler utansın.

14 Kasım 2011 Pazartesi















EN ROMANTİK ŞEHİRLER BÖLÜM 1
Romantik üç şehir dediğimde , balayınızı geçirebilieceğiniz bir yer olarak algılamamak gerekli.Aşıkolabilieceğiniz veya sevdiğinize evlenme teklif edebileceğiniz müthiş üç şehir sunucam size.buraları İlk etapta akıllara gelmiyecek , çok duyulmamış fakat gerçekten de 2 günü

dolu dolu yaşayabileceğiniz huzur dolu yerler.


Bath: İngiltere’nin güneybatısında yer alır. Stohanage’e de yakın bir mesafededir.roma döneminden kalma hamamı ve küçük hediyelik eşyaları ile ünlü küçük bir yer. UNESCO Dünya Mirasları listesinde bulunmaktadır.
Burada bir roma hamamı(spa merkezi-Roman Bath) bulunmaktadır. Harika bir mimari Bath’ın merkezinde , klisenin(Bath Abbey) yanında yer almaktadır.ücretli olarak burayı ziyaret edebilir, suyun kaynağını görüp,kaynaktan gelen suyu içebilirsiniz(tadı çok kötü).
Avon nehri üzerinde Pulteney köprüsü yer almaktadır. kendinizi İtalya’da hissedebilirsiniz. Bu nehrin kenarında kahve içebileceğiniz küçük bir kafe yer almaktadır.
Royal crescent : 18. YY da John wood tarafından yapılmış binayı ve önündeki parkı mutlaka görmelisiniz. Şehir içinde yürüyüş yapmanız, süs havuzları,mimari ve dükkanları ile çok şık bir görünümü vardır
Ünlü Yazar Jane Austen Centre:Aşk ve Gurur, emma gibi kitapların yazarı Austen bir dönem Bath’ da yaşamıştır. Burası birçok romanına esin kaynağı olmuştur. Burada yaşayıp da aşık olmamak, aşkını da yazıya dökmemek mümkün değil!şu an yaşadğı yer müzedir ve ücretli olarak ziyarete açıktır.
Fotoğraflara baktığınızda sizin de aynı hislere kapılacağınızı düşünüyorum. Küçük İngiliz fırınları,
Kahve içebileceğiniz küçük mekanlar, publer,müthiş mimari.gün içinde taş kaplı yollardan nehir kenarından parklara doğru yürüp,nehrin kenarında kahve içmek... trafik, hava kirliliği,gürültü kesinlikle yok!
www.emirergin.blogspot.com






















8 Kasım 2011 Salı





1995 yılında  'Beşiktaş' dergisinine  bir yazı göndermiştim.o dönemler basketbol takımımız kötü durumdaydı. basketi çok yakından takip etmediğim için her Beşiktaşlı gibi her branşta Beşiktaş diyerek
ligdeki durumu üzerinden yorum yapmıştım.Beşiktaşı neden üst sıralarda göremdiğim için sitemde bulunmuştum. 06.11.2011 de(bu yazıdan 16 yıl sonra) yıllar önce ülkerle birleşen fenerbahçe'yi 83-78 yendiğimiz maçı Sinan Erdem de izledim.geçen sezon iverson bu sezon ise Deron Williams transferi ile nereden nereye geldiğimize ben bile şaşırdım. herkes için ortak kanı, iverson transferini 33 yaşına gelmiş Messi veya Ronaldo'nun süper lige gelmesi   ,D.williams transferinin ise xavi veya iniesta yı transfer etmeyle eş olduğu yönündedir.seyircinin yoğun ilgi sağlayacağı düşünülerek maç 15.500 kişilik Sinan erdem
spor salonuna alındı.salonun büyük kısmı doluydu ama bundan daha önemlisi Fenerbahçeli ve Galatasaraylı
arkadaşlrımızın da sadece  D.Williams'ı izlemek için salona gelmesidir. yazıdığım yazının geç de olsa bu kadar etkili olduğuna ben bile inanamıyorum...:)


29 Ekim 2011 Cumartesi

acının dayanılmaz ağırlığı

yaklaşık 1 ay önce bel ağrısı şikayeti ile gittiğim doktor amca nın yaptığı muayeneden bi sonuca varmaması sonucu istediği mr sonucunda bel fıtığı teşhisi ile karşı karşıya kaldım.Bu teşhisi kabul etmedim açıkçası nede olsa ne ayaklarımda hissizlik nede ağrı vardı.magnetic rezonans a güvenecem ulan kafası yaşarken geçtiğimiz c.tesi basit bir hapşırık sonrası sağ ayağım sürünür hale geldi.C.tesi den beri ayağım ardım sıra sürünüyor.Arkadaş bu ne boktan bi acıdır.Ha bu acı benim teşhisi kabulümü tabi ki değiştirmedi(inat konusunda arnavutların,tek rakibi torbeşlerdir)Sonuç, hala ayağım sürünüyor.Olsun c.tesi günü kalçada başlayan ağrı bu sabah ayak bileğine kadar indi bu süreçte değişmeyen tek şey acının niteliği ve benim duruma karşı gösterdiğim inad.Değişen tek şey midem ve kıçım.Midem bi yığın ağrı kesiciye maruz kalınca şaşaladı(gerekiz yere gurkluyor),kıçım ise iğne deliklerinden muzdarip.Kendimi hababam ''öldürmeyen acı gürbüzleştirir'' sözüyle sakinleştirirken aklıma nedense lisedeki din öğretmenimiz ile aramda geçen diyalog geldi.Kendisini gerçekten çok severdim,öğretmen olduğu kadar öğrencilerinin sorunları ile de ilgilenir yakın dururdu bizlere.Laf arasında ''allah sevdiği kullarının günahlarını öteki tarafa taşımasınlar diye bazen acılar,ağrırar verirki günahlarını ayıklarlar bu sayede öteki tarafa daha az günahla giderler'' demişti.Serde sosyalistlik olunca günahsız yada az günahsız kul yerine sanırım Nietzsche nin gürbüz insanı olmak bana daha çok yakışır.Zira bu kadar acının üstüne ya kafamın üzerinde hare çıkacak yada gürbüzlükten odalara kapılara sığamayacağım.Son olarak beni bu süreçte yalnız bırakmayan -ötv ye rağmen-sigara,kahve ve kitaplarıma;akıllı telefonlarından sürekli bulundukları yerleri check eden dostlarıma(isminizi tek tek yazmıyorum,biliyosunuz siz kendinizi) ve tabi ki benim maddi ağrımı manevi olarak taşımak zorunda kalan :(sevgilim Ajtenkam'a sonsuz teşekkürler.Pişt my right foot ağrına son ver valla bak daha az küfür edecem amk.

25 Ekim 2011 Salı

İhaneti Gördüm

Değerli milletvekilleri, terörde 30.000-35.000 insanımız kaybedilmiştir.
Maddi kayıp,dğrudan harcanan paralar ve dolasıyla kaybettiklerimizle beraber
tahminen 200 milyar dolardır.200 milyar dolar 300 katrilyon Türk lirası eder ve
bugüne kadar ölü veya sağ olarak ele geçirilmiş,bertaraf edilmiş,pasifize edilmiş pkk'lı sayısı
29.000-30.000 civarındadır. bu hesabı özellikle iyi dinlemenizi  istirham ediyorum.
30.000 pkk'lı ölü veya sağ bertaraf edilmiştir ve 300 kattrilyon harcanmıştır.1 pkk lının  bertaraf edilmesinin devlete maliyeti 10 trilyon Türk lirasıdır.
10 trilyon Türk lirasıyla 1 Pkk lı bertaraf edilmiştir.
Hüseyin Çelik Akp Van Milletvekili,2011
kaynak: ihaneti Gördüm  Erdal Sarızeybek pozitif yayınları basım 2007 s:118

Şehit olan bir askerin değerini belirtecek bir miktar olamaz.En büyük hatamız, yeter artık,sabrımız taştı, bıçak kemiğe dayandı,artık dönüş yok dememizdir.
bunların olması için 24  askerin hayatını kaybetmesi gerekmez.geri dönüş olmayacağı 1984de Eruh deki Pkk eylemi anlaşıldı.israil 1 askeri ile 1027 filistinlii takas ediyor.
biz ise 4-5 asker şehit olduğunda sabrımızı sürdürdük sesimizi çıkarmadık yanlışı 1984 de yaptık!

Emir Ergin 24.10.2011 http://www.emirergin.blogspot.com/

18 Eylül 2011 Pazar

bu da böyle bir anımdır işte

Evet tam hayatına dair yepyeni bir umuda doğru yolculuğa hazırlanırken ve birkaç saat sonra o hak ettiğin ama bir türlü nasip olmayan üniversite diplomasına kavuşma hayali ile mesai saatinin bitmesini kafamda kurarken işinden olmak ile surat düşük kafa kırık maddi olarak ne yapacağım sorgusu ile çıktım yaklaşık 850 kmlik tek yön yolculuğa. Ama bu yolculuk bana öğretti ki bu ülkede her bir kurum ne olursa olsun barındırdığı zihniyet ne bir sol tarafa ne de bir sağ tarafa yakın , Tamı tamına ikisini de delirtmek için yepyeni bir zihniyet oluşturulmak istense ahanda böyle bir şey ortaya çıkar. Ben üniversite hayatımda hak ettiğime inandığım fakat kağıt kokusunu alamadığım diploma için Türkiye’nin tam orta yerinde 3 gündür uğraş veriyorum. Af denilen olgu ile yeşeren umutlarımı tüketmek için ellerinden geleni ortaya koyan şerefsiz bir zihniyete karşı hakkımı savunuyorum. Düşünün bir üniversite sizi hak etmediğiniz ve yalancı şahit öğretim görevlileri yüzünden okuldan atsın sonra üniversiteye gidip elimde bir diploma olsun bari dediğim zaman susturmak için ön lisans diploması versin sonra af çıkarsın af ile ilgili başvurunuzu kabul etsin defalarca okul aranmasına rağmen sadece harç ücretini yatıracağınız yeterli densin , sonra okula gelince tekrar belgeler sorulunca askerlik tecili diye belge çıkartsın (yaş haddini hala doldurmamama rağmen!!! bilmeyenler için lisans mezuniyetini askerlik problemi olmadan yapmak istiyorsanız 29 yaşınıza kadar sınır vardır) sonra hepsini tamamlayıp teslim ettiğinizde herhangi bir yerde duyuru , ilan yapmamasına rağmen sizden lise diplomasını istesin. Evet yanlış anlaşılmasın ön lisans diplomasını verdiği bir öğrenciye ortada lise diplomasının varlığından bile haberi olmayan öğrenciye af kaydı için lise diplomasını şart koşsunlar. Bunu da kaydın sona ermesine 1 iş günü kala bilgi iletsinler. Bunu nasıl alacağım dediğinizde verilen cevap daha ilginç ; “ senato böyle istiyor yapacak bişey yok , kaydınızı yapmayız “ Her işte bir hayır vardır gibi çok masum hane bir algı ile “Yök” adlı kurumu arayan bana da verilen cevap ilginç tabii ; “ siz eğer ön lisans diplomasını aldıysanız sizden ne alaka lise diplomasını isterler ki , yökte böyle şart falan yoktur , ortada bir yanlış anlaşılma vardır muhakkak “ lafı hiç değiştirmeden öğrenci işleri idare başkanlığına ilettiğinizde aldığınız cevap daha da ilginç “ ben Yök falan tanımam senato karar verdiyse Yök bile sorgulayamaz madem öyle kararımızı yargılamak istiyorlar kaydını yaparsın sonra davanı açarsın ama kaydını bu şekilde yapmazsan okulun sana tanıdığı hak uçar gider ve aftan faydalanamazsın “ sanırım bu memlekette böyle aniden cinnet geçirip katil olan insanları şimdi çok daha iyi anlıyorum. Çok daha rahat algılayabiliyorum. Avukat olan enişteme aynı şeyi söyledim zaten ben eğer buradan dönemezsem atla gel beni buranın nezarethanesinde bulursun diye , artık adam dövmekten veya gırtlağını sıkmaktan başka bir çare bırakmıyorlar insana çünkü. Her neyse ben sosyolog bir arkadaşım bana verdiği öğüt ile kafamı boşaltıp tekrar koşuşturmaya başlayıp aile bireylerimden bir tanesini mezun olduğum liseme gönderdim ve bana diplomanın yerine geçecek bir kağıt alıver diye. Lise yönetimi de şaşkın bir şekilde bu adam ön lisans mezunu saçma sapan bir istek bu , böyle bir şey bizden neden istenir ki , okulu arayalım bizden mezun diyelim daha ne demez mi ? evet hayatımın en garip hikayesini okuyan insanlar , burada bir nefes alın ve kısa bir süre cümlenin devamını yazmadığımı düşünün , 850 km uzakta mezun olamadığım üniversiteme yaklaşık 3200 tl masraf yapmışım , borçlanmışım , her şeyi tamamlamaya çalışmışım ama üniversite mezunu olmak için okuldan atılırken dersi bile olmayan bir insanı lise diploması yüzünden mezun etmiyorlar , sorarım size ne yapardınız , nasıl davranırdınız ?





Evet muhtemelen benim yerime güzel bir küfür etmişsinizdir ve ben buna , her şeye rağmen okuldan bir belge aldırmayı becerebildim ama ne güzel ki alındı saat itibari ile orijinalinin İstanbul’dan Kayseri’ye mesai saatleri içerisinde gelme ihtimali yoktu. Okulu arayıp evet ben bunun faksını getirsem olur mu diye sorduğumda tabii olur daha sonrasında orijinalini teslim edersiniz cevabını alınca derin bir ohh çekerek bu sefer oldu galiba şaşkınlığı içerisinde o öğrenci işlerini ilk defa giriyormuş gibi heyecanlı bir şekilde adım attım , belgelerimi teslim ettim ve verilen cevap karşısında olduğum yere yığıldım. Okul kaydını açıyoruz tamam , pazartesi günü belgenin orijinalini bizzat kendi elin ile teslim etmek zorundasın bunun başka bir yöntemi yoktur bilesin. Yapmayın etmeyin gözünüzü seveyim birisi benim yerime bıraksın , yok olmaz , en olmadı yarın af için ek süre var o saatler içerisinde gel işini halledelim eğer belge gelirse….. Derin bir ohh çekerken edebileceğim en ağır küfürlerle içimi boşaltıp tekrar yola koyuldum , 1 gün sonra bu iş bitecek umudu ile 2 gündür yürüdüğüm yaklaşık 15 km yolun acısı ile su toplayan ayaklarımı dinlendirmeye karar verdim , sabah tekrar kalkıp bir umut ile okulun yolunu tuttum ama kemal sunal filmlerinde görülecek bu kara komedinin pazartesiye sarkması kararı alındı. Evet ben , hayatımda yaşadığım en garip hikayeyi burada paylaşmaya karar verdim , kendi başımdan geçenleri anlatılmasından yola çıkarak resmen bir kara mizah örneği size sunmak istedim. Ne hoş dimi , okuldan dersi yokken atılan bir öğrencinin bütün hayatını sikmeleri yetmemiş gibi okula geri dönme şansını kullanmasına bile tahammül edemeyen bir yönetim kadrosu. Evet gençler biz üniversite okuyup adam olacağız bu arada , 17-18 yaşlarında hep üniversite hayali kurarız , oha neler olacak diye ama ben uç bir örnek olsam bile yaşayacağınız şey bu bokun sadece laciverti. Okul hayatınız boyunca sizi umursamayan , sülük gibi davranan , sizden adam olmaz siz bir hiçsiniz bakışı içerisinde sizi aşağılamaktan geri kalmayan bir grubun arasına katılacaksınız veya benim gibi katılıp sonucuna katlandınız. Ben bu aralar şanssız bir süreç geçirdiğimden mütevellit bazen sadece gülümsüyorum işte , oha bu kadarı varmış diye. Ama o sinirlerimin ve ruhsal durumumun tamamen lastik olmasından kaynaklı. Biraz daha sakin kafalı bir adam olsam muhtemelen bu olayların üzerine devlet rejiminden memuriyet zihniyetine kadar öyle solcu fikirler ile bir yazı döşerdim ki ama onu bile yapacak akıl bırakmadılar insanda. En çok neye üzülüyorum biliyor musunuz ; 3200 tl vererek kaydımı yaptırmaya çalıştığım bu okul bana 5000 tl değerinde psikolojik bir çile çektirince ortaya çıkan maddi değerle özel okula kaydolurdum cidden. Sonrasında bu okullar devletin ve halkına sunduğu bir hizmet , benim gibi bir adama bile şunu söylettiler ; Ya bu üniversiteler tamamen özel olsun sadece birkaç tane tübitak veya sağlam fonu olan birkaç kurumun desteklediği ve en başarılı öğrencilerin okuduğu devlet üniversiteleri olsun ya da bu okul idari işleri , yönetimi falan devlet memurlarından veya memur benzeri kadrolar ile oluşacağından özel yönetim veren firmalar falan yönetsin. Ön lisans diploması verildiğinde lise diplomasının geçerliliği kalmadığını bilen ve ben kanunu bile sikerim diyen bir zihniyet ile ne af yasası ne kabul yasası ne bilim yasası çıkarırsan çıkar sonuç 5 günde bir öğrenci belgesi veremeyen üniversiteler olur , 1 hafta süresinde 150 kişinin kaydını bile yapamayan aptallar çok çalıştım diye sana koridorda bağırmaya kalkışır. Kendi kardeşim dahil bundan sonra 657 e tabii herhangi bir insanın bir tane işini zamanında veya anında yaparsam , ona çektirmeden , burnunu sürtmeden bir işini bitirirsem adımı “ gay fucker “ diye değiştirmezsem adam değilim. Bu da böyle bir anım işte , ister gülün , ister ya siktir bu kadarı da olmaz diyin.

15 Eylül 2011 Perşembe

k.i.b. öptumss byeee

Bazen nefesin tıkanır yutkunmaya başladığında hangi kelimelerin nasıl bir anlam taşıdığını defalarca zihninde yormaya başlarsın. O kelimeler genelde hayır ben bunu hak etmedim , olamaz , bu yapılmamalıydı gibi klasik acizlik tepkileridir ki zaten kelimeleri boğazında düğümleyende biçaresizliğin ta kendisidir. Ben hayatım boyunca hep yargılayan bir tip olarak benimsenildim çevremde etrafımda. Ukala denildim , agresif denildim , çok bilmiş denildim ama hiçbir zaman ezen biri olarak anılmadım yanılmıyorsam. Bu özellik muhtemelen das kapital okuduğum zamanlardan hatıradır ama olsun en nihayetinde yaş erkende olsa geç de olsa kazanılmış özellik bir özelliktir. Bu cümlelerin hepsi 18:10 da Çarşamba günü yaşadığım ruh halimi tanımlayan cümlelerdi işte. Kapital ve güç , hak ettiğinin fazlasıyla insanlara değer yükleme ve efendi yapma halinin son kurbanı oldum , işimden oldum zaten ne diyebilirdimki daha fazla. Suçum bana ve benim nezdimde çalıştığım yere hakaret eden bir şizofrene cevap vermekti işte. Muhtemelen bunu yapmam da hatalarımdan kıskıslayan 1-2 kişinin istediği ve tırtıkladığı bir andı ve sonucunu benim boğazımı düğümleyerek aldılar. Sebepsiz değildi her şey ama kapitalizmin amacı değil mi zaten sebepsiz yere ezilmeyi bir metne veya bir Emire bağlamak. Aynı kapitalist aşklar gibi işte ; sen bana fazla iyisin , ben seni hak etmiyorum , deniyorum ama bu anlaşmazlığımıza çözüm bulamıyorum , daha fazla bu ilişkiyi yürütemem gibi yalanlar muhtemelen kapitalist iş hayatındaki biz senin arkanda duramadık , senden memnunuz ama bu yaptığını bir şekilde cezalandırmak durumundayız , bizim elimizden gelen bir şey yok gerzekliğinden sonra ortaya çıkmıştır. 1880 yılında abd de bile iki sevgili birbirlerinden birbirimizi daha fazla yormayalım diye ayrılmamıştır muhtemelen veya iki dost birbirleri olan muhabbetini günümüz sudan sebepleri benzeri eylemlerle terk etmemiştir. En net ifadesi ile yalnızlık en azından paylaşılan ve çözüm üretilmeye çalışılan bir hayat biçimi imiş , günümüzdeki yalnızlaştırmaktan ziyade. İşte taaa 1840 larda Marx amcam ile Engels dayım emek-değer teorisini ortaya atarken aslında yaşam – var olma değeri üzerine bir çalışma yapmış. Ama bunu sadece çalışıyorum ve daha fazla ücreti hak ediyorum diye algılayan sivriler ile bu algılamadan memnun kalan kapital sahipleri ve az düşünen kitle de şimdi yalnızlaştırılan ve herkese karşı efendilikle geçimin sağlayan az gelişmiş ama eli cebine gitmekten imtina etmeyen bireyleri tetiklemiş. Efendim kelimesini severim ben şahsen ama bu efendilik birilerine aşırı değer verme veya sosyal medya nesili ifadesi ile “overrated” anlamını hayatta taşımamakta. Sadece ama sadece insana saygı duymaktan ve insanın en üstün ırk olduğuna inanmam ile alakalı. Çalıştığım işte de bugüne kadar hep böyle davranmaya çalışsam da şizofren birisine efendim dememek bu kişinin ve onu ödediği paralar ile akşam Caddebostan sahilinde yemek yemeyi fırsat olarak gören aç kurtlar sen neden efendim demedim al sana diyerek kaptalizmin memleketimde ulaştığı noktayı bana gösterdi. Aslında ahde vefa diye bir kavram var imiş geçmişte ve ben bunu yaşıyorum diye oryantalist veya sığ sosyalist bir kafa ile yaşarken kafama düşen elma yer çekimini değil ama en azından kapital varsa adamsın gerçeğini daha da detaylıca öğretti. Ne yapalım işte bunun adı hayat ve devam eden şey zaman ile beraber bedeninin ve ruhunun kirlenmesi madem daha fazla kirlenmeye itiyorlar biz de kirlilikte ya sınır tanımayacağız ya da ağzımıza sıçılmasına daha da fazla müsaade edeceğiz. Her şeye rağmen emek ve değer derken senin anlattıklarını anladım ben sakalını sevdiğimin Marx amcası , Keynes denilen garabetten çıkan cümlelere inanmadım bu sayede. Hadi o zaman bana rastgele…..

9 Eylül 2011 Cuma

ÖZET 2

SON DAKİKA.. Fenerbahçe başkani Aziz Yıldırım tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Fenerbahçe Uefa'ya açtığı davayı kazandı ve şampiyonlar ligine Trabzonspor'un yerine gidecek. Fenerbahçe'nin küme düşmesi söz konusu bile değil. Yazıklar olsun TFF ! (Alıntı)

Fenerbahçe Uefa'dan tazminat alacak hatta, valla.

Desem hiçbiriniz yemezsiniz. Yediyseniz de "zuhahaha" yani.

Ey ahali Füze kalkanı kuruyorlarmış memlekete. Facebook'da herkes cayır cayır paylaşıyor. "Asıl hedef Türkiye, uyanın genşler, vatana sahip çıkın". 2011-2012 Eğitim Öğretim yılının başlaması ile yüksek lisansa veya açık öğretime başvurarak askerlikten kaçacak olan sap sayısının artışı, vatana sahip çıkma konusunda önemli ölçüde fikir vermektedir bizlere.

Yüklendim siyasetten devam ediyorum.

Bedelli Askerlik konusunda Bahçeli "Bedelli hani bilmiyom ama olabilir de ya, sonuçta üniversitelerde bi sürü ülkücü gencim var" tarzından sinyali çakmış hükümete. Bu haber patladıktan sonra top sakalı ile hilal bıyığı birleşecek milyonlarca genci gözlerimin önünde görür gibi oldum.

BDP Diyarbakırda kendi sivil özerk artık her ne ise mahkemesini kurmuş. Kendi davalarına bakıyorlarmış. Osmanlı gitti 100 yıl geçti aradan, fakat 15 yaşındaki ergen gibi tepki çekeceğim diye Kadı sistemini getirdiler geriye. Aman tek çözdükleri kan davaları olsun da gerisi bu milleti pek bağlamaz. Ama sosyal ağlarda ben de dahil olmak üzere atarlı gençler çoktan Cumhuriyet Mahkemelerini kurmuşuz, yazıyı yazarken farkettim, kan kelle istiyoruz, sonum(uz) hayrola.

Bu arada Hürrem ile Kuzey Güney dizisini kapıştıranlar Hürrem'in asaletinin yeteceğini, aynı güne koyulursa diziler Kıvanç'ın yalan olacağını belirttiler.

8 aydır Taliban'ın elinde bulunan Türk mühendisler serbest bırakıldı. Kanallar canlı yayına çıkarmak için yarışta. Parayı basan kanal frontman mühendis İsmail Sağlam'ı haberlere koyacak. 8 ay boyunca yaşadıklarını anlatacaklar. "abi hep karanlık bi odadaydık, bişi görmedik"

Son viraja girdiğim yazımda tıklanma rekoru kıran haberden bahsedeceğim. "Makulü kaç santim?" başlıklı haber, girenlerin sadece çevreden, kontrollü balık avından bahsedildiğini öğrenince bütün sekmeleri kapatmasına sebep oldu.

Makinist dalgın, Cankurtaran'da tren kazası.

Obama Kral FM'e konuk olacak, röportaj yapacak ve istek şarkı ile programı bitirecek.

İkizlerim olmasını istiyorum diyen Deniz Seki'ye Türk halkı kucak açtı.

Bir sonraki amaçsız yazıda daha görüşmek üzere. Kimseye mesaj vermiyorum. Bunlar Türkiyenin bilmesi gereken gerçekler. Repleri görelim beyler..

To be continued..

8 Eylül 2011 Perşembe

ÖZET

Burayı arada bir ziyaret etmek gerekiyor. Yoksa herkesin bildiği bekowsky kendi kimliğinden sıyrılarak hiç birinizin tanımadığınız beko’ya dönüşebiliyor. Ne me lazım, gündem bomba gibi zaten bazen ofisi polisler basacak üçümüzü beşimizi şike soruşturmasından alacaklar die korkuyorum. 2011 de bildiğin gözümüzün önünden akıp giderken bu sene de hiç bir şekilde ne kendi yararımıza ne de halkın yararına bir boka bulaşmadan geçip gitmiş oldu bizim için. Beynimizi soru işaretleriyle bırakan bir dünya gelişmeyle geçiştiren meydasından tut, Simav’ı unutup Somaliye yelken açan Nihat Doğan’ına kadar her boku gördük. Uyarmadı demeyin bak söylüyorum 6 Kasım 2011’de kurban kesimlerinde kan gölüne dönecek sokakların ve sahibinden kaçarak erken kurban edilecek dana ferhat’ların haberini şimdiden veriyorum.

Kimse kusura bakmasın, hiç biriniz durduramazsınız beni bu gayrı ciddi yazıyı bitirmemden. Herkesin dilinin ucundaki şeyi ben de söylemek istiyorum.

Kızlara ofsaytı anlatmayı daha şu yüzyılda anlatmayı anca başarabilmişken bu federasyon ne sanıyor da kendini playoff sistemi getiriyor lige. Adam gibi resimli döküman yayınlasınlar nasıl olacağı ile ilgili kızlar için bizim de işimiz gücümüz var. Maç izlerken bağıran çağıran tezahürat yapan ama maç bitince “noldu şimdi yendik mi?” diyen kızları size havale edicem bilesiniz.

Anonymous adlı akıl fikir sahibi bir grup dedi ki hükümete “interneti kısıtlamayın, dalarız”. Ama tabi sonra ne oldu, bir iki siteyi yine bir iki saatliğine çökerttiler o kadar. O da onlar bişi yapmadı yani merak edenler hep birlikte siteye hücum edince devletin üç kuruşluk server’ı dayanamadı.

Iphone 4 ilk çıktığı zaman prototipini “barda” unutan mühendisler aradan iki yıl geçmiş olmasına rağmen Iphone 5 prototipini yine bir “barda” unutmuşlar. Milyar dolarlık Steve Jobs’ı bile 2 ay içinde ebedi istirahatine yollayacağız. Üzülüyorum ona da Iphone 5 çıkmadan yolcu olacak.

Genelkurmay başkanı değişti diye ortalığı ayağa kaldırdık. AKP’nin adamı dedik. Sakallı bıyıklı komutanlar yolda dedik. “oha MGK’da Tayyibin yanında oturmuyor” diye irticaya teslim olduk. Sığınaklara bomba yağdırdılar, bilmem birkaç yüz terörist hoşafa döndü diye her gün gelen şehit sayısı unutuldu. Yabancı medya PKK’yı “gerilla, özgürlük savaşçısı” diye tanımladı. Operasyonlar sırasında ölen siviller 10 sene sonra Kürdistan Soykırımı olarak tepemize binmezse bu yazıyı da silerim.

Hazır araplar Arap Baharı ile kendi kendilerini temizlerken arada rahat bir nefes alan Amerika uzaya bir iki roket daha fırlattı. Yine Norveç kendi içinde hesaplaştı, garip adını yazamadığım eleman biçti geçti.

Ha bu arada bi Kılıçdaroğlu vardı, harbiden ne oldu ona? Bi arkadaşa bakıp çıktı herhalde..

Son dakika: Kuzey Güney diye yeni bi dizi başladı. Kıvanç Tatlıtuğ oynuyormuş. Bütün kızlar “kas yapmış Kıvanç” diyorlar, ben göremedim henüz ama.

18 Ağustos 2011 Perşembe

sessizlikten doğan gözyaşı

insan böyle ruhsal vaziyetini ortaya sansürsüzce dökerken her şeye rağmen mutluluktan ve yaşama sevincinden bir parça ortaya koyuyor işte. ben 2 yazıdır bir taraftan kendim ile dalga geçerken , bir taraftan kendimden başlayarak genişlettiğim amatör bir psikanaliz yaparken hep ifade ettiğim şey nefes aldığım için mutluyum düşüncesi idi. Bu hayatta yaşadığım hemen hemen her günü hayyamın bana öğrettiği düsturla kendime ifade ettim ; "aldığın nefesi fırsat bil , ot değilsin ki her gün bitesin " evet ne yenilenenen felsefelere ne reenkarne edilmiş abukluklara ne de öyle 6-7 kez dünyaya gelip pürü pak olduğuna inanan bir buda felsefesine inancım oldu benim. Yaşadığım her gün kıymetliydi ve her gün nefes almak asıl içime işleyen şükürdü. Bugün seviyesiz halimle dalga geçerken kendilerini biçilmiş işinin başında ölen genç vatan koruyucularını görmek , kan kokusunun yükselerek arşa ulaştığı bir coğrafyada hala kan koklamaktan hoşlanan omurgasız varlıkların yapacaklarını düşünmemiştim bile. 28 yaşında bir adamım ve toplumun çoğuna göre askerliğimi hala yapmadığım içinde vatan haini , korkak gibi etiketler ile dolaşıyorum her nefes alışımda. Bugün o cansız yüce bedenleri düşündükçe de hacmi daha fazla büyüyen etiketlerden nasiplenmeye devam edecem. O nefessiz kalan yüce bedenin suçu o lanet kan kokan toprakta olmak , benim suçum o topraklarda olmayarak etiketlenmek. Nefes alan ben olduğuma ve her gün havaya kan kokusunu yükseltmeye kararlı omurgasızlar olduğu sürece de bana yapılan etiketlenmelere ne cevap verebilirim ki ! ben hayatım boyunca insanı her ne olursa olsun sevmekten yana bir adamdım ama yapı itibari ile bu kümenin dışında siyasetçileri, para babalarını , derin ve pis ilişkili mafyavarileri bıraktım ama her defasında sesli olarak katli vacip düşüncesini dillendirdiğimde bu omurgasızlardan herhangi birisinin arkasından cenaze alayını o gururlandıkları ay yıldızlı bayrak ile görmedim. Dünya döndüğünden olsa gerek , o alay ve bayrağa bakarak gözyaşı döken bugün gibi çaresiz insanarın parçaları oldu hep. Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar diyen gencecik kan kokmayan bedenler kaldı dokuz tahta altında. Milliyetçilik ve toplumların kültürel baskılara maruz kalması elbette benim sorunumdu ama ben hangi aklım ile kan kokusunu içine çekmekten keyif alan vicdansız kitle için bir iyi niyet veya anlama belirtisi göstereyim. Dünya döndüğünden beri insanlar öldürülüyor doğru , insanlar hep ten renginden,dil farklılığından ve dininden dolayı yok edilmişler tarihsel süreçte onu da dilim geriye doğru itse de boğazım düğümlense de söylüyorum. Bu eylemlerin ardından beri tarihsel hiyerarşi mutlaka biz aynı vatanın bülbülleriyiz lakırdısını da not etmiştir ve elbette ne kadar boş olduğunu da ! işte bu boş laflar benim beraber çarpıştığım ve çarpıştığım günden beri silahlarımızı birbirimize çevirdiğimiz bir tarihi hangi birliktelik ve beraberlikle açıklayabilir ki. Ölen onlarca temiz kokulu gence rağmen hangi yüzle bu boş lakırdıya itimat edebilirim. Şimdi sabrımız kalmadı , yakın , yıkın , bizi görmezlikten gelirseniz bunlar daha yaşanacak gibi bildiğin seviyesiz ve ahlaksız cümleler içinde yapmak istediğim tek şey var artık ; sessizliğimle gözümden dökülen o yaşın en derinimde böyle ahmakça sürdürülen bir kan kokusu savaşında kaybettiğimiz nurlu bedenler için olduğudur. şşşttt diyerek kendimi susturuyor ve hissiyatımı ancak sessiz bir şekilde yaşayabiliyorum işte tüm vatan hainliği ve korkaklık etiketini üzerimde taşıyarak. kan kokusu yükseldikçe ellerini avuşturan terör kafalar mutlu olsun nasıl olsa o gençlerden çok var daha geride ! ne onlar öldürmekle ne de tehditler her gün gelişmekle bitiyor.....

17 Ağustos 2011 Çarşamba

sığlaşmanın hazzı

persona non grata seviyesinde yaşadığım düşünceler ve hararetli tartışmaların neticesinde uzun sayılabilecek bir izin döneminin tam sonuna gelirken yaşamak isteyeceğim son şey olan uykusuzluk problemi böyle sığ tanımlamalar , okuduğumuzu anladık mı seviyesinde cümlelerden hoşlanma isteği getirdi bana nedense. tamam uykusuzluk fena bişey hele ki uyuyamayarak uykusuzluğun oluşması çok acayip ama 1 haftadır düzensiz uyku saatleri ve sonunda vidanın gevşemesine sebep olan hiç uyuyamamak iyice bildiğin seviyesiz yaklaşımlarla hayatımın saatlerini işlememe sebep olmakta. 2 gündür zaten sınırlı teknolojik alet olan evimde yaptığım eylemler temizlik kokusunu içine çekmek , radyonun sesini açmak , aptal transfer haberlerinden mutluluk çıkarmak , eline kitap almak yerine magazinvari eski dergileri karıştırıp fotoğraflara bakmak. bu ne sığlık diye isyan edicem ama sevgili don kişotun dediği gibi sitem ve şikayet kelimesi yok , cısss onlar. fakat mutluluk ölçüm abdul kader keita , eboue ve dünyama verdikleri parlak renk oldu resmen. ulan en son ne zaman gs maçını canlı izledin deseler heralde bir 5-6 ay var derim ama ne hikmetse oturmuş transfer eylemlerinde mutlu olup üzerine bildiğin seviyesiz cümleler kuruyorum. Tamam vida gevşedi ama bu denli matkapla sökmeye gerek yoktu heralde. fakat bir önceki kusmamda ifade ettiğim gibi nasıl her insan persona non gratadan geçecek bir de sığlaşmanın,seviyesizleşmenin dibine vurduğu günlerden keyif alarak geçecek bu kesin. Resmen okumak istediğim cümleler , gittim , gördüm , yendim tadında bandrol etiketleri , nasıl koyduk ahahaha nidasında taraftar forumlarından alıntılar , beni ne kadar seviyorsun tadında ucuz ve kifayetsiz aşk cümleleri. dinlediğim şarkılar da cabası tabii ; atiye dinliyorum lan resmen , aşkistan diye şarkı keşfettim o denli seviyesiz saatler geçiriyorum anasını satayım. ama kim ne derse desin seviyesizlikte en az entellektüel görünmek kadar zor zanaat , küfürü ve o bahsettiğim seviyesiz cümleleri tam olarak nerede kullanıp, anlam kazandırabilmeyi kesiterebilmek güç. mallığa geçiş seviyesinde ince çizgi oluyor ohoo koydukmuyu tam kullanamadığında resmen. neyse ben en iyisi bir berber koltuğunda biraz taciz resitali alayım ve tam seviyesizliğin dibine vurayım.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

persona non grata

İnsan için en zor dipnotlardan biri bıraktığı yerden bir eylemi aynen kaldığı gibi devam ettirebilmesidir kanımca. Yıl geçer bırakıp gittiği noktadan tekrar başlarken hissettiği duygu tarif olarak aşağı yukarı ; en anlaşılması ve uygulaması gereken detayları içeren bir küp gibi kafa karıştırıp durmaktan ibarettir. Acaba nasıl davransam , neye göre hamle yapsam , hangi akılla adım atsam , acaba her şey eskisi gibi mi devam eder , acaba değişen hiçbir şey yok mudur gibi onlarca soru işte. Sanırım benim hayatımdaki gelgitler de bunlardan ibaret son günlerimde. Biraz olsun laf anlatamamak , biraz olsun dert dinletememek , biraz olsun algıda seçiciliğin dibini görmekten ibarettir. Anlaşılması zor bir adam olmadım aslında genellikle ama herhalde son zamanlarda iyice keskin olmamdan kaynaklı sert iniş ve çıkışlar yaşıyorum. Genel anlamda zaten bu anlattıklarım senin benim bir evrilme sürecimin acılı notları. Acı aslında fazla soyutsal bir ifade ama madem en duygusal moddan bel altı çalışıyorum ifadelerim de böyle bel altı olsun da etki yapsın. Gerçi etkisi de tepkisi de direkt an itibari ile derin hissiyatlarımı anlatmakta ama olsun en nihayetinde bu kadar zamandan sonra tekrar yazacak bir kaç kelam buluyorsak bunu da kişiselleştirmenin kime ne zararı var ki ? İşte durumu özetlemek gerekirse şöyle bir son bulalım ; her birey hayatında bir günde olsa "persona non grata" yı yaşayacaktır , ne bundan kaçabilirsin ne de kurtuluşun vardır. Bugün bana yarın sana ey yolcu...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

alın teri?

evet maalesef dünkü forzanın girişinde, aziz yıldırımın tutuklama kararından sonra bu resim vardı. bariz bir fener antipatisinin sağlıklı düşünmeyi salık vermediği karşı taraftar topluluğu ile renklerden çok adama olan sevdanın gözleri kararttığı diğer bir topluluğu özünde birbirinden ayırabilmek mümkün değil, ikisi de birbirinin düşünsel laciverti bu noktada. 
keşke yukarıda istenen infaz, zaten cezadan kurtulamayacak kesime son bir darbe olması yerine, "ucu bize de değse, sonuna kadar git" temalı olsaydı. olmadı. dün metris cezaevinin önünde aziz yıldırım için toplanan kalabalığın tam karşısına yerleşen trabzonluların yanında saf tuttu forza bu görseliyle. peki şimdi; dün tebrik için görselini değiştirdiğin kulübün başkanı, şu an aziz yıldırımın volta arkadaşlığına en yakın aday.  
hatta o çok sevilen yıldızları takıma getirdiği söylenen adalı da ifadesine başvurulacak kişilerden biri. her zaman farklı, ince bulduğumuz bir mekanizmanın çarkları nasıl oldu da akıl edemeden bu yargısız infaza başvurdu. dolaştığım birkaç sitedeki tartışmalarda, dünkü görselin, antunun yıl boyunca yaptıklarının yanında lafı bile olmayacağı tarzıydı. doğru hem de hiç olmaz, ama kısasa kısasa doğru gitmekte olan "aykırı görüş"üne de veda etsen iyi olur. 
#dahayenibasliyor

29 Haziran 2011 Çarşamba

mendes avm

 fernandesin alternatifi bosingva
 cenk, rüştü çıkmazları
 stoper eksik diyen ağzımıza doldu bütün takım stoper oldu.
 yine de ilk gidecek adam hilbert!
veli, burak, tanju'dan birisi bile tutsa piyango.
 sidnei&bebe soru işaretleriyle dolu.
 tutsalar alınmadığına mı yanarsın, opsiyon fiyatlarına mı.
 tutmasalar giden sezona mı yanarsın, ne var ki zaten kiralıktı savunmalarına mı?
onur, rıdvan gelir mi bu sene.
rıdvan bir şansı her halükarda hakeder de. genç oyunculara verilen sabır bazen "mehmet sedef" örneğindeki gibi sınırları zorlamıyor mu?
guti, quaresma, simao, almeida yanyana yazınca biter mi dertler. bitsin mi ya da. en azından sezon başında.
ama umutları iyice kırdın noat samisa.
bu işlerin üstadı ters manyeldir aslında.

8 Haziran 2011 Çarşamba

ersan dediğin kaç kuruşluk adamdır!

sana siyah-beyaztan gayrısı yalan!

kap'a yapılan açıklama şu şekilde;
Oyuncu Ersan Adem Gülüm'ün transferi konusunda Adanaspor Kulübü ile anlaşma sağlanmış olup; sözleşme fesih bedeli olarak Adanaspor Kulübü'ne 2.000.000.Euro ödenecektir. Ayrıca oyuncunun 2011-2012 ve 2012-2013 sezonlarında Süper Lig, Türkiye Kupası ve UEFA Kupası karşılaşmalarında yer almasına bağlı olarak Adanaspor'a sezon başına 1.000.000.Euro'ya kadar ek ödeme yapılabilecektir. 

sözleşme fesih bedeli olarak bir bedel belirlenmişse extra bir ücret ödemenin anlamı nedir anlayamadım? madem bir bedel koyulmuş kendisine ödemeyi taahhüt etmişsin, ayrıca kulübüne minnet etmeye devam etmenin anlamı nedir? açıklamadaki "yapılabilecektir" ibaresi ne kadar açıklayıcı bir durum! egemenin alındığı, sivok'un, ferrari'nin satılamadığı, toramanın - ki bence bjk gibi bir takımda sürekli yedek olması gerekendir- stepnede beklediği, sidnei'nin kiralandığı ama bir tane bile sağ bekin alınmadığı plansızlık arasında  kaybolmamasını iyi niyet dileklerimize ekleyerek devam edelim.

onu da geçtim, yukarıdaki pozisyonu çıkarsak ersan'ın değerinden kaç Euro düşer acaba; bence 1mna kadar yolu var bu düşüşün. son söz; seni severim ersan ama en çok siyahını ve beyazını, gerisi teferruat.

not: ileride keşke Fatih Terim'le olsaydın dememek dileğiyle.

7 Haziran 2011 Salı

can sıkıntısı


gecenin 3ünde böyle bir şey çizmek normal midir? evet aramızdaki psikologlar resimleri hep  siz gösterecek değilsiniz ya; söyleyin bakalım neyin nesidir, alamet-i farikasını bir de sizlerden dinleyelim? bana göre can sıkıntısı, onlara göre intihara meyil :) uykusuzluğun sporu danone gururla sunar..

birbirleri için yaratılmışlar

haber siteleri arasında gezip, gündeme dair ne var ne ne yok diye dolaşırken denk geldim yukarıdaki görüntüye. ayrılmasaymışsınız be siz. yoksa bunlardan iki tanesi bir daireye dar mı gelir? cem yılmazdın dediği gibi;

- sen, ah, sen! biraz şarap alır mıydınız:)

30 Nisan 2011 Cumartesi

kızlar için ofsayt dersi


Kızlar sizin için üşenmedik ofsaytı anlattık :) 

Şöyle ki : Mango'ya girdiğini düşün. Yanında bir arkadaşın var. O kişi seninle a...ynı takımda yer alıyor. Karşı takımda da sevmediğin kızlar var. Lakin Mango öylesine kalabalık, öylesine kalabalık ki anlatamam. Sende takım arkadaşınla beraber bir bluzu beğendin. Karşı takımdaki sevmediğin kişilerde aynı bluzu beğendiler. Ama siz bu bahsedilen bluzu onlardan daha önce kaptınız.Kasanın kale olduğunu düşünelim. Karşı takımdaki kızlar da kasaya ulaşmamanız için savunma yapıyorlar ve kasanın önünde dikilmiş bekliyorlar. Senin de şöyle bir planın var. Takım arkadaşına diyorsun ki; "Sen kasanın arka tarafına geç, ben sana bluzu atayım, ödemeyi yap ve bluzu alalım." Arkadaşın kasanın arkasına yani kızların arka tarafına geçiyor ve sen bluzu ona fırlatıyorsun. Bu durumda ofsayta düşersiniz. He ama böyle yapmazsanız, sevmediğin o kızlarla yüzyüze, tartışarak, çirkefleşerek aralarından sıyrılıp kasaya ulaşır, ödemeyi yaparsanız ofsayta düşmezsiniz. Ama şöyle bir şansınız da var. Sen tam bluzu fırlatacağın sırada arkadaşın kasa önünde savunma yapan kızların yanında durur ve sen fırlattığın anda koşmaya başlarsa ofsayta düşmeme ihtimaliniz var. Fakat zamanlamayı çok iyi ayarlamanız lazım. Çelişkili bir durumda gözler yan hakeme (bu durumda yan hakem kasiyer oluyor) çevrilir. Yan hakem devam etmenize izin verirse ve sizde bluzun ödemesini yapabilirseniz hem gol olur, hemde ofsayta düşmemiş olursunuz. İşte ofsayt böyle birşeydir ve Mango'da işe yarayabilir.:)

not: bir arkadaşımın facebook profilinden, kim yazmış bilmiyorum.

26 Nisan 2011 Salı

tanrılar çıldırmış olmalı

dubai için söylenecek tek söz budur. bir similasyon oyunu düşünün,bellli bir bütçeniz olur ve oyuna başladıktan bir süre sonra eğer doğru yoldaysanız geliriniz artar.

işte dubai de bunun gibi hatta bu oyunun hilelisi. bazen oyun dergilerinde bilgiler olur ctrl+m dediğinizde paranız devamlı artar...çünkü kralın mal varlığı burada böyledir. insanoğlunun yapabileceği herşey yapılmış. dubai 1971 de sadece çöldü. okyanus var bir tarafında ve şehrin %80 i çölmüş(büyük ihtimalle okyanustan uzak taraflar)bu çölün üzerine düzenli olarak sokaklar caddeler binalar dikilmiş. ama dikilen gökdelenlerin hepsi birbirinden farklı mimariye sahip .emirates mall(avm) içinde kar pisti var inanabiliyormusunuz.çölün üzerine önce avm yapılmış ve onun da içine kar pisti.
bazen insanlar piramitlerin hala sırrı olduğunu, yapılamayıcağını çünkü onu uzaylıların yaptığını düşünürler.ilk piramitin yapımı günümüzden 4000 yıl öncesine dayanıyor. bu süre içinde mimaride insanlığın geldiği aşama burj el khalifa dir.828 metre. yanındayken asıl bunu uzaylıların yaptığını düşündüm. biraz da aklıma cahilce sorular geliyor. ya arkdaşım demiri,camı nasıl taşıdın 828 metre,dostum hadi taşıdın bunun tuvaleti nerde,asansör 1günde çıkar ,bunun camlarını kim temizliyor...en yukarıda dubai emiri el maktumun(dubai kralı) ofisi.heralde ofisinine çıktığında dünyaya hükmettiğiini düşünüyordur.bunların yanında yapay göl şehrin içinden geçiyor.5 şeritli otobanlar,kare kare caddeler,klimalı otobüs durakları,lüks arabalar.bir de bunların tersi bir durum okyanusa adama yapmak. palmiye şeklinde ve dünya şeklinde.yedi yıldızlı dediğimiz ihtişamın son noktası burj el arab.kalmak belki mümkün değil ama burada 200-300 tl ye öğlen yemeği yemek mümkün. zaten adaya geçmenin başka bir yolu yok güvenlikten geçiyorsunuz. atlantis hotel de aynı şekildedir. bunlara ek olarak burj khalifanın yanında havuzda dans gösterisi var. 18:00-22:00 arası her 30 dk a bir farklı şarkılar ile fısküyeler şarkıya göre püskürüyor. ama inanın bana kulağa bu kadar basit gelmesinin sebebi benim bunu açıklayacak kelimelir bulamamdır. bunun yanında dubai mall(avm) var.dünyanın en büyük alışveriş merkezi.içinde akvaryum ve buz hokeyi sahası var.dünya nın bütün lüks markaları burada.yalnız dubai de elektronik,giyisi ve cep telefonun kesinlikle ucuz değil. örneğin 1000 tl lik bir ürünü 875 veya 900 e alabilirsiniz ama taksit seçeneğiniz yok ki büyük elektronik firmaları da kampanyalarında bu şekilde düşebiliyor.
tavsiye olarak söyleyebileceğim 4-5 gün kalmak idealdir.şeriat diye birşey yok gece klupleri var alkol serbest. sigara yarı yarıya ucuz. yakıt tabiki çok ucuz.benzilinin litresi 80 kuruş civarı. bütün arabalar klimalı ve otomatik vites.taksiler de çok ucuz her yere taksiyle ulaşımı sağlayabilirsiniz.her yerde klimalar açık.şöförler araçtan indiğinde bile kontağı kapamıyorlar.bütün taksi şöförleri pakistanlı.arap mutfağı diye birşey yok. lübnan,iran veya hint mutfağı yaygın. akvaryuma değinmeden geçemceğim turkuazoo daha güzel diyebilirim ama bunun farkını anlamak için çölde olduğununzu hayal etmeniz gerekir(duba mall un içindedir)burası 2008 de en büyük tek parça akvaryum olarak guiness rekorlar kitabına girmiştir.bunları dışında halk plajları,balon turu, helikopter turu,paraşütlü atlama,golf sahası mevcut. resturantlarda tayvanlı filipinliler çalışıyor zengin araplar ise öğlene kadar uyuyor. , bu sebeten halkın durumu iyi ki zaten dışraıdan kesinlikle vatandaşlık almıyorlar. vatandaşlık için başvurabileceğin bir yer bile yok.zaten çevre de arap da göremedim her yer turist dolu. yerel kıyafetli insan ları sadece havalimanında 

gördüm.bu arada bir önemli nokta ülkeye girişte göz taramasından geçiyorsunuz.
çöl düzenlenen safari turları da harika, son model chevrolet jiplerle otelinde alınıp çölün ortasına geliyorsun,dans şovu,açık büfe yemek,çölde atv ve jeeplerle çölde yolculuk mükemmel. kısaca turzim burada zirvede. çölü bile nakite çevrebiliyorlar.

tanrılar çıldırmış olmalı dedim başlarken. çünkü araplar tanrı gibi, her istediklerini yapabiliyorlar çölde aqua park,kayak pisti,828 m lik bina. insalıkla oyun oynuyorlar. zevklerine göre dubai diye bir şehir kurdular. sadece 40 yıllık bir şehir yani tarihi yok . bir insan ömründen kısa.burada tabiki marifet araplarda değil mimarlar işçiler herkes ithal. ama zevk ve fikir onların . hatta bir iddia burj el arabın mimarı kasıtlı olarak burj el arabı haç şeklinde yaptım demiştir. denizden bakıldığı zaman bu şekilde gözükmektedir. tek kelimeyle herşey mükemmel, yalnız nisan olmasına rağmen hava 35 derece.doğru zamanda gitmelisiniz.



emir ergin 26/04/2011 - bir yıllık izin sonrası bronz teniyle şezlongunda uzanırken yazmıştır diye tahmin ediyorum:) (adam geziyor arkadaş:)

12 Nisan 2011 Salı

atlıkarınca dan kaybedenler kulübüne

bir vatandaş olarak yasak algım devletin dediği ile paralel muhtemelen. bugün don kişot ile konuşmasaydım bloguma bile giremeyecektim , kendisi uyardı da sağolsun ben de bir iki kelam birşeyler paylaşabilecek fırsat buldum en azından.

istanbul semalarında seyreldiğim şu bir kaç gündür elbette gündelik hayattan ve şehir değişikliği tecrübelerinden çıkarıp ortaya laak diye koyacağım dersler,çıkarmışlıklar,heyecanlar olabilir ama benim bu seferki yazı hakkım 2 adet türk filmi değerlendirmesi ve hayranlığı üzerine olsun.

öncelikle şunu söyliyeyim bu kadınlarda var olan nejat işler hayranlığı bende de yavaştan var olmakta kendisini alıp bir italya turuna gidesim oralarda venedikte dolaşasım geliyor fakat bir anda gelip geçici bir istek ciddiye alınacak veya itiraf edilecek bir durum yok sonra rusya ya gideriz beraber diyip değiştiriyorum algımı zaten düşünsenize italya ya 2 erkek fena bir hayal olurdu zaten. kaybedenler kulübü için de seçilebilecek en doğru seçim kendisiymiş bunu da filmi izlerken görmek mümkün. zaten kendisi de cast ta isminin geçtiğini görmeseymiş eğer kavga ederdim diye buyurmuş pek de haklı valla. lise yıllarımın sonu üniversite heyecanının başında bir kaç kez kaybedenler kulübüne canlı olarak radyıda şahit olan bir adam olarak ciddi anlamda kıymetsizliğime,akılsızlığıma yandım ben bu filmi izlerken. ulan nasıl bir seçicilikmiş ki bendeki de başka radyo programlarına takılıp zaman öldürmüşüm. bir de ergen aklımla bu adamlar howard stern çakması diye asılsız iddialar uydurmuştum ama şimdi kendilerinden binlerce defa özür diliyorum. aptalın tekiymişim cidden. böyle bir düşünce daha sonraları kaybedenler kulübünün bir kaç kaydına ulaştığımda oluşmuştu ama madem filmi yazıyoruz itirafımız da şeffaf olsun. bu filmi aman radyo programını hiç dinlemedim nasıl izleyeyeyim diye soru sormayın sakın kendinize , montana çetesi ve kadıköy sokaklarına haksızlık etmiş olursunuz. seattle için iftar vakti diye bir kavramın nasıl doğduğuna şahit olamamanın verdiği pişmanlığı yaşarsınız. angut kuşuna yazılmış şiirden mahrum kalırsınız ve cumaları kalabalık olduğu için cuma namazına salı günü giden bir adamın vurdumduymazlığının ne kadar büyük bir ciddiyet olduğunu anlayamazsınız. efsane bir programdan doğan cidden farklı,türk sineması için biraz fazla cüretkar sayılabilecek bir denemeyi kaçırmayın , gidin , izleyin ve keyfini çıkarın mutlaka.........

nejat işlere olan fiziksel hayranlıktan sonra bu ülkede mert fırat adında bir adamın varlığına nasıl bir övgüde bulunsam cidden bilemedim. adam dilsiz bir adamın aşkını anlattı ki bence bu ülkede yapılmış en muhteşem 5-6 filmden birisine imza attı şimdi de insanların teğet geçtiği,doğusunda , batısında yaşanılan ve gözlerinin önünde olan bir sapkınlığa karşı bir çomak soktu. ensest ilişkiyi içinde sadece ama sadece isyan ve haykırışla anlatmak hem kendisinin hem de o muhteşem yönetmenin başarısıdır elbette. öyle bir film yapmışlarki gerçekten dizinin bağının çözülmemesi,tüylerinin diken diken olmaması imkansız , ağlamamak ve insanlardan nefret etmek cidden çok zor. ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; mustafa hakkında herşey filminde şerif sezer ve fikret kuşkan ın oynadığı bir yakarış,isyan sahnesi vardı filmin sonuna doğru hatırlayanlara ondan daha etkileyici bir kare bir efsane var bu filmde. bir küçük kızın başına gelenleri anneannesine hem de felçli anneannesine haykırışı. bu sahneyi yapanlara sadece şunu söylemek isterim ki yıllar sonra bana sorsalar türk sinemasından unutamadığınız kareler diye aklıma gelecek ilk sahne bu olacaktır ötesi olamaz inanmıyorum. bu kadar derin bir konuyu öyle güzel anlatıp yine de olayın vehametini bu şekilde özetlemek yönetmen işi , oyuncu işi ve bu film bu konuda ciddi anlamda türk sinemasının yüzakıdır. bu filmi eğer isveç sinemasından birisi yapsaydı ve festivallerde yayınlasalardı bizim festival seyircimiz koşa koşa bu filme gider ve üstünden aylar geçse de konuşurdu ve umarım aynı saygınlığı adı türk sineması diye bu filme göstermekten imtina etmezler.

kıssadan hisse; sinemamdan keyif alıyorum ben arkadaş , hem de çok keyif alıyorum . bu sinema o kadar düzgün ve sağlam filmler çıkarıyor ki kaç yıldır öle kolpaçinodan şeylerle uğraşmaya gerek yok , seçin ve bu ülkede yapıldığı için daha da keyif alacağınız filmler izleyin. işte size 2 örnek , ben ikisini aynı günde peşpeşe izledim ve kendi kendime de ne kadar doğru bir şey yaptım diye övündüm işin açıkçası.

10 Nisan 2011 Pazar

ALGI

Gece midir insanın üstünü kapatan? Yoksa insan mıdır tüm kederlerini geceye saklayan? Karanlık ile hüzün arasındaki bu sıkı bağ nedir, nereden gelmiştir kesin olarak bilmek mümkün değildir ama tahmin etmek o kadar da güç değildir. Gecenin karanlığıdır aslında insana cesaret veren içerisini dışarı çıkarmaya imkan veren. Gözün en az görebildiği mesafe kadar yakındır yalınlık bize, kalabalıktan kaçmaya çalıştıkça İstiklal’de insan seline kapılmaktır yalnızlık. Her yolun bir sonu vardır ama senin yolun asla bitmez, yürümekle yükümlüsündür, cezandır o senin. Ve insanoğlunun en eski icatlarından olan bir su eşlik eder sana bu yolda, içtikçe kanamaz ama bir o kadar da kendinden geçersin. Bir sebebi vardır gecenin sana belli özellikleri hatırlatmasının. Karanlığa sığındıkça yüzüne vurmaktır büyüklüğünü acıların ve bir o kadar da göstermektir sadece kalabalık içerisinde biri olduğunun.


Neyse ki Hayyam’ın mirası elimizde, uyuyamayan, unutamayan insanların imdadına yetişmekte. Unutulmayanlardan da bahsetmek isterdim ama herhalde bu son yazım olurdu o vakit. Her Hayyam’ın kalbindeki bir Cihan gibi, cennet mi sende cehennem mi bilemedim. Hiç bahsini açmamak üzere blog ahalisine gelsin;


“Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?

27 Mart 2011 Pazar

GELİYORUM

Az kaldı demek istiyorum ama pekte az gelmiyo düşününce, şimdi siz rahat bi şekilde az kaldı dersiniz : ) ŞAFAK 50

20 Mart 2011 Pazar

Yüksek Gerilim

Blogger’ı siyasetten uzak tutmak gerek, zaten kapalı kendisi kanunlarca. Ama bir kere kalemi kırılmış birine ikinci cezayı kessen ne olur ki? O zaman gelsin;

Al işte yine aynısı oldu. Yine “barış” dediler, kelime manşetlere düşmeden bombalar düştü. Bu aralar çok Banu Avar okuduğumdan mıdır nedir bilmem ama bu “devrimlere” bakış açım daha geniş bir perspektif kazandı. Ben ilk defa bir ülkenin Cuma namazlarıyla devrildiğini gördüm. Önce wikileaks dediler, Tunus’a saldırdılar. Polis kalkanları indirdi, asker kışlasından çıkmadı, biri kendini yaktı (belki de delinin biriydi), vatandaş bakanlıkları yağmaladı hükümet kaçtı. Adını Yasemin koydular “devrimin”. Şimdi keyifleri yerinde, havalimanlarına günde kaç tane ABD uçağı iniyordur sayamam inanın ki.

Sonra Tahrir Meydanı diye bir yer varmış Kahire’de, oranın varlığını keşfetti birileri. Haftalar boyunca insanlar orada yattı kalktı ve sonunda 25 yıllık Man Utd teknik direktörü Alex Fergusonun bile tüylerini ürperten olay gerçekleşti ve Mübarek onlarca yıl sonra istifa etti. Tabi bu da “halkın iradesi” ile gerçekleşti.

Şimdi aynı dalganın bir yandan yemişi Libya’da oluyor. Milis güçler tıkandığı yerde kendileri bile farkına varmadan Avrupanın ittifakı oldular. Ben oradan dalganın domino taşı misali yıkılarak Suriyeden sonra Diyarbakıra ulaşacağını düşünmekteyim. Acaba o zaman “halkına zulüm eden Kaddafi” sıfatını bizlerden kime giydirecekler? Ama eminim ki sınırları çizdiklerinde duvarın diğer tarafından bizleri “kötü adam” olarak gösterecek birileri olacaktır.

17 Mart 2011 Perşembe

gol @ntv

yeni gördüm daha, ersin gittikten sonra boşluğuna getirilen emek egeyle güntekinin yeni programı; eskilerden videolar, lig lig analizler vs. ama ikisinin arasındaki anlamsız uyuşmazlık, ya da emek egenin dünya kupasından kalma arkasında heyecanlı taraftar kitlesiyle bağıra bağıra ve heyecanlı konuşması devam etmesi göze batıyor. hele birkaç kere güntekinin sözünde araya girmesi yok mu fazla uzun sürmez bu birliktelik dedirten cinstendi. emek egenin birkaç haftada soğukkanlı ersin düzen sunumuna geçiş yapabileceği de pek beklediğim bir şey değil, o heyecanlı, o hızlı hızlı dökülen kelimeler ikilinin üçlüye dönmesiyle devam eder demedi demeyin. güntekinin canına tak ederse kendisine bir tavsiye; hikmet karamanı bir programda emekle baş başa bırak, daha sonra istediğin kıvamda bulursun hocam!

15 Mart 2011 Salı

ölü var

epeydir bir şeyler yazmıyordum, özellikle de futbolla ilgili, hem de harika bir transfer sezonu ve güzel bir başlangıç yapmışken. bazı kişisel daha çoksa işsel yoğunluktan dolayı olduğunu belirtmiştim daha önce. ama olayı daha da özetleyecek, biraz da işin kolayına kaçarak tanımlarsak, iki gündür uzun zamandır izlemediğim birkaç futbol programına denk geldim;

sinan engin, gökmen özdenak, ziya şengül, serhat ulueren, selim soydan, adnan aybaba, selçuk yula, ahmet çakar,  hakanlardan şükür ve ünsal, ömer üründül, erman toroğlu, gürcan bilgiç, ercan saatçi, ali sami, bülent tulun, hıncal uluç, yıldırım demirören, serdar bilgili, sinan vardar, adnan polat, adnan sezgin, aziz yıldırım, nihat özdemir, şekip monst.., bülent yavuz, emre belözoğlu, sabri sarıoğlu, yılmaz vural, samet aybaba, bülent uygun, george hagi, fatih terim, rıza çalımbay, ertuğrul sağlam, erhan güven, şansal büyüka... uzar bu liste.. sanırım ben bu adamların tekelliklerinden, provakatörlüklerinden, ahkamlarından sıkıldım. sıkıldım ulan işte. patlattınız sevdiğim topumu sonunda

hele sen, sen yok mu pascal; git kendinden bıktırmadan artık.

3 Mart 2011 Perşembe

bir kültür karmaşası



artık her gün bir şarkıya odaklaşmak ve onun versiyonlarını , yorumlarını gün boyunca dinlemek gibi bir geleneğim oluşmaya başladı. bugün sabah itibari ile fuat saka konserine hazırlık amacı ile fuat saka yorumlarından seçtiğim ve sonra muhtelif yerlerde muhtelif kişilerde yorumlanan bir türküye sabitledim kendimi. şarkının adı romana diye geçse de başka kişiler yorumladıklarında "Ela Ela Leose" şeklinde de söylediler bu güzel yüzyıllık türküyü.

türkünün sözleri pek mergelce veya hemşinceye uymadığı için biraz bakayım dedim orjinali nedir ne değildir diye ve karşıma çıkan sonuç pontusça olduğuna dair idi. yani karadenizde rumların kendi özgün yorumları ile konuştukları bir dil ve trabzon rumlarına ait bir türkü olduğunu öğrendim.

kültür karmaşası başlığı da oradan sonra çıktı zaten; memleketim o kadar derin bir büyüye sahip ki burada yakılan ağıtların dillendirilmesi mesafeler uzadıkça da değişmiyor ve aynı özgünlüğü taşıyor. keşfettiğim kişi Nikos Michailidis ve onun yorumladığı albüm de horon ke troğadiya albümü. kemençe aynı hüzünde eşlik ediyor insana, ağıt aynı ağıt ve şarkıyı dinlediğiniz de aklınıza gelen ilk detay da bu türkü sadece bir trabzon akşamında belki de boztepe de akşam vakti güneş batışı rakıyı yudumlayan insanların hep beraber söyledikleri bir şarkıdır diye.

kim bilir o toplulukta rum,türk,gürcü,mergel bir sürü insan aynı anda kemençe eşliğinde fakat pontusça söylediler bu şarkıyı. işte adamı şarkıyı dinlerken veya bu memlekette bir anı yorumlarken kafa yormaya iten detay da bu. bu yüzden çok seviyorum ben bu memleketi , bu karmaşık kültür yapısında kimse bu benim diye sahiplenmediği anları düşünerek ve bunları paylaştığını hissederek bir romantizme girdiğimi düşünerek seviyorum. klasik tabir ile işte eski beraberlikler ve paylaşımları mı özlüyorum sanki hiç görmesemde , yaşamasamda onun yorumu da size kalmış.

Ama aynı zamanda yanınıza sokulan bir rumun ne güzel bir türküdür demesi de hoşunuza gitmiyor değil tabii. bu da sürpriz olarak motive ediyor sizi bu kültür karmaşasından bir kararlılık çıkarmanızı. karmaşıklık veya dağınıklık artık ne derseniz deyin korkutur ya insanları ben bu müziklerde karmaşalık yaşadığım her an kendimi çok daha iyi hissediyorum anlıyacağınız.

sadece ama sadece bu karmaşıklık beni çok yönlü bir etkileşimin içine sokacağı için olsa bile yeter bana. seviyorum işte kısacası ben bu topraklardan çıkan her kesimin ağıtını ve sessizce,paylaşarak dile getirmesini. şövenist olamamak ve bazı kültürlerin bu topraklarda yaşadığına inanmak da işin ana fikri sanırım. asıl iyi hissettiren detay da bu sanırım. o yüzden yazının başında bir rumdan , sonunda bir türkten yorumunu koydum bu ortak paylaşımın.

1 Mart 2011 Salı

bira

ilk kim mayaladıysa razı olsun inandığı ilah! aklıma gelmişken hayır duasında bir güncelleme yapayım özilhan ailesi midir bilmem ama god bless ephesus:) derdim, neşem hepsinde dudaklarımın arasından akan aynı likitse vardır bir hikmeti. hayyam affetsin, şarabın sürekliliğini kaldıramadığımdandır herhalde tff logolu biralara sarmam. hakkını vermek istedim bu gece, ondandır bunları yazmam;


Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!



yaşasın octoberfest:)

24 Şubat 2011 Perşembe

biraz melankolik biraz gözyaşı gibi sanki .........


zor haftalardan geçmenin verdiği hüzün ve belirsizlikten çıkmak için bazen kendime farklı yöntemler deniyorum ama sanırım en bilindik yöntem yine bir müzik ve şarkıya anlam yükleyerek tekrar sonuca doğru hareket etme durumu. insanın adım attığında adımının yoldan kaymasına sebep olabilecek düşünceler yüzünde asık bir harita oluşmasına , gözlerinin kısılmasına, saçının dağınıklığına önem vermemesine , uyandıktan saatlerce sonra bile gözündeki çapaklarının bile hala yerinde olmasına sebep olabilir kanımca. işte bu karanlık adımlamalarda bir şarkıya ve sözlerine bakıp bakıp iç geçirme durumunu yaşıyorum... şarkı adı ahtapotlar ve sahibi zakkum denilen bir grubumuz işte. sözler aslında bir canandan olan ayrılığı ifade etse de benim şarkıda kişiye veya aşka değil çoğul olarak sevdiklerime yüklediğim anlamlar ve sonucunda doğan gözyaşı ve melankoli var. sonuça bir insanın ne anlattığını ölçmek için karşısındakinin ne anladığına bakmak gerek diye bir genelleme de mevcut dünyamızda zaten. ben çok şey anladım ama bu şarkıdan nedense , her yazdığımda paylaştığım videolardan mütevellit bu sefer sadece sözlerini buraya koyacağım , videoyu da merak eder izlersiniz benim gözümden olmasa da kendi anladığınız tarafından bakarsınız ;

biz güzel olamadık, sorular soramadık..
birbirimizden başka bir cevap bulamadık..
biz hiç alışamadık, bir kalıba uyamadık..
birbirimizden başka bir dala konamadık...

son bir gece daha çirkin olalım
aynalara değil, birbirimize bakalım
bir hayattı tutunamadık
gel ona bir son yazalım..

biz güzel olamadık, dikiş tutturamadık...
birbirimizden başka bir siper bulamadık...

son bir gece daha çirkin olalım..
aynalara değil, birbirimize bakalım...
bir hayattı tutunamadık
gel ona bir son yazalım..

gömleğim beyaz olsun, sen seç kravatımı
eteğin kırmızı olsun, açık bırak saçlarını
son kez giyin benim için ve sen ütüle kravatımı
bir kağıt bir kalem bul, karala son satırlarını
ahtapotlar gibi son defa dolanalım birbirimize
ellerimde ellerin.. elele.. elele..

son bir gece daha çirkin olalım
aynalara değil, birbirimize bakalım
bir hayattı tutunamadık
gel ona bir son yazalım.
(gel ona nokta koyalım)