26 Kasım 2011 Cumartesi

TAPANİ

Kasım ayının bugünlerinde otobüs terminalleri yine ''en büyük asker bizim asker''sesleri ile çınlamaya başladı,dışarılarda konvoylar,gururlu askerler son bir haftadır herakşam denk geliyor.İstanbul da sadece konvoylara denk gelirken memleketim Karşıyaka'dan da sürekli Face üzerinden asker eğlencesi videoları kesintisiz sayfama düşüyor.Karşıyaka'da özellikle göçmen mahallelerinde asker eğlencelerinin düğün gibi sünnet gibi çalgılı organizasyonlarla yapılması, bu videoların paylaşılması beni en çok ''Tapanileri'' -canlı olmasada- dinleyebildiğim için mutlu ediyor.
Tapani dediğimiz olay göçmen düğünlerinde davul,solo trampet,saksafon,klarnet,trombet gibi enstrumanlardan oluşam orkestradır.Bu orkestra eski halk şarkılarını,güncel pop şarkılarını ve yöresel oyunlarımızı(oro) çalıp söyleyerek hem ruhumuzu besliyor hemde aidiyetimizi temsil ediyor desem abartmış olmam.Kıymeti çoktur bu adamların.Göçmenim diyen bir insan için düğününde,sünnetinde,asker eğlencesinde kapısının önünde Tapani çalmazsa o insan için ''yazık'' deriz,üzülürüz ''vah vah'' ederiz.27 yaşında askere giden kazık kadar adam için bile(ki ben ya gerek yok şimdi tapani falan öyle eğlence yapmayada niyetim yok biz bize takılırız be abi modundaydım) aralığın buz kesen akşamında evde, soba başında 6 aylık içki perhizine giriyoruz ajde na zdravje dediğim bi anda o malum tapani sesini bahçede duyunca her zamandan daha fazla tüylerim diken diken oldu.Tapanileri duyduğum her ''ilk'' anda her zaman içim coşar.Çocukkende böyleydi şimdide böyle.Yazın gelişiyle başlayan düğün sezonunda (haziran sonu,temmuz,ağustos,eylül başı) her akşam o sesi duymak beni hiçbir zaman o sese kanıksatmadı.Yaz bitipte asker gidişleri başlayınca soğuğu sıcak etti hep o ses.Şimdi burdan bakınca düşünüyorumda ölüm matemini yıkmak için dualarla değil de tapanilerin çaldığı Od Vardara Pa Do Triglava'yla toprağa karışsam benden daha güzel bir ölü olmaz :) ) ne de olsa sünnetimin ilk orosu bu şarkıyla,askere giderken ilk orom bu şarkıyla,düğünümün ilk orosu hep şarkıyla oldu,ölümümde de istiyorum:) cinsi aidiyetim hep tapanilerle kutlandı ne de olsa.En sevdiğim orolardan biri olan İbraim Hodza(ibrahim hoca-bakmayın hoca olduğuna yol kesen,haraç alan eşkiya orodur-) videosu geçen yılın eylül aylarında sünnet eğlencesine ait.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Yugovik İroni


Milenyuma 9 kala cadı kazanı kaynamaktan sıkılmış,taşmış bir hale gelmişti.Halklar mozaiği, bratstvo i jedinstvo(birlik ve kardeşlik) ilkesi üzerine kurulu Yugoslavya'da artık ne pesniler ne sevdalinkalar söylenir olmuştu,nede omuz omuza şen şakrak oro yada kololar oynanır olmuştu.Camdan küreye Tito'dan sonra üfleyecek nefes kalmamıştı.O nefes artık kanlı tarihi! hikaylere( antik dönemde bile duyanları ha siktir len,yalancıyı...! dedirtecek şekildeki hikayelerdi bunlar),öldürmek için coşkulu nutuklara hizmet etmeye başlamıştı.Yaşı tutanların canlı yayında pazar yerine atılan havan toplarını,toplu katliamları izlediğinden dolayı kısa kesiyorum bu kısmı.Bu olaylar sonucunda Yugoslavya dağıldı,bitti,gitti,tarihin tozlu sayfalarına girdi vb.Kimi tarihçiler için ise tarih sayfalarına bile giremeyecek kadar kısa yaşadı o yüzden tarihi değeri yok(sizi okutan hocalar kimse adresini verin yüz yüze görüşelim) Tarihi değeri olmayan Yugoslavya'ya amatör bir tarihçi olarak benim baktığımda bulduklarım ise ;

1- 1984 sarajevo kış olimpiyatları
2-1976 avrupa futbol şampiyonası ev sahipliği
3-kendi otomobil markası (bkz: yugo) hernekadar üstsınıf otomobiller olmasada kendi markaları vardı ve a.b.d'ye kadar ihraç ediyorlardı. o döneme göre normal araçlardı.
4- %100 yerli sermayeli yugoslav tankı (bkz: m-84)
5-kendi uçak endistürisi utva lasta , ikarus s-49 , ikarus 451
6- %100 yerli sermayeli yugoslav otobüs endütirisi. (bkz: ikarbus)

bunların dışında kültür sanat ve sporda da başarılıydı;

basketbolda dünya ve avrupa şampiyonlukları ve ev sahiplikleri.

futbolda Kızılyıldız'ın şampiyon kulüpler kupasını (bugünki adıyla şampiyonlar ligini ) alması

1989 eurovision 1.liği v.s

Bu listeyi daha farklı şekilde de uzatmak mümkün.Velhasılı şu an için 7 devletçik durumundaki eski Yugoslavya içinde hala daha kendini Yugoslav olarak niteleyen kişiler azımsanmayacak kadar çok.Sadece 7 devletçik içinde değil diaspora diyebileceğimiz (ki bu diaspora içinde Türkiye'de sayılabilir).Yeni nesilden çok sayıda insanda kendini Yugoslav göçmeni olarak tanıtmaktan rahatsızlık duymuyor.Bu insanlar Tv de bir filmde bir replik duyduklarında farklı bir şehire gittiklerinde bildik o şiveyi yakaladıklarında kanları çekerek,yüzleri gülerek;''sizde mi ?'' aa evet bizde'' yada ''ben değil ama ailem Yugoslavya'dan'' gibi diyaloglarla sohbeti açıyorlar.Demem o ki Yugoslavya'yı siyasi haritalardan sildiler,sanal alemde .yu uzantısını bitirdiler yada malum tarihçiler gibi tarih sayfalarına bile almak istemeyenler var ama Yugoslavya'dan göç ettik,Yugoslavca biliyorum diyenleri bitirmek geceden sabaha olmuyor.Kök saldığımız coğrafyadan olsa gerek inadımızdan geri dönmeyi pek beceremediğimizden daha uzun bir süre bu nostaljinin içinde yaşamaya devam edeceğiz.Nostalji sözü ne kadar geçmiş ile ilintili olsada bu konuda ben ve ben gibiler için nefes aldığımız şu an kadar gerçekliğin içinde yaşıyoruz bu duyguları.Şimdiki haritalar üzerinden gidersek bir Makedon çok rahat Boşnak mahallesinde hiç yabancılık çekmeden dolanabiliyor.Yada Boşnak bir diva Belgrad'ta Ekim 2011 de tıklım tıklım dolu bir spor salonunda verdiği konserde sahneye başka bir Boşnak sanatçı ile çıkarak yaptıkları düette ''Ruhunun Sloven,kendinin Yugoslav''olduğunu haykırırcasına söylerken alkış kıyamet kopartabiliyor.Başka bir konserde Sırp bir müzisyen Bosna'da ''Raçunajte na nas (bizide hesaba katın)'' yada Mareşal Tito için gürleyen seslerle şarkılar söyleyebiliyor.Fakat gelin görün ki 91-95 arası akan kan...Sanırım yeryüzünde başka hiçbir toplum kendine hem bu kadar yakın,hem bu kadar uzak değildir.Coğrafyamızın isminden belli ne kadar anlamı Sık ormanlık alan da olsa Bal-Kan-lar olarak daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.Şarkılarında hızlı ritim içinde gözyaşı,hem kardeş hem en büyük düşman her türlü zıtlığın uzakta değil yanı başında olduğu bir coğrafya e haliyle insanıda ister istemez böyle oluyor.Nostaljiyi gerçeklikte yaşıyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

KÜÇÜKTÜM UFACIKTIM ZAMANLARINDAN




►Üç korner Bir penaltıydı

►En iyi oynayan iki kişi aynı takımda yer alamazdı

►Maçlar minyatür kalede oynanıyorsa, penaltı boş kaleye ters şekilde topukla vurulurdu.

►Abanma ve burun vurmak yoktu, vurulursa eleştirilip küfür edilirdi.

► Maçların hayali kale direkleri arası adım ile sayılır, olmaları gereken yerler iki taş ile işaretlenirdi.

►Anne-baba çağırınca maç biterdi.

►Topu patlatan parasını öderdi

►Takımlar kurulurken ilk oyuncuyu seçme hakkı, adım almayı iyi bilenindi.

►Kaleci topu 3 kere sektirirse rakibe Açılsana 3 kere sektirdim derdi rakip açılırdı.

►Top insanın pek münasip olmayan bir tarafına gelirse işetilirdi

►Penaltılarda kaleci değiştirilirse 2 penaltı atılırdı. Eğer ilk penaltı gol olursa ikincisi atılmazdı.

►Frikiklerde baraj mesafesi, frikiği kullanacak olan kişinin kocaman 3 adım atmasıyla belirlenirdi.

►Top, oyun alanı içerisindeki herhangi bir arabanın altına kaçarsa büyük bir şevkle arabanın altına yatılıp top alınırdı. Topu ilk kim kaparsa o takımda başlardı.

►Gol olduktan sonra eğer tartışmalar olursa ve golü yiyen takımın bir oyucusu golü kabullenirse gol yiyen takım 180 derece dönerek durumu kabullenirdi.

►Eğer bir oyuncu faule maruz kalmışsa ama devam etmek istiyorsa, rakip futbolculardan birinin yürümesini dahi bahane ederek: “Adamın devam ediyor.” derdi.

►Atan alır mevzusu vardı. Eğer top kime çarpıp abuk zubuk biyere kaçmışsa topun gittiği yer neresi olursa olsun koşa koşa gidip alırdı.

►Eğer kaleci dahil herkes çalımlanmışsa kale çizgisinde yere yatılarak topa kafa vurulurdu.

16 Kasım 2011 Çarşamba

YENİLDİN AMA EZİLMEDİN BOSNA


14.11.1987'de 8-0 yenildiğimiz İngiltere maçını siyah beyaz ITT Schaub Lorenz televizyonumuzda babamla beraber izlemiştik.Milli aidiyetin henüz oturmadığı ama dini aidiyetin gayet iliklerimi işlediği 5 yaşımdaki ben için hayatımdaki ilk kara gece diyebilirim.Bilmem hatırlar mısınız ama o zamanlar İzmir'de neredeyse her akşam elektrikler kesilirdi.Mum ışığında duvara aks eden gölgeler beni o kadar korkuturduki feryad figan ağlardım.Annem veya babam hemen beni kucağına alıp pış pışlarken ailenin geri kalanları ''sordum sarı çiçeğe'' ilahisini söylemeye başlardı.Kadri korkmasın,ağlamasın diye gölgelerden dikkatimi sarı çiçeğin hikayesi çekerdi ve gerçekten zırlamam geçer ve sakin sakin otururdum.Yugoslav mıyız ? Türk müyüz ? hem o o hem diğeri miyiz? gibi garibal enfeksiyonlar içindeki bir çocuk için tek kesin/katıksız aidiyet bu durumda tabi ki dini aidiyet oluyordu(evde makedonca-91'den önce yugoslavca derdik-sokakta türkçe).Babamın Mürşid-i Kamil olma yolunda basamakları yavaş yavaş çıktığı o dönemlerde oğlunuda aşılayan babam bugünü mü tahmin edemezdi sanırım :)Maçın olduğu akşam müslümanların gavurlara kesinlikle yenilmeyeceğini kabul etmiş olan benlik skoru görünce ağlamaya başlamıştı.Bir yerim acıyordu hemde baya fena acıyordu ağlama başlamıştım annem ''ne oldu majkino neden ağlıyorsun'' diye sorduğunda acıyo diyodum sadece ''neren acıyo,göster elinle'' dediğini hatırlıyorum annemin ve benim neresi olduğunu tam olarak gösteremediğimi. Karnım,göğsüm oraları acıyodu.O zamanlar bilmiyordum benim gösteremediğim yerin Türkçe'de içim acıyor sözüyle karşılandığını?? Yine pış pış bak dışarda kedi var gibi numaralarla sakinleşmiştim ama acı geçmemişti.Sadece ağlamıyordum.O akşam babama ''hani allah müslümanları severdi'' diye sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.Babam bir cevap vermişti ama sanırım beğenmediğim için aklımda kalmamış.
15.11.2011 Zagrep'te bir mucize bekledim,sanırım benim gibi bekleyenlerde az değildi.Olmadı ne diyelim;kader utansın.İstanbul da 3 yediğimiz takımı kendi evinde yenmek evet mucize olacaktı.Olmayıncada çok önemsemedim.Dün gecede asıl beklediğim Sarajevo yu,Bosna'yı bayram gününe çevirecek haberdi.İnanıyordum buna 5 yaşında inandığım gibi 2-0,2-1,3-1,3-2 hadi Dzeko,Hadi Misimoviç derken güümmm.Topçu olmasa ve Türkiye'de yaşasa apaçi familyasının nadide çiçeği olacak Ronaldo ümitleri söndürdü.14.11.87 de babama sorduğum soruyu bu sefer ben kendim sordum Allah'ım hani...87 de gazetelere Yenildik ama Ezilmedik gibi başlıklar atılmış,ben okumadım zaten okuyamazdımda.Bu sabah televizyonda elendik ama ezilmedik şeklinde haber başlığı görünce hayatımın ilk travmasından çabuk çıkamayacağımı anladım.87 de gazetelerin attığı o goy goycu başlık,bugün Bosna ya gerçek anlamda yakışıyor.Yenildin ama ezilmedin.Kan,acı,gözyaşı nın her daim aktığı güzel Bosna sana bir sevinci çok görenler utansın.

14 Kasım 2011 Pazartesi















EN ROMANTİK ŞEHİRLER BÖLÜM 1
Romantik üç şehir dediğimde , balayınızı geçirebilieceğiniz bir yer olarak algılamamak gerekli.Aşıkolabilieceğiniz veya sevdiğinize evlenme teklif edebileceğiniz müthiş üç şehir sunucam size.buraları İlk etapta akıllara gelmiyecek , çok duyulmamış fakat gerçekten de 2 günü

dolu dolu yaşayabileceğiniz huzur dolu yerler.


Bath: İngiltere’nin güneybatısında yer alır. Stohanage’e de yakın bir mesafededir.roma döneminden kalma hamamı ve küçük hediyelik eşyaları ile ünlü küçük bir yer. UNESCO Dünya Mirasları listesinde bulunmaktadır.
Burada bir roma hamamı(spa merkezi-Roman Bath) bulunmaktadır. Harika bir mimari Bath’ın merkezinde , klisenin(Bath Abbey) yanında yer almaktadır.ücretli olarak burayı ziyaret edebilir, suyun kaynağını görüp,kaynaktan gelen suyu içebilirsiniz(tadı çok kötü).
Avon nehri üzerinde Pulteney köprüsü yer almaktadır. kendinizi İtalya’da hissedebilirsiniz. Bu nehrin kenarında kahve içebileceğiniz küçük bir kafe yer almaktadır.
Royal crescent : 18. YY da John wood tarafından yapılmış binayı ve önündeki parkı mutlaka görmelisiniz. Şehir içinde yürüyüş yapmanız, süs havuzları,mimari ve dükkanları ile çok şık bir görünümü vardır
Ünlü Yazar Jane Austen Centre:Aşk ve Gurur, emma gibi kitapların yazarı Austen bir dönem Bath’ da yaşamıştır. Burası birçok romanına esin kaynağı olmuştur. Burada yaşayıp da aşık olmamak, aşkını da yazıya dökmemek mümkün değil!şu an yaşadğı yer müzedir ve ücretli olarak ziyarete açıktır.
Fotoğraflara baktığınızda sizin de aynı hislere kapılacağınızı düşünüyorum. Küçük İngiliz fırınları,
Kahve içebileceğiniz küçük mekanlar, publer,müthiş mimari.gün içinde taş kaplı yollardan nehir kenarından parklara doğru yürüp,nehrin kenarında kahve içmek... trafik, hava kirliliği,gürültü kesinlikle yok!
www.emirergin.blogspot.com






















8 Kasım 2011 Salı





1995 yılında  'Beşiktaş' dergisinine  bir yazı göndermiştim.o dönemler basketbol takımımız kötü durumdaydı. basketi çok yakından takip etmediğim için her Beşiktaşlı gibi her branşta Beşiktaş diyerek
ligdeki durumu üzerinden yorum yapmıştım.Beşiktaşı neden üst sıralarda göremdiğim için sitemde bulunmuştum. 06.11.2011 de(bu yazıdan 16 yıl sonra) yıllar önce ülkerle birleşen fenerbahçe'yi 83-78 yendiğimiz maçı Sinan Erdem de izledim.geçen sezon iverson bu sezon ise Deron Williams transferi ile nereden nereye geldiğimize ben bile şaşırdım. herkes için ortak kanı, iverson transferini 33 yaşına gelmiş Messi veya Ronaldo'nun süper lige gelmesi   ,D.williams transferinin ise xavi veya iniesta yı transfer etmeyle eş olduğu yönündedir.seyircinin yoğun ilgi sağlayacağı düşünülerek maç 15.500 kişilik Sinan erdem
spor salonuna alındı.salonun büyük kısmı doluydu ama bundan daha önemlisi Fenerbahçeli ve Galatasaraylı
arkadaşlrımızın da sadece  D.Williams'ı izlemek için salona gelmesidir. yazıdığım yazının geç de olsa bu kadar etkili olduğuna ben bile inanamıyorum...:)