3 Aralık 2012 Pazartesi

bir yerlerde

Öncelikle tekrardan uzun bir aradan sonra merhaba. Burası ile görüşmeyeli çok zaman oldu ; köprünün altından akan sular aktı , gitti sele dönüştü . Hayatımız daha değişik bir hal aldı ; işten ayrılanlar oldu , yeni iş bulanlar oldu . Birileri aşık oldu , birileri sevdiklerinden ayrıldı. Birileri evlendi , birileri boşandı . Birileri ev aldı , birilerinin depremde başına evi yıkıldı. Birileri araba aldı , birileri çok sevdiği arabasında hayata gözlerini yumdu . Bir yerlerde seçimler kazanıldı , bir yerlerde savaş hazırlıkları yapıldı . Bir yerlerde çocuklar anaokuluna başladı , bir yerlerde çocuklar ellerinde taşlarla okullarını kurtarmaya çalıştı. Bir yerlerde futbol topunun arkasından binlerce insan coşkuyla koştu , bir yerlerde futbol sahalarında şikeler yapıldı. Bir yerlerde çocuğunun ilk konuşmasına şahit olan anne sevinç göz yaşını döktü , bir yerlerde çocuğunun konuşmasını göremeden bombalara kurban veren anne sadece çocuğuna bakıp ağıt yaktı. Bir yerlerde istavrozlar çıkarıldı , bir yerlerde Roş Aşana kutlandı. Bir yerlerde camilere bombalar yağarken insanlar evden çıkamadı , bir yerlerde ibadet için insanlar dana kovaladı. Bir yerlerde batının ahlaksızlığını aldık diye tartışılırken , bir yerlerden adam ses duvarını geçip dünyaya iniş yaptı. Bir yerlerde çocuğuna isim düşünüp ne "Can"lar akla gelirken , bir yerlerde kürtajın savaşı verildi , bedenlere karışma dendi.

Gördüğünüz üzere ben burada yazmaz iken aklımdan geçenleri söylemez iken zaten her şey tam dengesinde , olduğu gibi devam etmiş. Benim yaptığım ise aşağıda resimde gördüğüm bir huzur dünyasını hayallerime katıp sevdiceğimle oraya yerleşme zamanını tartışmak oldu. İşin özü bir yerlerde her şey tüm karışıklığı ile devam ederken , bir yerlerde insanlar bir gülüş ile , bir günaydın ile , bir nasılsın ile mutlu oldu. Kısmet size o zaman , tekrar hoş bulduk , tez vakitte görüşme sözüm olsun.


13 Kasım 2012 Salı

BÜYÜK BRİTANYA KRALLIĞI FARKLI MI?




İngiltere daha doğrusu Büyük Britanya Avrupa değildir sanki. Ne Avrupa ne de başka bir
kıta, o bir ada. Asiller mi, bence değiller. Ama tabiki sir ünvanını hakeden de var. Halk içinde
çok cahil insanların olduğunu görürsünüz.Bazen Türkiye' nin yerini  bilmeyenlere kızarız. Bu ülkede de
böyle kişiler çok var. Fakat biz biliriz. Kenya, Sırbistan, Peru bizden daha büyük ülke değiller.
Yine de bu isimler geçtiğinde birkaç cümle sıralayabiliriz. Türkiye' yi bilmemek açıklanamaz. Futbol, basket, sinema, tarih, güncel haber, kıyafet bir yerden yakalarsanız Türkiye' yi. Sırtını devlete dayamış, işçizlik maaşı ve çocuk bakım maaşı alarak geçinenler çok sayıda. Pub-cafe-ev dieyerek semtten çıkmazlar.
Bu cahilliğin yanında bir de gerçekten özel bir kesim var. Dünyaya hükmediyorlar, icatlar yapıyorlar, savaşlar kazanıyorlar...

Ülkeye gelen turistlerin şaşırtan birçok şey vardır. Kullandıkları priz üçlüdür. Mutlaka dönüştürücü almanız gerekir. Fişlerin üstünde açma kapama düğmesi olur. Bu alet çalışmıyor mu diye bocalarken düğmenin kapalı olduğunu farkedersiniz.

Trafik sağdan akar. İlk günler evden çıktığımda arabanın sol tarafını oturduğumda direksiyon olmadığını farkederek inip diğer taraftan bindim. Dışarıdan biri gördüyse çok gülmüştür. Yola çıktığımda direkt sol şeride geçmek bir alışkanlık olduğundan kornalar havada uçuştu. Araç olarak opel in tüm sınıfları bulunur. Fakat Vauxhall isminde satışa sunulmuştur.

Özgürlükler ülkesi  Büyük Britanya' yı bir bayanın yönetmesi çok ilginç. Hala nasıl Kraliçenin emirleri altındalar anlamak güç. Yine devleti yöneten seçimle başa gelmiş bir yönetim vardır. Kraliçe direkt kararlara karışmaz. Ama varlığı bile yetmez mi?

Ailerle içiçe yaşadağımda  çocuklarının yanında alkol içtiklerini farkettim. Ama kesinlikle sigara içilmez.
Kiraya verilmiş evlerde bile sigara içmek yasaktır ibaresi olur.  Çocuklarını nanny ve au-pair lere emanet ederler. Sosyal yapı bizlerden çok farklı.

Ölçü ve ağırlık birimleri de farklıdır. İlk tartıldığımda 10 lu rakalmları görünce  kafam karışmıştı. Ayakkabı almaya giderken de 6-7 gibi rakamlarla karşılaştım. Aynı

şekilde  para birimleri de euro değil sterlindir. Türkiye cumhuriyetle beraber  Avrupa' ya yaklaşmak için başta dil olmak üzere çok sayıda devrim yaptı. İngiletere ise hep farklılığını korudu. Bu farklılık onları hiçbir zaman geride bırakmadı. Şu anda dünyanın en büyük krallığıdır. British Commonwealth veya Commonwealth of Nations olarak bilinen birlik ile 54 ülke United Kingdom' a bağlıdır.

Ülke Kuzey İrlanda, Galler, İskoçya ve İngiltere olmak üzere 4' e ayrılır. Kendi meclisleri var. Olimpiyatlarda İngiltere ismini görmezsiniz. Büyük Britanya olarak katılırlar. Fakat diğer şampiyonalarda kendi ülkeleri adına yarışırlar.

Okullarda klise bulunur. Çocuklar at binicliği, rugby, golf oynarlar. Hatta Amerkian futbolu değil rugby diye bir spor vardır. Mezhepleri Anglikan olarak diğerlerinden farklıdır.Futbolu bulmuşlardır.   Göğüslerini gererek  İngilizce' nin kendilerine ait olduğunu söylerler. Zaten adından da bellidir. Ama bu Abd den üstünlük belirtisidir. Siyah bira  (guiness) içerler. Rowling J.K dünyanın en çok kazanan kadınıdır. Harry Potter' ın yazarı kendi mekanlarınını doğa üstü güçlerle daha da mistik hale getirmiştir. Abd' den de çok önemli insanlar çıkmıştır. Ama bunlar Avrupa veya Latin kökenlidir. Hatta Amerikalı
diye bildiğiniz bir sürü sinema oyuncusu yönetmen aslında adadan gelmedir.

Dünyaya o kadar çok özel insan kazandırmışlardı ki, eğitim de bir farkları olduğu kesin. Beatles, George Best,Sir Isaac Newton William Shakespeare, Charlie chaplin, Charles Dickens, Agatha Christie, Thomas More, Winston Churcill, Stephen Hawking, Elton John, Bertrand Russell, Charles Robert Darwin bunlardan bazıları. Bir ırkın üstün olduğuna asla inanmam. Bazı gelenek, görenek ve adetlerin de üstünlük kazandırdığını kabul etmem. Yer sofrasında yemek yemeyi geri kalmış kültür, masa da yemek yemek yemeyi gelişmiş kültür görmemek gerekli. Kültür üstünlük belirtisi olamaz. Sadece insanları farklılaştırır. Yine de açıklayamadığım bir duyguyla bu beyaz ırka bir saygım var. Göremesem de , kabul etmesem de birşeyler farklı...

İngiltere-İskoçya-İrlanda-Galler gezi rehberi: http://blog.milliyet.com.tr/emirergin2000

İngiliz yemekleri: http://blog.milliyet.com.tr/ingiliz-yemekleri-ve-dunya-mutfagi/Blog/?BlogNo=385209

Londra' nın farklı imgeleri: http://blog.milliyet.com.tr/seytan-ayrintilarda-gizlidir-istanbul-londra/Blog/?BlogNo=371762

2 Eylül 2012 Pazar

Kad Bi Bio Bijelo Dugme


Tam emin olamamakla beraber sanırım 99’du Goran Bregoviç’in Düğün ve Cenaze’den daha öte bi’adam olması ile tanışıklığım.Youtube o zamanlar bu kadar aktif değildi hatta  yoktu ki internet cafeden link tıklayıp dinleyebilelim. Hersene Goran Bregoviç Düğün ve Cenaze orkestrası ile İstanbul’a konserlere gelirken biz Karşıyaka’dan magazin programlarının içeriğinde  kıyıdan köşeden yakalamaya çalışırdık şarkılarını yada Cine 5 den abazaya dekoder işlemezden idmanlı olarak izlemeye çalışırdık tekrar konserlerini.Velhasıl Erhan(Ekançe) 16 yaşında gelmişti Yugoslavya’dan biz Goran Bregoviç’in şu şarkısını çevirsene bajçe  ne diyo bu şarkıda falan derken o bize Tifa,Alen,Bebek falan diyodu.Dugme diyordu ama biz durumu idrak edemiyoduk.Nasıl olduysa bi’gün Ekançelerde oturup onun Bosna’daki askerlik maceralarını dinlerken fonda 80’ler soundı rock müzik çalmaya başladı.Sadece o mu üstüne gayet çatallı bi’ses öyle içten Boşnak’ça söylüyodu ki kayıtsız kalmak imkansızdı.Üstelik şarkı Fatih Erkoç’un ‘’Oynada Oyna’’ şarkısı! Ekançe bu şarkıyı kim araklamışta Boşnak’çaya  çevirmiş be ya derken.Farkettik ki arak kısmında yanılmışız...O gün Bijelo Dugme ile tanış olduk.O kadar sevdim ki Ekançe’nin tüm Bijelo Dugme cd lerine el koydum.Ne de olsa Ekançe Yugoslavya’dan gelmişti ve ziyadesiyle bu  şarkıları dinleyip ezbere söylemişti...
 Gel zaman git zaman Bregoviç bi taraftan Dugme’nin ele geçirilen cdlerinden şarkılar bi taraftan gayet dip Yugo takılırken Otepanka Özge’nin  Almanya’dan Bijelo Dugme’nin tişörtünü hediye olarak getirmesiyle Dugme hayranlığı en güzel haliyle taçlanmış oldu.Teknoloji sağolsun,youtube ile tüm şarkılarına ulaşır olmuştum.Hatta Emule gibi indirme programları ile konserlerinide izlemeye başlamıştım.87 Sarajevo,2005 Beograd...Hatta onlar için yapılmış belgeseli bile izlemiştim.Herşey tamamdı benim için, tek eksik (hala daha) Sırbo-Hırvatça yı tam olarak anlayamamaktı.Bu eksiğide (hala daha) Ekançe ile kapatıyoduk.Zamanla farkettim ki Dugme bu kadar canlı olduğu sürece Yugoslavya hep canlı kalacak ve kadere yenik düşüp dağılacak.Çünkü grup Bosnalı ama içeriği multi etnik (Sırp,Müslüman,Hırvat) ve Vardar’dan Triglavaya kadar şarkıları aynı şekilde söyleniyor ve onlar her daim Yugoslavya ile beraber anılıyor ve onlarda savaş zamanı dağıldılar.Şimdi tekrar bir aradalar(Darısı Cumhuriyetlerin başına).
 Grubun tüm elemanları tek başına ‘’baba’’olarak anılabilir ama bence en baba halleri bi’arada oldukları ve Lipe Cvatu'yu söylerken ...ravna tije Yugoslavije diye ortalığın yıkıldı andır.


5 Ağustos 2012 Pazar

TRAVELER: ATAM BİZE ELEŞTİRMEYİ ÖĞRET!

TRAVELER: ATAM BİZE ELEŞTİRMEYİ ÖĞRET!: Eleştirmek, üzerine birşey katıldığında verimli olur. Pekmaz acıdır, yenmez. Tahinle karıştırıldığındaysa lezzetli olur. Sadece yan...

27 Temmuz 2012 Cuma

nerede eski ramazanlar

Madem ramazandayız , milletin ağzından eksik etmediği nerede eski ramazanlar kalıbının baş sebebi üstada adanmış bir yazıyı burada paylaşalım. Hem Dümbüllü'ye hem de Gazanfer Özcan'a saygılar ve büyük sevgi ile.


25 Temmuz 2012 Çarşamba

dış kapının mandalı

sanal dünya malumunuz artık her anımızın tek hakimi olmaya başladı. Özellikle twitter ile gelen bu yoğun bilgi ve paylaşım akışı insanların her olaylarını,gülmelerini,yemelerini,içmelerini,sevmelerini,sevişmelerini canlı yayın kıvamında yayınlaması artık bu sanal medyanın haber alma ağımızın en başlangıcı olduğu konusunda uzun tezler yazdırabilecek kıvamına gelmesine sebep oldu. Misal ben artık gazetelerin sitelerinde gezinmektense bir çok köşe yazarını twitterda takip edip,haber sitesini takip edip günceli yakalamayı tercih ediyorum. Bu yeni birşey mi lan pezevenk diyenlere de evet haklısınız ama kaleme almak istedim iki dakika sabır diyorum.

Twitter olayı artık fotoğraf programları ile iyice aşmaya başladı ki ; yediğin yemeğin içindeki kılı görecek duruma geldik hacı. Bu platformda anlık paylaşmalar iyice ufka doğru çıkmaya başladığından da böyle bir anda aklına gelip yazdığın şey beğeni ve yönlendirmelerle sayısını bilemediğin insanlara kadar ulaşmak imkanı oluyor.
Sonra adını sanını bilmediğin birisi senin yazdığın iletiyi beğenip senin yazdıklarına göz gezdirip acaba ne yazmış diye merak ediyor. Sonra bu güzel yazıyor heralde diye seni takibe almaya başlıyor, akabinde senin yazdıklarına beğenisini iletiyor,sonra sen onun yazdıklarına beğenini iletiyorsun falan bir bakmışın ortak şeyler söylediğin bir insan ile aynı anda aynı düşünceleri ortalığa salıveriyorsun.
Farkında olmadan öyle hızlı bir iletişime kaptırıyorsun kendini resmen karşındaki insan senin beğenilerinden, çalıştığın işteki şikayetine,sabah hangi araç ile işe geldiğinden,güne hangi şarkı ile başladığına dahil günlük adımlarını öğrenmiş oluyor. Hayatımız resmen apaçık lan , herşey ortada bildiğin eğer hayatı temsil etsek birey olarak adımız ; donsuz hayat, çırılçıplak karşındayız herkesin.

Bu durumdan veya bu denli açıklıktan insanlar şikayetçi midir elbette değildir. Olayın başlangıcını düşünsenize ; facebook ile bu durumun içine girmeye başladık ardından bloglar olayın içine girdi ne düşündüğümüzü neye dair fikirlerimiz olduğunu ortay dökmeye başladık , tumblr falan girdi işin içine kendimizi resmetmeye veya düşüncelerimizi görsel anlatmaya başladık ardından daha sınırlı twitter girdi ufak tefek cümlelerle isyan ve özlü söz paylaşımı başladı ardından foursquare TT lere dahil olma isteği falan derken iş kopmuş , kayışımız kopmuş, apaçık ortadayız resmen. Ha elbette buna dahil olmayan kullanıcılar yok mudur , elbette vardır ama ben şahsen dahil değilim bu gruba ve etrafımdaki bir çok arkadaşım aynen benim gibi. Yediğimizden,gezdiğimize,giydiğimize,eğlencemize,takımımıza,umudumuza,beklentimize,siyasi görüşümüze dair bir kulvar bulup orada günümüzü geçirmeyi seviyoruz her türlü.

Şimdi mesela kurgulanmış bir hikaye yazıyorum size olur mu olur ; böyle TT de gördüğünüz bir hashtag'e binaen bi tweet atıyorsunuz. Tweetiniz birilerinin gözüne çarpıyor sizi takip ediyor , takip eden kişi sizin diğer tweetlerinizi de beğenip paylaşıyor siz allah allah diyorsunuz ne oluyo lan kim acaba bu ? siz takibe almaya başlıyorsunuz bu sefer aynı şeyi siz tekrarlıyorsunuz , atılan tweetlerden bir anlam çıkarıp sonra bu kişiye cevap veriyorsunuz falan derken bildiğin böyle şakalaşmalar falan muhabbet gırla. Sonra aradan 3.kişiye ait bir tweet görüyorsunuz, böyle imalı olanlardan, bakıyorsunuz tanımıyorsunuz bu kişiyi , biraz önce şakalaştığınız kişiyi de tanımıyorsunuz ama onunla paylaşmışsınız ya bişeyler o sizi takip eder siz onu takip edersiniz ya artık yakın sayılırsınız birbirinize. Siz otomatikman tanıdık sınıfındasınız yani , bakıyorsunuz o kişi giriyor birine ohooo kavgalar falan ama muhabbete inince sizden ortaya çıkan bir kavga belki de. Kim bilir kıskançlık tripleri belki başka türlü birşey falan derken ulan ne oluyorum diyorsunuz. Sonra siz işin içinden çıkıyorsunuz ama ortada kalan bildiğin ağır kavga siz de o kavganın içindesiniz lan. Dış kapının mandalı sayılırsınız ama daha yarım saat önce adını duymayacağınız 2 kişinin kavgasının ortasındasınız. Nasıl toparlayacaksınız,ne yapacaksınız bilemezsiniz ama bu kadar alenen ve sınırsız yaşadığımız sanal medyadan alacak çok dersimiz var. Bu güzeldir veya kötüdür bilemem kişisel fikrim bildiğin eğlencelidir :))

18 Temmuz 2012 Çarşamba

bi şarkıdan öte

yıllar yıllar önce park orman denilen o güzide yerde konserler üst üste verilirdi. Bir gün o lisede ufaktan duyduğum ama böyle uzun uzadıya sindire sindire dinleyemediğim bu muhteşem grup park ormana geliyordu. Abilerimizden biri bileti almış beni konsere götürüyordu. Kimilerinin hayatının en güzel günü idi, kimileri yanına çocuk getirmişti kesmek için sırf bu an yüzünden. Benim ise o kıt müzik bilgim ile en cahil halim ile o günden aklımda kalan bu şarkının performansı idi. Herşeyi kenara bırakayım yazım yayınlama anlamında sessiz kaldığım şu günlerde benim için bir şarkıdan öte olan şaheseri en canlı hali ile buraya özür manasında koyuyorum. Bu şarkıyı dinledikten sonra muhtemelen özrüm kabul edilecektir. Massive attack sen insanı cümlesiz bırakan tarifi için bir bonga ihtiyaç duyduğu başımıza gelen en güzel şeylerden birisisin. Resitale gelin efendiler akşam akşam ;

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Adres Soran Adam

Böyle Leyla ile Mecnun keyfine vardığım sıralarda Çalgı Çengi ekibi yeni yaptığı bir projeyi Kanal D'de Ara Güler'li falan bir tanıtımla Üsküdar'a Giderken olarak belirledikleri isimle Eylül ayında Kanal D'de yayınlayacağını duyurmuş idi. Ohaa lan acayip olacak derken sevgili Kanal D yani şu aptal dizi Yalan Dünya'yı her gün orada burada övmekten bir hal olan karakterlerini pohpohlayıp duran Kanal D ; Üsküdar'a Giderken'e yaptığı muamele gecenin bir vakti yayınlamak ve 13 bölüm sonunda diziyi yayından kaldırmak oldu. Bu saçma haberden sonra ulan dedik yazık oldu bu diziye. Özellikle Murat Cemcir'i dizide görmek ve böyle absürtlüğün dibinde bir rolde adamın tek kişilik şovuna şahit olmak efsane idi ama biz ne dersek diyelim sonuçta diziyi aptal kanal yayından kaldırdı !!! Her neyse dedik L&M ile idare ederken L&M sezon sonunun akabinde neşeli bir haber geldi sloganı ; Modern Muzip Yalanlar şeklinde olan.

İşler Güçler fragmanına ardından ekibine falan bakınca oha lan umarım bu sefer kaldırmazlar diziyi efsane olur bu diye iç geçirdik. İlk bölümde efsane yarattılar o kemik izleyicisine ve ben çok fena geliyorum dediler resmen. Ekipte elbette sevgili Murat Cemcir ve Ahmet Kural efsane ikili olduklarında olsa gerek öne çıkıverdi fakat benim gözüm ise Üsküdar'a Giderken dizisinden başlayıp sonra Burak Aksak transferi olarak L&M ekibine katılan ve daha sonra İşler Güçler ekibinde 3.kişi olarak ortaya çıkan yetenekli insan Sadi Celil Cengiz'deydi. Çerkezim ben abi , atın üstünde büyüdüm diyen 3.adam Sadi Celil Cengiz. Bu yüzden kendisinin bundan önce efsane olduğu işlerden burada bir kuble sunup, kendisine olan saygımı belirtmek istedim. İşler Güçler dizisinin ikinci bölümü yayınlanmadan evvel burada böyle üst üste kendisinin çektiği ve kısa film yazar,yönetmeni olarak efsaneleştiği yapımlarından birkaç adet buraya ekliyorum. Adres soran adamdan başlayıp , kayzer soze var mıydı, yok muydu ile biten kısa bir film serüveni işte ;

Buyrun buradan yakın :







3 Temmuz 2012 Salı

feda

Ön Not: Bu yazı BJK basketbol takımının şampiyonluğunun hemen akabinde sevgili kardeşim Adem Çiftçi için kaleme alınmış fakat daha sonrasında yaşanan sağlıksal problemlerden ötürü taslak formatında bırakılmıştır. Bu yazının geç yayınından dolayı başta Adem olmak üzere okuyan herkesten özür diler ayrıca bu süre zarfında yaşanan transfer ve sponsor hareketlenmelerinden doğan yazılık aktiviteleri de BJK şampiyonluğuna duyduğum saygımdan dolayı pas geçiyorum.





Öncelikle şunu belirteyim ; ben son derece Ergin Ataman antipatisi besleyen (bu yıllar öncesinde Efes Pilsen antrenörü olduğu zamana dayanır) ayrıca basketbolu yaklaşık 17 yıldır izleyen birisi olarak bu sene Euro Challenge maçları hariç Beşiktaş Basketbol takımına herhangi sempatisi veya yakınlığı olmayan bir basketbol orospusu olarak bu yazıyı yazıyorum ;

Aslında şampiyonluğa bakarsanız her spor dalında olduğu gibi hikaye oluşturacak parçaların 1-2 yıl öncesinden oluştuğunu iddia edip , işte buradan bir takım kuruldu ve bugünlere gelindi diye klasik laflar etmek işin doğasında vardır ama ben bunu yapmıyacam. Bundan önce var olan Beşiktaş macerasında son derece başarılı zamanlarını harcayan Ergin Ataman'ın bu takıma ikinci dönüşü basketbol anlamında kredisi bol ama yine play-off yarı finali sınırında kalacağı benziyordu. Ergin Ataman geçen sene ortasında takıma katıldıktan sonra yaptığı hamle Marcelus Kemp olarak sınırlıydı ve geçen seneden bu sezon başına kadar elinde kalan tek oyuncusu aynı zamanda Kemp idi. Herneyse malum lokavttan sonra aç kurt gibi sağa sola saldıran BJK takımı Ergin Ataman'ın her zaman sevdiği yıldız kategorisinde bu sefer işi abartmış ve gelen ismin büyüklüğü Türkiye Basketbol Ligleri tarihinin üstünde idi. Dünyanın en önemli 3-4 oyun kurucusundan birisine BJK imza attırmış aynı hafta Hawkins ile anlaşıldığı açıklanmış akabinde Erwin Dudley ve Semih Erden türk kontenjanından takıma katılmış idi. Petravicius ismi ortaya atılmış ama sakatlık sonrası vazgeçildikten sonra tam o sıralarda James Gist'in marijuana suçundan gelecek cezayı bekleyen Fenerbahçe Ülker'in cezanın uzun olmadığını düşünerek Zoran Erceg transferinden vazgeçmesi üzerine Erceg Ergin Ataman'ın takımında kendini bulmuş idi. Bununla beraber biraz uğraşılmasına rağmen Serkan Erdoğan ve Cevher Özer takımdan ayrılmış yerlerine Beşiktaş'ın kendi çocucğu Mehmet Yağmur Türk Telekom'dan geri çağrılmış yanına da hala basketbol otoritelerin umut beklediği geçmiş yılların wonder kidi Barış Hersek takıma eklenmişti. Bu süre zarfında aslında en ilginç ve radikal olan karar verilmiş ve yıllardır takımın en önemli silahı ve aynı zamanda seyircinin en güvendiği isim olan Mire Chatman ile yollar ayrılmıştı. Oyun kurucusu yedekleme olayını da Can Akın ile çözen Beşiktaş'ın artık sezon başında kadrosu gidenler ve kalanlar ile beraber şekilenmişti.

Sezon başında şöyle takımlara bakarken ; Bir sezon önce Euroleague'de çok önemli işler başaran FB Ülker takımdan Greer,Lavrinovic ve Kinsey'i gönderip yerine Euroleague sayı kralı ve muhtemelen Avrupa'nın en önemli sayı makinelerinden biri Bojan'ı , Curtis Jerrels'i,James Gist'i ve son anlarda da Sefolasha'yı kadrosuna katarak geçen yıl olan formunu düşündüğümüzde bildiğimiz korku salan bir akım haline gelmişti. Anadolu Efes keza bu yılın en pahalı takımlarından biri olarak kadrosunu yapılandırmış ve Vujacic,Barac,Dusko Savanovic ve Ersan İlyasova gibi çok ama çok önemli adamları kadrosuna katıp yerli alternatifi ve aynı zamanda pahalı yabancıları ile geçen sene finale çıkamamanın hesabını sormaya geliyorum der gibi sezona başlamıştı. GS Medical Park ise sezon başı Euro League elemelerinde kadrosuna kattığı Lakovic,Songalia,Furkan Aldemir,Cevher Özer,Ender Arslan,Gordon gibi oyuncuların katkısını alıp FB , Efes'ten sonra final ve akabinde gelen Euro League başarısı ve Cumhurbaşkanlığı kupası ile sezona sağlam adımlarla girmişti. Biraz arka planda kalsa da Türk Telekom Mehmet Okur , Jasaitis , Kambala ve Michael Wright transferleri ile iddialı başlayan bir diğer ekip olarak sivrilmişti.

Şu yukarıda saydığım tabloya bakan ben sezonu FB'nin domine edeceğini ama Efes ve GS'nin onu zorlayacağını ama lokavtın bitme ihtimali yüksek görerek Banvit,Telekom ve Beşiktaş üçlüsünden birisinin Play Off yarı finalinde 4.takım olacağını buna da en yakın olarak Telekom'u gördüğümü söylüyordum. Elbette oyun sahada oynanır ve kazanılır , nitekim Beşiktaş'ta bunu yaparak şampiyonluğu en önemli rakiplerini tek tek yenerek , hatta ve hatta yenildiği maçları sadece son saniyelerde kaybedip,kazandığı maçları da 3. ve 4. periyotlarda rakiplerini ezerek gerçekleştirdi.



Bu sene BJK açısından her maçı kazandığında veya önemli bir maçtan galip ayrıldığında çevremdeki herkese bu tek maçlarda olabilir ama iş seriye gelince BJK bir seriyi kaldıramaz tezimi savundum durdum. Özellikle Can Akın sonrası rotasyona zorla dahil edilen Serhat beklenenden daha fazla katkı vermese BJK bildiğin bir seneyi sadece pasaportunda Türk yazan Dudley ile kapattı denebilir. Bu açıdan bakınca takımda var olan yabancıların aslında ne kadar büyük iş yaptıkları daha fazla ortaya çıkıyor. Bu kadar sorumluluğun altına girip bunun üstesinden üst seviye turnuvalarda gelmek takımda daha birinci senesini geçiren yabancı oyuncuların yapmakta zorlanacağı iştir. Üzerine birde Hawkins harici diğer oyuncuların Avrupada çok az üst düzey deneyim yaşamaması bu oyuncuların hepsinin bir noktadan sonra aşağıya doğru iniş göstereceğinin açıkça göstergesiydi. Aslında GS ilk maçında özellikle Bonsu bu durumu alenen yaşamaya başlamıştı ama tüm takım onu ayağa kaldırmak için neredeyse periyodu feda etmeye razıydılar. Bu denli bir yabancı paylaşımı bu ülkede uzun süredir bir şampiyon takımın yaşadığı bir durum değildi. En son Efes şampiyonluğunda Thornton,Charles Smith benzeri katkıyı vermeye çalışmışlardı ama orada lider Keremlerin katkısı ile iş aslında bundan daha farklı bir durumda idi.

Bu serüvene bakınca GS ile yapılan kupa maçında Serhat'ın son saniyede sol dipten attığı üçlük aslından sezonun en kırılgan noktası idi. O üçlük aynı zamanda birçok paylaşımı üst seviyeye taşıyıp önce kupayı getirdi ardından Euro Challenge çeyrek finalini. Çeyrek finali rahat geçtikten sonra BJk için 2.kupa temennisi ve hedefi aslında çok zor gözüken bir durumda değildi ve kimilerine göre hafife alınan o kupanın 2 finalisti kendi liglerini şampiyon tamamlayarak 2012-2013 sezonunu Euro Leagu'te geçirmeye hak kazandılar. Bu bakımdan bakılınca aslında BJK nin kupa 3 diye adlandırdığı bir turnuvada çok sağlam bir ekibi finalde yenerek bu ülkeye yıllardan sonra bir kupa kazandırdığı düşünülebilir. Bu kupayı hafife alanlara da söyleyecek lafım , oğlum bak gitten öte bişey değildir zaten.

2.kupa güveni aslında BJK nin ilk turda FB yi rahat eleyeceğinin göstergesiydi ki zaten öyle oldu. Rahat sayılmasa bile önemli bir karakter ile ilk turu geçen BJK ile GS mücadelesinde açıkçası GS daha favori takımdı. Fakat hala idrak edemediğim 3. ve 4. periyot performansları ile BJK açık ve net bir şekilde GS yi sürklase etti ve finale yükseldi. İşte burada hala anlayamadığım BJK kondisyonu ve iştahı devreye giriyor. Şut atıcak hali kalmayan Hawkins'in yılmadan savunmada en aktif olması , Arroyo'nun saha içinde kendini inanılmaz şekilde dinlendirebilmesi , Erceg'in hiç oynamadığı dakikalardan sonra girip 3-5 dakikada 8-10 sayı atması ve bir daha uzun süre kenarda beklemesi daha sonra oyuna girip aynı tarifeyi uygulaması ciddi anlamda Ergin hocanın başarısıdır ben bunu söylemekten imtina etsemde. Bu kadro GS serisinde ciddi anlamda derslik bir basketbol oynadı ve zaten finale geldiğinde Efes'i her şekilde yeneceğini herkes biliyordu. Efes serisine değinmeye gerek bile duymuyorum işte bu yüzden ama işin özü bu takım olağanüstü bir atmosfer ile Sinan Erdem'de başlattığı Play Off masalını Abdi İpekçi'de muhteşem bir peri masalının sonuyla bitirip alnının akıyla,gerçekten ama gerçekten savaşarak ve ter akıtarak 3.kupasına ulaştı. Bir GS taraftarı olarak Feda kelimesini sonuna kadar sahada uygulayan BJK takımı teknik ekibi,basketbolcuları ve muhteşem atmosfer yaratarak bu şampiyonlukta önemli bir itici güç olan BJK taraftarını saygıyla selamlıyor ve tebrik ediyorum.





30 Haziran 2012 Cumartesi

indirdim şarteli




Mesai saatiniz 24 saat aralıksız bir süreyi kapsayınca ister istemez zaman geçirmek için sosyal medyanın desteğine olmadı kendinizi gerekli,gereksiz bütün dizilerin koynuna doğru bırakıyorsunuz. Diziyi böyle zamana doğru yaydığın sürece de malumunuz dizi karakterlerinden yola çıkıp kendinize doğru bir karakter analizi anında bir empati sonra içselleştirme falan derken olayın boku çıkmaya başlıyor. Ne kadar boku çıkarsa çıksın o kadar mesai saati tek başına geçmez arkadaş , bana da hak verin biraz.

Herneyse ben bu sene böyle geçmiş zaman dizilerine bıraktım kendimi genel olarak. Muhteşem Yüzyıl , Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam , Kurt Kapanı derken araya Boardwalk Empire , Hell on Wheels falan sıralama uzun yani. Gerçi Türk televizyonculuğunun nadide eserlerini pek izlemedim ama madem tarihsel falan dedim ilgi çekmek için listeye onları da ekleyeyim bişey olmaz , nasıl olsa hikaye 10 bölümde 2 cm ilerliyor 1 bölüm izlesem 3 ay anlatacak bilgiye sahip olurum her türlü.

Tarihsel hikayelerin yandaş anlatımı,fazla kahramansallık betimlemelerini veya aklanma vaziyetine hiç girmeden bütün zihinsel düşüncelerimin şartelini indirip sadece o zaman içinde yaşanan bir olaymış gibi izlemek bana iyi geliyor mesela. Hell on Wheels dizisini öyle seviyorum ben örneklersem. Kesilen,biçilen kızılderelilerin sürekli kafa derisi alan bir yamyam gibi gösterilmesine zaten başka türlü katlanıp seyirlik zaman geçirmezsin. Bu süreçte en son tanıştığım ama vayyy dediğim dizi ise Game of Thrones oldu. Çok geç farkına vardığımı biliyorum ama olsun geç oldum da ne oldu sanki 3.sezon başlangıcını yine hep beraber bekliyoruz erken izleyenlerle di mi yani ? Bu dizileri izlerken böyle tarihsel karakterleri günüme falan uyarlamaya başladım misal ben. Favori karakterim mesela Lannisterların Tyron Reyiz. Ufacık,tefecik içi dolu turşucuk kıvamıyla çok eğleniyordum adamı izlerken. Bu dizinin kitabını okumayan biri olarak tam yansıtılıp,yansıtılmadığını bilemem tabii ama kitapta bundan çok daha öte bir karakter ise okumamak ile çok şey kaçırdığım belli.

Kıssadan hisseye doğru yönelirsem ; Mesai saatlerimde tam Tyron Reyiz'e kulak vermişken çalan telefon ve hattın ucundan gelen olumsuz sesler , "İbrahim , please amend the permission " gibi çığlıkları duyunca hemen reyizin karakterine bürünüp önümdeki notlardan neler yapabileceğimi çıkarıyorum ve sonunda başarırsam eğer , tyron reyiz havasında su bardağımı duvara doğru kaldırıp şimdi oldu kıvamına gelebiliyorum. Mesai bitimi gelip çattığında ise bu sefer günlük olaylar karşısından aman ha diyorum mesela kendime olayı çözmeye çalışırken Tyron reyizi örnek alma,aman diyim düzgün,ustürüplü iş yap diye çırpınıyorum içselimde. Bu sefer kendimi çok alakasız olsa bile İsmail abinin saflığında bu gemi geri dönecek iyiniyetiyle el sallamak için hazır buluyorum nasıl becerebiliyorsam. Kötü niyet çeken tavşanı uyarıp , niyetleri eli ile yazan adamın iyi niyeti ile devam etsin diyorum sivil hayatım. Plan yapma plan diyerekten devam edeyim diyorum mesai bitiminden sonra şarteli kapattığımda. Aslında ütopik ama olsun günlük hayata dönünce aklıma sadece İsmail Abim geliyor yapacak bişey yok. Ruhum İsmail abiden elektrik alıyor ne diyelim şimdi paravanı kapayıp , olmaz bu iş mi diyelim!!! Hakikaten böyle yoğun dizi mesaisi geçirince işin şirazesi kaçıyor ne olacağına kiminle empati yapacağına karar veremiyorsun , değişik duygular ortaya çıkıyor her türlü. Gerçi fatmagülün yerine koyup tecavüzü düşününlerde vardır ya aramızda neyse allahtan o derece sapkınlıklar içerisine girmiyorum.

Bu kadar abuk subukluktan bahsetmenin nereye bağlanacağı konusuna gelince biraz; bazen yaptığınız her şeyin,attığınız her adımın bir sebebini bulmak için , hani o çok başarılı komşunun çocuğundan ziyade içinizde de olsa , itiraf etseniz ,etmeseniz de bir ilham kaynağınız veya gördüğünüz bir karakterde evet bu işte ben dediğiniz anlar yaşanıyor , itiraf edin. Ben bu anları uzun saatler çalışırken ziyadesiyle yaşamaktayım ve bazen delilik seviyesinde yaptığımın farkında hatta işi abartıp basit bir hareketi bile ulan kime benzedi şimdi bu diye sorgulamaktayım. Her ne kadar kendimi sadece kendim olmakla tanıştırıyorum diye iddialı ifadelerim olsa bile dışarıdaki bağlantılarıma; içimden at yalanı sıçayım inana kıvamında kavgalar yaşayıp sonra ruh ve bedenimin horoz dövüşünü izleyip eğleniyorum. Bunlardan kimsenin haberi olmuyor elbette ama kişisel çekişmeler kendini yoruyor azizim. Yaşımız neredetse 30 olsa bile bazen bir edebiyatçının,sinemacının,tiyatro oyuncusunun yüreğinden çıkan karakter yıllardır arayıpta bulamadığınız sen oluveriyor sorgusuz,sualsiz direkt kabul edilebilir sloganı ile. Bak misal ben bir yazı yazarken hep hayal ettiğim ama daha anlatamadığım bir karakter ver adı şöyle olsa nasıl yorumlarsınız bilemem ;

"bilinenle bilinmeyen arasındaki ince patikaya mum ışığı üfleyen insan"


28 Haziran 2012 Perşembe

burn ultimatom

kendimi ne kadar ana programlasam da, insanoğlunun bugüne kadar yaptığı hatayı yapıp yarına erteliyorum; alışverişi, temizliği yemeği ertelemekten vazgeçtim, dalıp umut etmeyi de erteliyorum yarına; zamanın geçiş etkisini hiçe sayarak.kişisel bir mesih meselesi benimkisi.
yazının başıyla akışı arasındaki süreden kaynaklı ne yazmak istediğimi de unutuyorum. malum ? ile biten cümlelere nefretim bundandır.belki güzel yanı başkalarından gelen soruların cevaplarını biliyor olmam, en zoru  ise kendime sorduğum sorular olsa gerek.
işte bu noktada başlar alkolün etkisi; cevaplayabilecek cesareti bulmak için bazen, ama çoğu zaman uyuşmak için sadece. ilkel bir zaman manikesidir alkol; herşeyin donduğu, alışkanlıklardan, çevreden sıyıran. hızlı bir geçişten sonra sızmayla da sonlanıyorsa. nasıl geçtiğini bilmediğin yatağından beyaz tavana bakarak uyanıyorsan; hoşgeldin.
şimdi herşeyi resetlemek için önce marketten bir kutu kırmızı enerji içeceği, mutfağa geçip kimse bitirmeden yeni kıvama gelmiş filtre kahveden bir fincan alman yeterli.

saatler de keşmekeş de şimdi istediği kadar hızlı akabilir.


31 Mayıs 2012 Perşembe

3 maymun

ekşi sözlükte season when passed takma adı ile arkadaş bir entry girmiş ve onu buraya taşımak istedim , umarım gördüğünde bi tepki vermez ;

bu listedekilerin tamamı, dün 24 saat içerisinde gerçekleşti:

- polise astımlı olduğunu söylemesine rağmen biber gazı yiyerek ölen gencin hastane önünde eylem yapan ailesine de biber gazı sıkıldı.
- sağlık bakanı "tecavüze uğrayan kadının bebeğine devlet bakar" dedi.
- kürtajı yasaklayacak kanunun haziran'da meclise sunulacağı açıklandı.
- havayolu çalışanlarına grev yasağı getiren yasa meclis'ten geçti.
- 300 thy çalışanı grev yaptığı için işten çıkarıldı.
- "gazeteci gözüyle sansür ve otosansür" adlı çalışmayı hazırlayan bilgi üniversitesi medya ve iletişim sistemleri fakültesi öğretim görevlisi esra arsan bilgi üniversitesi'ndeki işinden atıldı.
- emniyet güçlerinin copları demire çevrildi.
- kck davasında avukatlık yapan 103 avukat hakkında soruşturma başlatıldı.
- 16 yıllık yeni şafak yazarı ali akel, hükümetin uludere'deki tutumunu eleştirdiği için gazetesinden kovuldu ve bunu kabul edilebilir bulduğunu açıkladı.
- rtük üyelerinden gelen 'tavsiye' kararının ardından, 1 kadın, 1 erkek dizisindeki çiftin yeni bölümde evlendirilmesine karar verildi.
- tütün ve alkole %15 zam geldi
- 3. köprü ihalesi yapıldı
- milli eğitim bakanlığı'nın okullarda sağladığı internet hizmetinde google'a girilmediği ortaya çıktı.
- 3. yargı paketinin 11 maddesi komisyondan geçti ve avukatların dosyalara erişimine daha da kısıtlama getirildi
- eskişehir'de kürtaj ve sezaryen tartışmalarını protesto etmek için ak parti il başkanlığı'na yürümek isteyen grupla polis arasında çıkan arbedede 7'si kadın 8 kişi gözaltına alındı.
-tbmm insan hakları komisyonu başkanı ayhan sefer üstün 'tecavüz edilen kadın da doğurmalı. bosna'da pek çok kadın doğurdu. özürlü olacak diye bebeği öldürmek de cinayettir' dedi.
- tarafsız bölge programına katılan aile hekimi seda sezer tecavüze uğrayan kişinin kürtaj yaptırmasını değil de tecavüzcüsünü öldürmesi gerektiğini söyledi.
(season when passed, 31.05.2012 15:50)


yorum yapacak çok şey var elbette ama sadece başlıkların okunduğunda anlaşılan şey eğer zihninizde farklı ve bir güruha karşı tiksindirici değilse bunun üzerine 35 sayfa yazsan ne olur , yazmasan ne olur. O yüzden 3 rakamı maymunlar için çok önemlidir.

29 Mayıs 2012 Salı

bahane


uzun zamandır yazmamak, yazamamak için on numara bahanelerim var. o uzun zamanın öncesinde yazmamak için bir bahanem olmamasına rağmen bir yandan teknolojik kısırlıktan kurtulamamam, bir yandan da daha çok farklı uyuşma yöntemlerinin başarısını keşfettiğimden olsa gerek; epeyce de bireysel telkin yoluyla ; neyse çok da özlenmemiştir herhalde. kopuşlar holding.    

25 Mayıs 2012 Cuma

eurovision tahmini

Yıl olmuş 2012 hala eurovision mu izliyorsun diyen birisi mevcut ise aşağıdaki videoyu açmasın bile. Hala ciddiye alıp , izleyen , eğlenen bir bünye olarak bu yıl aşağıda videoda görülen zilli ablamızı destekliyorum. İspanya açıklama yapıp şarkıcısına kazanma diye yalvarsa da henüz italya saflarında böyle bir beyanat duyulmadı. Kendisini yıllar önce Ferzan Özpetek'te keşfetmiş hanımlar,beyler. Kısa kesersek yarın akşam birinci aşağıda after all diyişine kurban olduğum zilli ablam alacaktır. Yani "12 points go to Italy " . Sırf not olsun diye de buraya ekledim , daha eğlenceli ve taraflı bir yarışma izlemek için. Bizim Can'a gelince ; 5. olmak iyidir.


23 Mayıs 2012 Çarşamba

keşke

Şu geçirdiğimiz zamanı en basite indirgersek ve en kısa haliyle anlatmaya kalkarsak ; İnsan doğar , yaşar , ölür. Bu şekilde ifade edince 3 kelimeden ibaret bir hayat ne sana ne bana ne başkasına bir acı,sevinç veriyor gibi gözükmüyor.

Tanımdan çıkan bizler ; bir düzlemde sistematik bir düzenin parçası olmak için kurgulanmış, biraz düşünmeyi bilen robot gibi.Biraz daha abartırsam; sistemsel bir işkencede görev alma bilincini kendine düstur etmiş mazoşist yaratık gibi. Bundan sonrası zaten o düşünsel eylemi gerçekleştirebilmenin verdiği zorlukla gözyaşı,sevinç,kahkaha,acı,gülümseme,şaşırma gibi o bize lütfedilen tanımlayamadığım zamanı harcayan hareketleri yapıyoruz.

Bütün bu eylemleri yapmanın da getirdiği sihirli bir kelime ortaya çıkıyor. Hayatı boyunca tekrar ettiği,etmekten bıkmadığı,sevindiğinde-üzüldüğünde farklı anlamlarda kullandığı ; "keşke". Keşke erkek doğsaydım , keşke şu burç olsaydım ile başlayan doğar kısmına atfedilen keşkeler daha sonra keşke çocuk kalsaydım , keşke ilkokula tekrar gitseydim , keşke çocukluğumdaki döneme gitseydim diye yaşar kelimesinin ilk evresine doğru yola çıkıyor. Biraz daha devam edince keşke sevmeseydim,keşke ders çalışsaydım,keşke üniversitede şu bölümü okusaydım,keşke bu şehirde yaşasaydım,keşke o önüme çıkan iş fırsatını değerlendirseydim,keşke o kişiyle evlenmeseydim,keşke çocuğuma daha başka hayat sunsaydım gibi yüzlerce keşkelerle hayatının ortasından başlayıp sonuna doğru yaşadığı sürecin bir film şeridine dönüşmesini sağlıyor. Ben kendimi keşke kelimesini kullanmayan ve yaptığım hiçbirşeyden isyan etmeyen bir insan diye tanımlarken , böyle yan yana - alt alta yazınca aradan kaçan sessiz osuruk gibi bende de keşkelerimin varlığının farkına varabiliyorum.

Yukarıda dediğim gibi , ne yaparsam yapayım neyin peşine düşersem düşeyim , hangi eylemimden dolayı tokat yersem yiyeyim veya kahkahalar atarcasına mutlu olayım ne anı yok etme ne de anı uzunca yaşama gibi içsel bir keşke geçirmiyorum hayatımda. Karar benimdir , onu yaşamak ve sonuna kadar acısını ve sevincini yaşamak bizatihi bana düşmüştür. Bunlara isyan veya olduğundan fazla sevgi gösterme aynı yaşam çubuğunda üzerinde kendini tanıtamayan anlara haksızlık olur gibi düşünüyorum. Zaman çubuğunda yaşadığımız bütün anları bir çizgi olarak görürsem eğer alttaki çizgiyi yaşamadan üstteki çizgiye ulaşamazsın veya çizgide uzun süre bekleme yaparsan o uzayan çizgi seni bir üstte yaşayabileceğin daha farklı bir zamana ulaşmana engel olur. Biraz garip ve saçma bir tanımlama oldu ama işin özü yarını görmeden bugünün en güzel veya en kötü gün olduğuna karar veremezsin. Geçmişte yaşadıkların ne hayatının en kötü anı ne de en mutlu anı olabilir. Yarın diye birşey varsa işte bu tanımlamaların garantisi olmadığı için var.

Bu yüzden keşkesiz hayatımda yarın belki bir ölüm haberi ile hayatımın en kötü gününü yaşadığımı iddia edip veya hayalini kurduğum bir eylemi yaşayıp hayatımın en mutlu gününü yaşadığım diyerek iki yüzlü bir yaklaşımda bulunabilirim. Yarın benim en güzel günümdür diye motivasyon sağlayıp , daha ileriye adım atabiliyorum misal ben kaç aydır,yıldır. Koskocaman yarın en kötü günüm de olabilir diye aklıma geliyor bazen aklıma ama ondan sonra onu takip eden gün ya en mutlu günüm olursa diye de hemen karmasal bir yaklaşımda bulunup işin içinden çıkıyorum.

Bu kadar şeye inanıp yaşıyorsan nerede kaldı keşkeler diye soruyorum bazen kendime. Madem öyle keşke hangi boşluktan fırlayıp kendini ortaya çıkarıyor ; hah işte orada tanımlanamayan , kimsenin açıklayamadığı duygusallığın esiri olan bir keşke ortaya çıkıyor. Tek başına düşünemediğin hayatta tek başına kaldığında ortaya çıkıp suratına sabahtan akşama kadar sağlam tokatlarını asılan keşkeler bunlar işte. Bunu ne kadar iyi düşünenen,zamana güveni tam olan , yaşamda var olan her anın büyümesine,gelişmesine,olgunlaşmasına katkısı olduğuna inanan bana sabahtan akşama kadar acı çektiren keşkeler. Aslında keşkeler demeye gerek yok hayatımda yaşadığım bu anın adı sadece bir adet keşke. Varlıkla yokluğu attığın her adımda kalın çizgilerle sana anlatan keşke. Herşeyi yaşadığını düşündüğün hayatta yaşayamadığın binlerce günü hiç yaşanmasın bundan sonra dedirten keşke. Daha çok seni seviyorum diyememenin verdiği acıyla ortaya çıkan keşke. Zamanın sadece ötelediği ama bir ucundan fitilini ateşleyip ansızın gözünün önünde yangın yerine dönen keşke. Hiçbir zaman bitmeyecek keşke. Her zamab aklının kenarında ben bir sonraki gün seni daha çok sevecektim diye düşündürtecek keşke.

İbrahim Özcan
14 Ekim 2008 / AŞTİ.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

öylesine

Devlet tiyatrolarının kapanması , 19 mayıs gençlik bayramı , Türkay Saylan'ın ölüm yıldönümü , Uludere'de yaşananlar , Başkanlık sistemi falan derken aslında politik bir başlık seçip uzunca bir şey karalanabilir ama sanırım uzun zamandan beri hiç niyetlenmediğim şey böyle siyasi bir kaç kelam karalamak. Hele hele ne söylesen çabukca yandaş , karşı damgasını yemenin kolay olduğu ve arkadaşlarının bile düşüncenden dolayı senden uzaklaştığını varsayarsak siyasetim zihnimin dibinde kalsın en iyisi.

Sıradan hayatın sıradan zamanını harcamayı çok sıradanlaştırdığımız yaşlara geliyoruz sanırım. Mutluluk kelimesinin anlamını sadece hatıraları anarken kullanmaya zorluyoruz kendimizi. Memnuniyetsizlik , beğenmeme , umutsuzluk , ileriyi görememe gibi kavramlar mutluluk kelimesinin üstüne çıkmış kolbastı oynuyor sanki dilimizin itiklemeleri ile. Herkes televizyonda gördüğü seksenler , doksanlar programını düşünüp ah ne mutluyduk o zamanlar çok şey değişti gibi kaçak dövüşmeyi tercih ediyor nedense. Mutluluk olarak kimin neyi algıladığı beni ilgilendirmez ama tebessüm etmekten bile çekinen insanların varlığının çokluğu , tebessüm edenin amann sende amma cıvıksın diye içsel düşünmelerinin çabucak oluştuğu toplulukların içinde gülmek için zorluyormuş gibi hissediyorum bazen kendimi. Gerçi bu konuda hayatımda gördüğüm en özel insanlardan olan blogumuzun kurucusu , yaşatanı , herşeyi sevgili big bekowsky sen bu tanımlamaların dışında kaldığın ve özellikle şahsımın lan bu işte diyerek düşüncelerime farkında olmadan kattığın destek için sonsuz teşekkürler ve nice senelere. Çok fazla uzatmaya gerek yok , gülmek ve hatıralarda mutluluk aramanın çok manası yok. Keşke diye çırpınmak her gün sizi geriye götürmekten ve yaşadığınız anın değerini anlamamadan başka bir şeye yaramaz. En güzel aşağıda hanım kızımızın yaptığı gibi metroda olsan bile gülmek ve güldürmek için türlü hınzırlıklar bulabilirsin. Yeter ki içinde ana var olan saygın,umudun ve sevgin kaybolmasın.


12 Mayıs 2012 Cumartesi

nev-i şahsına münhasır bir ukte

Yaş otuzlara doğru yaklaştığından heralde lise yıllarımızda var olan gürültülü her türlü eylemden uzaklaşmaya başlıyorum. Yüksek sesli müzikler , hararet dolu tartışmalar , yüksek sesli televizyon izlemek , sevdiğin şarkı çıktığında müziğin sesini açma isteği , stadlara gidip lay lay lay diye sesin kısılırcasına bağırma durumu gibi örnekler durumu açıklar sanırım. Lise yıllarında var olan müzik keyfim çoğu ergen gibi yüksek sesle var olan gitar seslerinden çevrili listelerden oluşurdu. O zamanlar mesela bana birisi bak Müslüm çalıyor dese muhtemelen ilk tepkim siktir lan olurdu. Lise yıllarında var olan duygusallığımızı yaşarken bile bu türk arabesk olarak tanımlanan seslere pek kulak veremiyordum. Ergenlik heyecanı sanırım bunun adı , bilemedim , tanımlayamadım şimdi.

Neyse üniversite yıllarında ise işler daha ziyade etnik,balkanik,jazz taraflarına kaymaya başlayınca müziğin sesi kısılıp daha ziyade yüksek sesten oluşan kısımlar yerine müzikte veya seste saklı ufak heyecanları aramaya başladık. Üniversite yıllarıma başladığım zamanlarda idi sanırım sevgili Müslüm Gürses ortaya paramparça şarkısının kendine özgü düzenlemesi ile çıkmıştı. Gizliden gizliye kulak verip , dinliyorum kısmını itiraf etmede zorluk yaşamaya başlamıştım. Daha sonra olmadı yar , olmasa mektubun , sensiz olmaz derken baktım ben bildiğin Müslüm Gürses dinlemeye başlamış hatta takip eden bir adam olmaya başlamışım. RockIstanbul sahnesinde Müslüm Gürses'in var olacağını duyduğumda mesela etrafımdaki arkadaşlar sert tavırlar ile eleştirirken ben iki yüzlü halimle görünür kısımda onlara destek verip içimden de ulan ne güzel düşünmüş adamlar diyordum. Adam garip bir şekilde sesiyle şarkılara daha farklı bir heyecan ve çekicilik kılıyordu , insanlar söylemekten çekiniyordu ama adam bildiğin Türkiye'nin Leonard Cohen'i idi işte. Tam bu kısımda bir ara verip kendisine kulak veriyor ve ne demek istediğimizi müzikle anlatıyoruz ;



Efkarla sigarayı üfledikten sonra o tarihlere geri dönüyorum. O zamanlar bir gazete röportajında bir profesörün söylediği sözü gördüğümü ve kahkahalarla , evet ben aynen bunu düşünüyordum dediğimi hatırlıyorum. Profesör abim derdi ki ; " Müslüm Gürses Türkiye'nin en büyük caz sanatçısıdır :)) " dedim valla bende kendi içimden böyle düşünüyorum. Biraz mübalaa olur elbette içinde ama bu adamı farklı , hatta Türkiye'de şarkı söyleyen tüm insanlar içinde (tamamen kişisel görüşüm) farklı kılan bir havası , söylediği şarkı ne olursa olsun onu yücelten , bir kademe yukarıya çeken bir büyüsü vardı. Murathan Mungan'a ben sırf bu yüzden yıllardır hayranlık duyarım mesela , bu heyecanı en muhteşem hali ile bize yaşattığı ve öncü olduğu için. Neyse daha sonra okuduğum her Müslüm yazısında bu adamın farklı yetenekleri , becerilerini ortaya görüp garip bir hayranlığa doğru yol almaya başlamıştım. Dinlediği müzikten , müziğe bakış açısına ve artık her kesimin farklı şekilde sevgisini dile getirmesinden çekinmemesine kadar katedilen mesafeyi ve kırılan zincirleri görünce dedim sen harbiden babasın.

İşin özü sevgili Müslüm Gürses , geçen gün bir arkadaşımla konuştuğum gibi , ölmeden sahnenin ortasında izlemek , sesine canlı canlı şahitlik etmek tek arzum. Bu ülkede en nev-i şahsına münhasır ses olduğun ve bize bahşettiğim muhteşem deneysel performanslar için sana minnettarım. Bak mesela o deneylerden bir tane daha örneklersek ;

8 Mayıs 2012 Salı

etme

*** Bu yazı bugün ortaya çıkan Yılmaz Erdoğan tartışmalarından sonra akla gelen bir şiir üzerine kurgulanmıştır ***

Ben bu yaşıma kadar bir çok veda şiiri , bir çok ağıt veya ayrılık cümleleri okudum ama aşağıda belirteceğim şiiri ilk okuduğum günden bu güne kadar değişmeyen fikrim bundan daha güzel bir veda yakarışının olmadığıdır,yüzyıllardır yazılmadığıdır. Hayatta bugüne kadar aşık olduğum tek insana böyle bir yakarışla seslenebilseydim ben eğer muhtemelen şu anda onunla çocuğumuzu seviyor olurdum diye düşünürüm ben bu cümleleri her okuduğumda. Tüylerim diken diken , hissiyatım paramparça olur Yılmaz Erdoğan'ın sesinden dinlediğimde bu ruhani cümleleri. Bu cümleler üzerine yüzlerce kelam edebilirsin ama bu sözleri önüne alıp Yılmaz Erdoğan'ın sesiyle yüzlerce kez dinlediğimde o yaşadığım sessizlik,binlerce sayfa yazı yazmakdan daha evla geliyor bana sanki. Sözleri okumadan şu kısacık hikaye ile nasıl yazıldığına dair bir iki kelam edelim hissiyatımızda bir eksiklik yaşamayalım ;

"Mevlana ve Şems günlerce , haftalarca, aylarca kapanıp yaşadıkları,tartıştıkları o tasavvufi günleri yaşarken dışarıda var olan hayatta onların bu duygularına dair tepkiler, ardı kesilmeyen itiraflar ve daha bir sürü dedikodular oluşmaya başlar. Bunun üzerine Şems Konya'yı terk edip Şam'a yerleşmeye karar verir ve ansızın bir gün ortadan kaybolur. Mevlana Şems'in ardından Şam'a gidip onu bulmaya karar verir ama başaramaz. Daha sonra Konya'ya geri döner , Şems'in Konya'ya dönmesini bekler. Bu bekleme zamanında ise Şems'in hayali ile yaşamaya başlar. Şems Mevlana'yı bırakıp gitmeye karar verdiğinde Mevlana'dan Şems'e etme diye bir yakarış dökülür. Devamı aşağıda olan o muhteşem yakarış dökülür. Etme. "

-----------------------------------------------------------------
ETME ;

duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme
başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun, etme

sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun, etme

çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme

ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun, etme

ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme

sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme

bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme

aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme

ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme

şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme

bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun, etme

harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme

isyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

mevlana - 1247

-----------------------------------------------------------------

Yılmaz Erdoğan'ın muhteşem yorumu ile Erzurum Kış Olimpiyatları açılış seremonisinden Etme;

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Futbola Nasıl Tecavüz Edilir


80’lerin başında doğan bizler için futbol çok güzel bir oyun ve tarif edilemez bir tutkuydu.Kullan at özelliği yoktu,herkes için tuttuğu takım bir aşktı,heycandı,coşkuydu.Şimdi de aynı şeyler geçerlidir diyenler olabilir ama tek fark şu;günümüzde futbol ‘’oyuncak’’ ,takımlarsa o oyuncağın parçaları.Ne zaman ki futbolu halkın elinden alıp localara soktunuz işte bugünlere geldik.Özetle sosyetenin oyuncağı haline getirdiğinizden beri futbolun ırzına geçtiniz.Ne artık malubiyetlerde yüzü kızaran futbolcular var,ne de futbolcunun ahlakı var.Altaylı Ramazan’ı bilmem hatırlayan çıkar mı?Rıdvan sakatlıktan yeni çıkmış,futbol severler heycanla  Şeytan Rıdvan’ı yeniden izlemek için sabırsızca beklerken Altay-Fener maçının (şimdi tam dakikasını hatırlamayamıyorum) ikinci yarısında uzun aradan sonra oyuna girmişti.Altaylısı bile oyuna giren bu adam için ayağa kalkmış alkış tutarken Ramazan Rıdvan’ı öyle bir biçti ki Rıdvan futbolu bırakmak zorunda kaldı.Ramazan da yediği küfürlerden(kendi taraftarından özellikle) canı sıkılmış olacak ki o da futbolu kısa süre sonra bıraktı.Şimdiye geldiğimizde ise Emre-Zokoro hikayesini düşünün.Kim haklı saçmalığına girmeyeceğim ama akıl tutulmuş durumda zihni ve fikri fanatizmle saçma sapan laflarla olay tartışılıyor.Yazıklar olsun size...Futbolcunun ahlaklısını arar olduk,klüplerin içinde adam gibi adam yöneticileri ise mumla arar olduk.Biz büyürken Feyyaz,Ali Metin’ler,Tanju,İsmail,Prekazi,Simoviçler,Rıdvan,Oğuz,Hakan(Şükür Hakan’la karışmasın),Aykut,Oğuzlar vardı.Dahasıda vardı gerekirse 80’lerin bu 3 büyük takımının tüm kadrosu bu insanların yanına yazılabilir.Mevzu sadece bu büyük takımlarla sınırlı değildi.Gelenek vardı.Gs’lisi Metin Oktaylarla anılır,Fenerlisi Lefterler,Canlarla,Beşiktaşlısı; Baba Hakkı,Vedat Okyarlarla.İzmirde Vahap Özaltaylar,Gode Cengiz,Gazcı Erol,Adnan Süvari,Özer gibi hem futbolcu hem yönetici hem abi olarak saygı duyulan adam gibi adamlar sayesinde terinin son damlasına kadar şeref ve haysiyetle mücadelenin bayraktarlığı vardı.Bugün ise yok! Futbolu sosyetenin barbie bebeği yapıp amına koydunuz,Kim yaptı bunu 3 büyükler(büyük sözcüğünü daha nasıl küçültebilirdiniz bilemiyorum)Aldığınız kupalarla,şampiyonluklarla saygı duyulmanız gerekirken bugün küfür yiyorsunuz.Bravo büyüklüğünüze...Süper Final  serisinde bu sene futbol hariç her bir haltın gölgesinde geçen ligin sonuna doğru yaşadıklarımıza bakıyorumda futboldan başka herşeyi konuşuyoruz.Geçmişin ‘’şerefli’’ malubiyetlerinin yerini ‘’şerefsiz’’  galibiyetler almış gidiyor.Bu ligi,bu futbolu bu hale getirdiniz. Haftasonu tecavüz ettiğiniz futbolun üzerine kutlayacağınız yada söveceğiniz şampiyonluklarınızın yanına cila niyetine 31 çekmeyi unutmayın.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ab-ı hayat bölüm 3

Adı aşk olan bir eylemden sonra bunun ağır yükünü çekmiş herhangi bir insanın mantıklı , akıllıca adım atmasının ne bir ihtimali , ne de bir beklentisi oluşur. Akla gelecek en akıllıca cümle belki unuturum onu diye başlar , hayat devam ediyor diye manasız cümlelerle devam eder. Akıl hep var olan eskilerde , ruh esrik bir halde etrafında olan biteni toz bulutu şeklinde kanıksamakta, zaman ise sadece iyiye ait bir işaretin habercisi olarak saygı duyulacak bir kavram olarak ortada durmaktadır. Kısacası belki unuturum diye başlayan cümle beyin ile kalbin ortak düşüncesi olarak ortaya çıkıyorsa , tekrar neden olmasın diye sarfedilen cümle vücudunun her hücresinden dile gelen ve zamana karşı yapılan bir temenniyi , zamana olan güveni anlatır. Dünyaya bi noktalar bütünü olarak bakan ben bu noktalar bütününde var olan bir noktayı insan olarak kabul edersem , hemen yanıbaşında mutlaka ama mutlaka bir nokta olacağını da kabul etmek durumunda kalmış oluyorum. Ne olursan ol yanında nokta olmadan zamanı tüketmenin bir manası yoktu işte işin özü.

Not defterine yukarıdaki cümleleri yazdıktan sonra attığı mesajı düşünüp kendinle olan çelişkisini düşünmeye başladı. Nikotinin ve kafeinin katkısı olur umudu ile muhteşem üçlüyü tamamladı ama onların da iş gönül muhabbeti olunca çıkar yolu buldurma konusunda bir faydası yoktu. Pişman olsa ne yazardı ki , tren çoktan adapazarı sınırlarını geçmiş yavaş yavaş Eskişehir istikametine doğru hareketine devam ediyordu. İşte bazen anlık karar vermek sonrasında günlerce garip düşüncelere dalmanın sebebi oluverirdi. Anlık karar vermek öyle böyle güç istemez , sonrasında arkana bile dönüp bakmamayı gerektirir. Sanırım daha bir kaç saat içerisinde yaşanan bu olay en önemli tecrübe ve anlık karar aforizmalarını kenara not etmeye zorladı , şimdi önemli olan hangi cümleyi kullanacağı idi ; "belki unuturum diye mi başlayacak yoksa zamanın kendisine bir hediye sunmasını mı bekleyecekti , ama ne olursa olsun anlatacağı en kesin şey dünyada çekilen en ortak acı olan duygu çarpması idi.
Bu sırada işgüzar iç ses : "Bu dakikadan sonra yapılacak en absürt şeyi yapmak icap ederdi bu çelişkilerin üzerine , hadi çık dışarıya 3 kürt böreği kestir börekçiye üzerine bol pudra şekeri , İstanbul'a gelip bunu da yapmadım demezsin işte. "

Bazen bir şehre ne kadar yabancı olsanızda an gelir sokağa çıkmak için bile olsa o şehre ait olduğunuza dair kendinize yalan söylemek istersiniz. Şehir üzerine üzerine gelirken aslında sıradan ve pek aramadığınız bir eylemi bu şehirde yapmaktan seviyorum diye yalanınızı kendi kendinize bir fikir olarak ortaya koyup sağınızda,solunuzda var olan insaları da bununla kandırmaya çalışırsınız. Kayseri'de var olan yalan ise balkonda Erciyes dağını izleyip balkonunda birkaç sıvı tüketimini meyletmekten ve Erciyes üzerinde var olan ve hiç kaybolmayan beyaz örtüyü izlemekti. Yalan olduğunu bilse bile yapacak oeylemlerin standartlığı ve azlığı bu durumu ortaya çıkarmıştı işte , sorgulamaya gerek yok aynen devam diyerek kestirdi attı durumu. Akşam zaten böyle bir sohbeti planladığı için muhtemelen yapacağa eyleme kendini seviyorum kandırmaları ile hazırlıyordu. Olsun en nihayetinde zaman geçmesi için biraz insan yüzüne, biraz muhabbete ,biraz dedikoduya , biraz alkole ve güzel olup olmadığı tartışılacak bir manzaraya ihtiyacı vardı. Her allahın günü televizyonda gördüpü nba oyuncularından dost olmayacaktı en nihayetinde,onlarla paylaşımda bulunmayıp,Jack Nicholson ile bir lakers maçı sonrası kendini O.C. County'de bulmayacaktı elbette. Sanırım üniversite hayatının da aslında en güzel taraflarından birisi buydu ; zaman kavramı olmadan yapılan yüksek sesli muhabbetler ve alışkanlık haline gelen komşu şikayetleri. Haftada 2 gün gerçekleşmezse bir hobisini kaybetmiş gibi hissediyordu sanki. Öğrenci evlerine karşı her zaman duruş gösteren amcaların eline böyle koz vermeliydi ki tartışmanın bir anlamı çıksın.

29 Nisan 2012 Pazar

ab- hayat bölüm 2

Bazen gülümseyerek uyanmak için gerekli olan en önemli motivasyon zamanını harcayacağın günde keyifle yapabileceğin bir meşguliyetin bulunmasıdır. 15 dakika , 3 saat farketmez eğer keyifle yapabileceğin bir meşguliyet var ise,yataktan kalkar kalkmaz manasız gülümsemek için eften püften olsa da bir sebep bulmuşsundur kendine. Bu yüzden uzun zaman sonra çıkılacak İstanbul yolu , yorucu olsa da yepyeni bir güne iyi başlamanın sebebi oldu. Yol İstanbul yaklaşık 11-12 saat ama olsun istikamet "dersaadet". Mutluluk veren kapı ve kimseye geri git dememiş bu zamana kadar. Güzel kahvaltı biraz boş boş işlerle uğraştıktan sonra uzun süreli bir valiz hazırlığı ve yola çıkma zamanının bir an önce gelmesi. Çok uzun sürmeyecek olsa da 10 günlük bir kafa dinleme işin sonunda bekleyen anne,baba,hasret giderilecek eski dostlar var en nihayetinde. Herşey hazırlanıp yolculuğa koyulmaya az zaman kalınır ve servis geleceği noktada zamanından önce hazır bulunulur artık , servise binilir , otogar kapısından adım atarken az biraz gülümseme şiddeti artar ve otobüse yerleşilip cam kenarı kapmacası da başarı ile tamamlandıktan sonra artık yolculuk için herşey hazırdır. Şimdi yapması gereken uyku hapını yanında mutlaka var olacak geveze adam peydahlanmadan yutmak ve en kısa süre sonra uyuyup Bolu civarlarında uyanmaktır. Yanında var olan insanlardan aslında pek rahatsızlık duymaz ama yol güzergahında Ankara olacaktır ve otobüs mutlaka Ankara otogarında uzun süre bekleyecektir. İşte tam bu yüzden kendini kontrol etmenin en güzel yolunu zorunlu uyku olarak anlamıştır ve uyku hapını da bu düşünceyle çantasında hazır etmiştir.

Ankara ; garip ama bir türlü ısınamadığı şehirdir. Herşeyin sanki zorla yaptırıldığı , yapmayanların 657'ye tabii olmayacağı gibi hissiyatla dolaştıkları karanlık şehir. Uzun zamandır buraya adım atmaz! Mutluluk hormonunu salgılasa bile bir türlü ısınamadığı şehirdir. Bu şehri sevdiren yegane şey aşık olduğu insandır ama onun yokluğunda yolunu görmeye bile tahammül edemeyecek kadar nefret yaşamaktadır bu itici şehre. Bu nefret ettiği şehirde kendisini rahatsız etmeyen,çabuk kabullenebildiği yer Aşti'dir. İnsanlar genellikle otogarların o pis,korkutucu durumlarından nefret eder ama onun için sevgilisine kavuştuğu ilk yer olduğu için Aşti belki de bu şehrin en güzel noktasıdır. Bu yolculukta uyuyarak bu noktayı geçmek istemesinin en büyük sebebi ise sevdiği insanın o nefret ettiği şehirde tek sevdiği noktada belirecek olmamasıdır kim bilir. Sevgi küçük mutlu anların tekrarlanması ve ona iyice alışılmasından ortaya çıkar ama bu sefer son derece ters bir denklem ve sonucunu tek başına bulamayacağı büyük bir problem vardır ortada. Bu yüzden bulduğu en rasyonel çözüm bu matematiksel işlemler bütününü görmemezlikten gelmektir. Yapacağı en güzel iş hiç düşünmeden Vega'nın Ankara şarkısını açıp tekrar tuşunu aktif hale getirip , uyku hapını içip şarkının ikinci tekrarında uykuya dalıp ve o kaosu geride bırakıp gözünü açtığında kendin pişir kendin ye tabelalarını görmektir.

Gözünü açtığında hayal ettiği manzaraya kavuşmuş ve gördüğü şey Bolu Batı - Bolu Doğu tabelaları olmuştu. Artık rahat bir nefes alıp gecenin 3.30'u olsa bile muavini çağırmaya karar verir. Düğmeye bastı gelen muavinden bir kahve ister. Muavin arkadaş şaşırtıcı bir şekilde ikiletmeden ve gayet nazik bir şekilde isteğini yerine getirip kahvesini hazırlayıp getirdi. Muhtemelen uzun süreli uykudan sonra garip bir görüntüye sahipti ve mutlaka biraz korkutucu bir suratı olmuştu. Şikayetçi değildi zaten bu durumdan en nihayetinde gecenin bir vakti otobüste şak diye kahvesi hazır hale gelmişti daha ne !!! Kahvesini içti ve tekrar mp3 playerını açıp biraz daha havaya girecek bir şarkı bulmaya çalıştı ; mp3 klasörünü açıp shuffle tuşunu aktif hale getirdi ve karşısına çıkan ilk şarkıya eşlik etmeye başladı : bana yine gül yüzünle gel , tek sözünle gel nakaratı ile çamur'un hafif kıvırtak biraz arabesk şarkısı eşliğinde otobanın muhteşem manzarasında 15 cmlik dudak payı ile ikram edilen kahve bardağından kahvesine ulaşıp yolculuğuna sorunsuz en azından halının altına süpürülmüş dertlerini bir kenara bırakıp devam etti.

İstanbul ; çok geçmişe gitmeden Osmanlıların deyimiyle “Dersaadet” yani mutluluk kapısı. Bu şehre atfedilen bu söyleme sorgulama yapmadan böle dilden bi çırpıda çıktığında bile ne kadar yakışıyor işte bu diyor insan. Yaşanan hayat acımasız , sürekli itilmeye ve her an olayların sizi bulmasına imkan veriyor ama herşeye rağmen bir çok insan için , milyonlarca insan için sabah kalktığında havasını solumak bile mutluluğun en alasını yaşatmaya yetiyor. Burada uzun seneler yaşayıp sonra bu şehre göre kırsal kalacak başka bir şehirde mecburi yaşam sürdürmek bu şehre geri dönüldüğünde sokaklarının,caddelerinin,denizinin,eğlence noktalarının,şehrin hızlı akmaya alışmış günlük ritüellerinin ne kadar kıymetli ve benzersiz olduğunu açıklıklıkla ortaya koyuyor. Daha kısa bir zaman önce bir şehrin herhangi bir yapısını görmemek için uyku hapına talim eden bir bünyeye ise çok daha fazlasını vaat ediyor. Şehir mutlaka varlığı ile ,sunumu ile evet burada olmalıyım demek için en büyük baskıyı üzerinize kurar ama ne olursa olsun içinde var olan ve ismini andığınızda sizi düşündüğünü bildiğiniz bir varlık o şehirden uzak kalamayacağınızı sonuna kadar ortaya koyar. Muhtemelen bu gelişinde bu şehire bu kadar methiyeler düzmesinin sebebi de her ne olursa olsun adını sürekli tekrar eden ve telefonu eline aldığında karşılıksız en güzel cümlelerle içindeki duyguyu anlatan annesinin varlığı idi. İstanbul sen ne kadar güzel olursan ol , yaşamını devam ettiren sana daha da anlam katan o kutsal kadına ev sahipliği yaptığın için çok şanslısın.

İstanbul'a geleli 4 gün olmuştu ve yapacağı bir çok şeyi bu dört güne sığdırmıştı hatta Çengelköy'e kadar gidip Seval Pastanesinden Macaronların tadına bile bakmıştı. İstanbul'un varlığının sebebi olan anın hızlı yaşanmasına uyup kendini keyif aldığı eylemlere bırakıp bir kaç güne neredeyse hepsini sığdırmıştı. Yorgun geçen bir günün gecesinde ise gecenin bir vakti babadan,anneden gizli içilen sigara dumanında sokakta olup biteni takip ederken telefonunun sesi kulağına ilişti ama boşver dedi sigaranın keyfinden sonra bakarım. Sigarayı keyifle içti ve telefonuna baktı okudu, karmaşık bir heyecan yaşadı ;

Mesajı Gönderen : Ab-ı Hayat
Mesaj : İstanbul'dayım , Haydarpaşa'da. Birazdan Ankara'ya döneceğim ve sanırım İstanbul'dan Ankara'ya yapacağım en zor yolculuk beni bekliyor. Bu şehirden Ankara'ya sensiz tren yolculuğu bundan önce hiç yapmamıştım ben..............

Her ne olursa olsun,ne yaşanırsa yaşasın , telefonuna gelen bir mesajda küfür bile yazsa bu mesajı tekrar okuyup evet yeniden olacak diye bir umut taşıyorsa bir insan işte buna sanırım aşık diyorlar. Aylardır senden gelebilecek tek bir mesaj için telefonumu yanımda taşıdığımı düşündüm çoğu zaman. Çok fazla bişey yazmasına gerek yoktu , "Nasılsın" diye sorsan muhtemelen son zamanlardaki en mutlu anım diye cevap verebilirdim. Şu anda ise ne diyeceğimi bilemiyorum sana , ama içimden gelen tek şey elimde ceketim Haydarpaşa'ya doğru geliyorum, bu mesajı sana yoldayken atıyorum diyebilmek. Fakat maalesef diyemiyorum , şu anda sadece 6-7 saat için hatırladığın insan olduğumu düşünüyorum ve maalesef içimden gelse de yapamıyorum. İyi yolculuklar sana , görüşmek üzere.

27 Nisan 2012 Cuma

ab-ı hayat başlangıç

Bir altta belirttiğim gibi , bundan sonra blogda bir hikayeye başlıyorum ve bölüm bölüm buradan yayınlamaya devam edicem. Benim için mühim olan ilk bölümden sonra yapacağınız yorumlar sonrasında ne kadar devam edip etmeyeceğim konusunda karar kılmak. Yaklaşık 15 sayfasını hazır ettiğim hikayenin ilk 2 sayfası aşağıda yer almakta zaten yani cepten yiyebileceğim 7 bölüm var , o yüzden erken başlamakta fayda var ;



Yalnız kalmaya başladığında aklına hep sevdiği filmlerden bir tanesini alıp tekrar tekrar izlemek gelirdi . Bu sefer cesarete ihtiyacı vardı , bişeyleri başarabilmek için kendi kendine vereceği gaza kısacası. Bilgisayarını açtı ve filmler klasöründen mahremiyeti seçti ardından filmlere baktı ve forrest gump izlemeye karar kıldı. Garip bir amerikan rüyası içerse de , gaz verici yanını severdi filmin. Hem alttan alta gülümserdi ohh ne ala daha ne istesin ki. Aklında oyunculuk,yönetmen o bu hiç bişey yoktu sadece bi film izleyip kendini iyi hissetmek istiyordu. Forrest Gump koştukça belki kendisine de koşacak alan doğacağına dair umudu yeşerecekti veya forrest gump pinpon topuna başarı ile vurdukça yarın çıkacağı maçta daha iyi oynamak için kendine bir motivasyon bulabilirdi. Gerçi altı üstü üniversitede fakülteler arası basketbol maçıydı ama olsun ne olacak ki ortada güzel bir performans umudu vardı en nihayetinde. Yine mezar başında forrest ile ağlayıp sevgilisini de hatırlardı, onunla yaşlanacağı ümidini korurdu içinde az da olsa. Deli gibi aşıktı sonuçta. Sevgilisini de daha doğrusu uzakta olan sevgilisini de Jenny'ye benzetirdi zaten. Jenny gibi hippi olmasını severdi , gitmesini sevmezdi , uzaklaşmasını sevmezdi ama en nihayetinde filmi izlediğinde Jenny diye hayıflandığında Forrest Gump aklına gelen oydu. Gözünde oluşan ufacık nemlenmenin sebebi oydu. Sigaraya derinden abanırken onun bu lanet şeyi bırak demesi aklına gelirdi. Onun yanında forrest gump gibi saf,çaresiz kaldığı anlar aklına gelirdi. En nihayetinde bu çaresizliği bilim adamları yıllardır adlandırmaya çalışıyordu , nasıl olduğunu bir anda düşünmeni,hareket etmeni nasıl engellediğini anlatmaya çalışıyorlardı. O aşk deyip geçiyordu zaten fazlaca uzatmaya da gerek yoktu. Filmini açtı , sigarasını yaktı , şirince şarabından bir kadeh doldurdu ve yalnız kalmanın verdiği keyifle kendi dünyasında yaşamak isteyeceği tüm duygulara hazırdı artık.

Filme kaptırıp gerektiğinde gazını aldı , gerektiğinde özlediği sevgilisinin ismini dillendirip şarabı dikti kafaya. Kendi kendine yaşadığı anların keyfini sürüp ne kadar keyifsiz olsa da uyumaya niyetlendi. Uyumak zor olacaktı en nihayetinde, bir hayal gelecekti gözünün önü yollara düşmek isteyecekti yine ama bir taraftan da bu yolu bundan önce de sürekli teptiğini ama bişey elde edemediği aklına gelecek daha da mutsuz uyuyacaktı. Fazla düşünmek bir kazanç sağlamayacaktı en nihayetinde sevgilisi Jenny gibi çıkıp gelecek bir gün umudu ile uyumak en güzeli idi , hem daha az zararsız hem çok daha umut vaad eden cinsten. Uykuya daldı bir şekilde uyudu artık yarın var olacak maçı düşünüp uyudu bu sefer , muhtemelen yorgun ve keyifsiz uyanacaktı ama olsun uyudu işte bir şekilde.

Bir basket maçı birbirini takip eden aynı günlerinde değişik bir durumdu sadece ama olsun akşam eve yorgun gelip televizyon karşısında yorgunluktan uyuya kalabilirim fikri keyifliydi en nihayetinde. Eve geldi duşa attı kendini ve sonrasında televizyonun karşısında koltuğa. Önünde küllüğü , winston box sigarası , litrelik uludağ limonatası yeterdi nasılsa. Biraz tv karşısında kestirip kalkması gerekti , kalkıp güzelce bir yazı yazıp peşinden koşturduğu dergisi için elinde bir kaç not olması gerekiyordu. Biraz şiir karıştırıp ,okuyup bunlardan kendine notlar çıkarıp dergi için elinde sıraadan ve yetersiz notları ile dergi toplantısına gidecek ama yetersiz beyinlerin hep bir ağızdan bu yazı olmuş kandırmacalarında kendini edebiyat gurusu ilan edecekti. Gerçi üç-beş arkadaş toplanıp dergi çıkartıyordu kim birisine lan götlek bu yazı ne yazabildiğin bu mu diyecekti. Diyen birisi olsa belki birşeyleri geliştirebilirdi ama en nihayetinde iç anadolunun saçma sapan bir ilinde çıkardıkları dergi ile kendini edebiyat dünyasının parlayan yıldızı ilan etmekte ne gibi bir sakıncısı olabilirdi ki? Zaten topu topu 15-20 tane satabiliyorlardı ve alan kişilerde rakı sofrasında muhabbet yapmak için bahane üretiyorlardı dergi sayesinde. 3-5 yazardan alıntı yapıp bu cahil-cühela ilde entellektüel sohbet imajı vermek için bi nevi kullan-at kıvamındaydı günlerce uğraşılan dergi. Biraz okumuş gibi gözüküp bir kişinin saatlerce uğraştığı boktan notlardan 2-3 cümle alıp muhabbetin sonu nasılsa olum bu karı bana verirmiye bağlanırdı ama ayık kafada rakı başlangıcında gerekli idi işte bu cümleler.

Tv karşısında uyuma eylemini nihayete erdirip bişeyler karalamaya karar verdi. Önünde var olan şiir kitaplarını karıştırmaya başladı. Kaç zamandır köşede duran sahaftan düşürdüğü kırmızı kapaklı Mayakovski gözüne ilişti. Mayakovski idi be çok zor olurdu şimdi ondan bir iki şiir çıkarıp neler söylemiş adam demek. Karıştırmaya başladı kitabı nasılsa bir cümle yakalarım onun üzerine bir kaç kelam karalarım umudu ile. Kafa ne kadar almasa da oturup mikroekonomi çalışacak hali yoktu ya böylesi daha keyifliydi. Fakat karıştırdıkça cümleler bulanmaya başlamıştı , ulan vay kodumun adamı sen bunları hangi kafayla yazdın cümlesi sık çıkmaya başlamıştı ağızdan. En sonunda bir dizeyi çekip çıkarmıştı koskoca kitaptan ;


"hepinize..! ölüyorum, ama kimseyi, suçlamayın bu yüzden...
yaşamaktan alacağım ne kaldı ki?
artık anımsamak boşuna
acıları, felaketleri, karşılıklı haksızlıkları.
sizler mutlu yaşayın yeter."

Cümle vurucuydu , hem de adamın son cümlesiydi , intihar etmeden önce yazdığı son cümlesi. Off bunun üzerine şairin ruh hali , hayat beklentisi , yaşadığı dönemin siyasi eleştirisi falan hepsini küçücük beynimle yapabilir , havalı tartışmalara güzel malzeme verirdim düşüncesi parlayıverdi . Hem bundan ala hayattan bıktığını söyleyen , sisteme söven insaların yorumlamaları için malzeme mi olurdu. Tamam eleştirinin sonuna bir kaç böyle sistem,hayat olmaz olsun 1930'lardan bugüne değişen ne var dünyada , hep mutsuzluk , adaletsiz ve insanların kendinden vazgeçmesini sağlayan hayat şartları filan ekledi mi olmuştu bu iş. Bir hafta daha küçücük beyniyle insanları etkilemeyi başarmış ve hayata dair derin düşünceleri olduğunu ispatlamıştı. Hemencecik küçük beyniyle çok büyük düşünceleri karalayıp her boka çare bulan zeki adam olarak yine en büyük çaresizliğine yani sevgilisinin yüzünün hayalini kapanıp uyumaya niyetlendi tekrardan. Niyetlendiği uyku değildi zaten tv karşısında uyuduktan sonra , özlediği o güzel yüzü hayal de olsa görüp nefesini içerek çektiği anları yaşatarak yalandan gülümsemeyi delicesine hissetmekti. Ne de olsa hayal onun hayaliydi ve giden-kalan denklemi beynin,kalbin otoritesine göre sağlanıyordu. Gözler kapandıktan sonra karşısında beliren oydu. Görür görmez hasretle öptü onu. Öyle bir ab-ı hayatım diyerek sarıldı ki özlemine, öylesine derin çekti ki kokusunu içine doğru ondan sonra hatırladığı tek şey sabah telefonuna gelen çağrıydı :

- Ertan naber abi ?

- İyi Orkun sen ne yapıyon ?

- Ne yapıyım abi okula geldim de uğradın mı diye aramıştım , buralardaysan gel beraber öğleden sonra Makro dersine beraber girelim diyecektim.

- Yok abi gelmedim , bugün uğramıycam zaten muhtemelen haftaya uğrarım.

- Tamam abi eyvallah o zaman , akşam belki size gelirim , balkonda 2 bira içeriz erciyese karşı , sıkıldım oğlum kaç gündür görüşemedik.

- Tamam abi saat 5 gibi sahafta buluşalım , dergi için yazı bırakıcam halim abiye , sonra bize geçer birşeyler hazırlar otururuz , hem kubrick akşamı yapalım lan bu akşam kaç zamandır konuşuyorduk yapamamıştık , iyi olur ne dersin ?

- Olur başkan , görüşürüz sahafta.

- Tamam abi , görüşürüz sahafta.

Güzel olan çoğu şey gibi kurduğu hayal de kısa sürmüştü işte. Uyandı ve yataktan doğrulur doğrulmaz sigarasını yaktı derince çekip o kısa süren hayalden akılda kalanları ile mutlu oldu , kahvesini yaptı ve balkona çıkıp havayı derin bir şekilde içine çekti. Sonra kendi kendine mırıldandı :

- Bugün yine sağlıklı ve bir o kadar eksik nefes aldığım için iyiyim heralde , en azından kavuşma hayali ile attığım adımların sayesinde güçlüyüm. Hadi zaman iyi davran bugün bana.

26 Nisan 2012 Perşembe

suya yazı yazmak

Bu blogta bugüne kadar kaç yazı yazdım hangi konularda yorum yaptım , hangi müzik ile kendimi anlattım hatırmıyorum artık. 3 yıldır sürekli birşeyler karalayınca kişisel not defterine dönmeye başladı zaten işler ve olur olmaz her bok hakkında ahkam kesmeye başladık sosyal medya eğilimine uyarak. Bugün muhtemelen bu tip kişisel ruh halimi anlatan son yazıyı yazıp bundan sonra duruma göre başka modda en azından uzun zamandır planladığım modda bir denemeye başlayacağım kısmetse. Gerçi kaç kişinin umrunda o ayrı bir tartışma ve sonuca ulaşamama konusu ama olsun ben dikkate alındığımı farzederek kişisellikten ziyade böyle garip bir bağlantılı hikaye üzerine bir kaç kelam edecem bundan sonra. Var olan sosyal medyada yer alan yazdıklarımız,anlattıklarımız,şikayetlerimiz ve bir sürü düşüncelerimiz hep aynı tıkanıklığa dayandı etti artık ve sıradanlaşmaya başladı ki gitgide dibe doğru bir iniş var aslına bakarsanız. Böyle suya yazı yazmaya döndü iş gitgide ve bu su birikintisi öyle az buz bişey olmayınca da kaybolması ve yok olması kolay olmaya başladı. Bu dakikadan sonra ne kadar kişisel veya önemli bir muhabbet hakkında zihinden geçenleri anlatmaya çalışsan da okunma süresi 4-5 saniye akılda kalma süresi 60-70 salisedir muhtemelen. Bu istatistiklerin kaynağı neresi diye sorarsanız götüm derim bu durumu anlatır heralde. Herneyse ben mesela buraya baktığımda son 3 yılda aşık olduğum,bunaldığım,kızdığım,üzüldüğüm,sevindiğim,güldüğüm,eğlendiğim zamanları tek tek ortaya çıkarabiliyor ve bunları kendimce okunmaya değer bir şekilde ifade etmişim diyorum. Dün akşam saatlerinde okuduğum bir kitapta bana bu durumun tetikleyebileceği ve başarmak için uğraşabileceğim yeni bir denemeye karşı içimde hissiyat ve güven oluşturdu ve bende bundan sonra kişisel yorumlarımı buradan paylaşmak yerine daha tutarlı ve birbirine bağlı bir hikaye ile ne kadar gidebilirsem,nereye bağlayabilirsem artık sonuna kadar gitmeye karar verdim. Bu anlatmalarım veya düşüncelerim muhtemelen 8-10 kişi tarafından okunup hımm dendiği için olacaktır. Madem insanlar (sayısı önemli değil) arada bakıyor ne yazıldı diye onlara biraz hikaye sunalım belki dikkatini çekmeye başlar yeni yazımsal düşüncem. Dünya var olduğundan beri muhtemelen insanlar notlarını kenarlara yazmaya başlamışlar , baksanıza bu duvar yazıları onlar bunlar , mağaradan tarih algılamalar,hitabeler,anıtlar falanlar filanlar. İnsan kendini muhtemelen en iyi yazarken anlatıyor ve yazarken anlatmaktan çekinmiyor. Yazdıklarının bir çok kişi tarafından okunma ihtimaline karşın yazarken beyin ve parmaklarından oluşan grup ne olduğunu bildiği için sanırım aynı zamanda mahremiyetin en alasını da yazarken sağlıyor . Ben öyle şeyler pek düşünmem gerçi , konuşurken ne kadar heyecanlıysam , yazarken de bir o kadar heyecanlı ve istekliyim. Konuşmadığım şeyleri pek yazamıyor,anlatamıyorum genelde. Mesela burada var olan yazıların pek çoğu yanımda o an kim varsa onunla ettiğim muhabbetten sonra çıkmış veya ben yazdıktan sonra mutlaka sözlü olarak insanlara okuması için anlatmışımdır. Özellikle twitter sayesinde bu özelliğimin veya konuşmaya üşenip sadece yazmaya yoğunlaştığım anların çoğalması beni korkutmaya başlamış ve madem öyle biraz o taraftan devam edeyim yazdıklarım da dillendirmediğim cümleler olsun kıvamına gelmiş bulunmakta ve bundan sonra burada okumak istediğinizde göreceğiniz her yazım da dillendirmekten çekindiğim bir denemenin yazım halini canlı kanlı görme imkanını sunacaktır. Aslında gizemli falan dursa da yazmak istediğim ve devam ettirmek istediğim şey bi uzun hikaye ve zaman zaman hikaye birbirinin bağlantısı kısa hikayeler ile buradan yayımlanacak ve ondan sonra anlıyacağım bakalım suya mı yazı yazdım yoksa gerçekten aaa bu güzel veya kötü yorumlarını alabilecek miyim. Ben suya yazı yazdım kafası ile yapacağım ama aksi olursa da ben daha çok cesaretlenip daha fazla yazmaya devam ederim. Evet işin özü budur sevgili paylaşanlarım ve paylaşmaya devam edeceklerim. Parmaklarım klavyeye vurduğu sürece değişik denemeler yapmaya devam edip,belki uzaklarda birisi beğenir atışını yapmaya devam edecem. Bundan sonra kısa bir süre sonra bir hikaye ile buralarda görüşmek ve gerçekten okuyan herkesten ama herkesten blogda var olan yorumla kısmından,twitterdan,gmailden fikrini alma ümidiyle. Cidden bu benim için bir test yayınıdır ve tanıdığım,tanımadığım herkesin ufak bir cümlesi çok önemlidir. Hadi ben kişisel yorumlarımdan arınır ve hayal gücüme dönüp bir hayal üretme fikrine başlarım.

23 Nisan 2012 Pazartesi

şşştttt keep quiet

Baş ağrısı , hafif yorgunluk,dün güneş altında fütursuzca zaman geçirmekten yüzde oluşan kızarıklık ve arada gelip giden yanma durumları,resmi tatil gününde işe gelme zorunluluğu falan filan derken bir anda bir şarkının keşfi ile herşeyin birden yok olup müzik eşliğinde gözlerin kapanması ve sessizliğe bürünmek. Sessizce dinleyin , dinlettirin !!!! Pürüzsüz güzellik diye birşey varsa işte budur.

20 Nisan 2012 Cuma

we try to create an overview



Resim yeni keşfettiğim bir siteden , başlıkta var olan yazı ise tam resmin altında yer alan bir yorum veya resme bu şekilde katılmış bir güzellik. Yani diyor ki ; yeni bir bakışını yaratmak için uğraşmamız lazım. Harbiden her günümüzü zamana verirken bu yeni bakış açısı ile güne başlamayı denemeyeli ne kadar zaman olmuş. Yeniden balkondan doğru yaşama bakarken teptiğimiz sokaklardan sıkıldığımızı farkedip yolu değiştirme zamanı gelmiş heralde. Bakalım Hayrettin Demirbaş'ın dediği gibi "kısfmet".

Kahraman Zabıtalar Oyun Sahnesinde !


Hiç uzatmadan, karalayıp kaçıyorum;

"Ahh eski zamanlar. 7-8 lira verip devlet tiyatrolarına gider. O dizilerde, filmlerde gördüğümüz oyuncuların birbirinden kaliteli oyunlarını izlerdik." diyeceğiz yakında, çok az kaldı. Neden diyeceğiz peki? Şehir tiyatrolarının artık "belediye bürokratlarınca" kontrol edilmesi mevzusu bugün artık her gazetede, blog'da yazılıp çiziliyor. Devlet sahnesi özgürlüğün, rahatın simgesi bütün oyuncular için. Kar amacı gütmeden akıllarındaki senaryoları yazar çizer oynardı bu adamlar. Nasıl bakkal çırağından eczacı kalfası olmazsa, belediye görevlisinden de sanat yönetmeni olmaz. Bu kadar basit. E tabi bu duruma hemen gelinmedi. Destekçi gazetelerin ve yavşak köşe yazarlarının, Türk sinemasında ve tiyatrosunda bulunan cinsel öğeleri cımbızla çekerek, pireyi deve yapmalarıyla imkan verildi bu duruma. Devletin artık daha aile ve kültür içerikli filmlere destek vereceğini açıklaması, nasıl destek bekleyen ufak çaplı sinema projelerine baltayı vuruyorsa, belediye zabıtalarının sahne kenarında bekleyip oyunda öpüşen olursa ayırmasıyla aynı şey bir bakıma.

E şimdi ne olacak? Ne değişecek? Kısa vadede hiçbirşey elbette. Ama siz de uslu bir çocuk olursanız birgün şirinleri görebileceğinizi unutmayın derim. Devletin bize tam olarak öğütlediği de bu değil mi zaten?

17 Nisan 2012 Salı

hayli zamandan sonra

En son bloga birşeyler karayalı uzun bir süre geçmiş ama ben sanırım fazla hazımsız günler yaşadığımdan muhtemelen o kadar zaman geçtiğini farkedemedim. Herneyse yakınma ile kelimeleri mundar etmeye hiç gerek yok, biraz hasret kokan cümlelerin peşine düşelim bir an önce.

Öncelikle şunu söyleyeyim bir blog yazıyorsan güncel olayları takip ederek ona dair cümleleri hemen paylaşman gerek ama twitter,tumblr gibi sosyal medya faktörleri blog oluşumunda var olan o etkinliği sildi süpürdü ve günlük,güncel bloglar azalmaya başladı. Hala yapmaya çalışanlar var ve ben o arkadaşları içtenlikle tebrik ediyorum o ayrı bir durum.

Neyse biraz özür , biraz bahaneden sonra içimden geçen konuyu aktarmaya geçeyim yavaştan. Bu aralar işyerimde oluşan boş zamandan olsa gerek dizi sirkülem biraz fazlalıştı ve ne hikmetse izlediğim diziler güncellikten ziyade döneme ait yansımaları içeren diziler. Hell on Wheels , Boardwalk Empire bunların en başında mesela. Dönem yorumları ve uyarlamaları pek ilgimi çekiyor ama buna neden olan soruyu net olarak soramıyorum kendime o biraz düşündürüyor beni işte. Dizilerden çıkarım yaparsam amerikanın 1800 leri ve 1900 lerin başı beni ne kadar bağlar der şövenist bir tavırla kendini Muhteşem Yüzyıl veya Bir zamanlar Osmanlı'ya bağlayabilirim hemen.

Bu dizileri izleyen bir arkadaştan dün akşam duyduğum bi cümle ise 2-3 kelime karalamama sebep oldu bakarsanız. O soruya veya yoruma her ne kadar katılmasam da içten içe benim de böyle bir beklentim olabilirdi mesela. Soru veya yorum şu ; " ben bu çağda yaşamak istemiyorum , şu zamanda yaşasam , piramitlerin yapımına taş koysam , Spartacus'un ordusuna katılıp kendime bir gay sevgili yapsam"

Kısacası zamane düzeni beğenmeyenin geçmişten kendisine bir şey çıkararak o zamanlarda var olma isteği. Hemen kendime bir uyarlama yaptım ve ben ne isterim diye sordum kendime mesela " Beni 1950 İstanbul'una gönderin hemen maslak ve civarını kapatayım burası ileride çok para edecek diye." Biraz kapitalist eğilimim fazla olacak cinsten düşünmeler yaşadım ama gerçekten günümüz yaşantısını terkedip geçmişe dönme isteği nedendir sizce ?

"Bu zamanda başarılı olamıyorum , geçmişte şansım daha yüksek hayali mi mesela?"
"Bu zamanda zengin olamadım geçmişte çaldığım fikirleri kullanarak zengin olabilirim olabilir mi?"
"Ak parti'den kurtulmanın tek yolu bu hacı , idare et fikri nasıldır?"

Artık ne gelirse aklınıza ekleyiverin canım benden soruyu ortaya çıkarması sizden soruyu sorması. Fakat kesin olan şu bundan 200 yıl önce böyle geçmişe bir hayranlık , bu şekilde gününden şikayet etme durumu yoktur sanırım. Düşünsenize Sheakspeare acaba diyor mudur beni Diyojen'e götürün onun fıçısında tiyatro oyunu yazmak istiyorum alın beni bu Britanya krallığından götürün geçmişe diye. Velhasıl zaman da bir ahlak problmidir demişler ya sanırım asıl detay burada yatıyor heralde.

5 Nisan 2012 Perşembe

Güç ve Adalet


 Aşağıdaki  yazıyı okuduğum anda farkettim ki çok uzun zamandır,bu kadar etkilendiğim bir yazı okumamışım.Üstüne yazının sahibinin bu ülke topraklarında yaşamış,Nazi Almanya'sından kaçmak zorunda kalmış bi' akademisyen olduğunu öğrendiğimde daha da içselleştirdim.Ama ne acıdır ki yazının alıntılandığı  Mimesis isimli kitabın henüz daha Türkçesi yok oysaki yazar 1942-1945 yıllarında arasında Türkiye'de kalema almış.


...adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur,en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim.Gücü olmayan adalete mutlaka karşı çıkan olur,çünkü kötü insanlar her zaman vardır.Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır.Demek ki adalet ile gücü bi'araya getirmek gerek;bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü,güçlü olanın ise adil olması gerekir.
   Adalet tartışmaya açıktır.Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır.Bu nedenle gücü adalete veremedik,çünkü güç,adalet karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti.Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık...

Erich Auerbach
      

8 Mart 2012 Perşembe

hey millet

Nerdesiniz millet çok boş gördüm.buraları. uyku ve iş arasındaki üç vesaitte bakacak zamanından mütevelli ben izleyiciyim bir süre. Ya sen. Öpüyorum yanaklarından.


Published with Blogger-droid v2.0.4

1 Mart 2012 Perşembe

inside man hacı

Ekşi de gördüğüm bir başlık bana hayatımda en güzel girişlerden birine sahip çok acayip bir filmi hatırlattı ; "Inside Man" Şimdi filmin giriş kısmını aşağıya video olarak koydum zaten dilediğince bakarsınız. Giriş kısmını unutulmaz kılan o muhteşem kendine güven ve *because i can* ile artık dibe vuran muhteşem cümleler. Şöyle ki ;

"My name is Dalton Russell. Pay strict attention to what I say because I choose my words carefully and I never repeat myself. I've told you my name: that's the Who. The Where could most readily be described as a prison cell. But there's a vast difference between being stuck in a tiny cell and being in prison. The What is easy: recently I planned and set in motion events to execute the perfect bank robbery. That's also the When. As for the Why: beyond the obvious financial motivation, it's exceedingly simple... because I can. Which leaves us only with the How; and therein, as the Bard would tell us, lies the rub. "

Yani şair burada diyor ki ;

"adım dalton russell...
beni çok iyi dinleyin. çünkü kelimelerimi özenle seçer ve asla tekrarlamam. size adımı söyledim. bu "kim" sorusunun cevabıydı.
"neresi" pekala bir hapishane hücresi sayılabilir ama bir hücreye tıkılmakla hapis yatıyor olmak arasında dağlar kadar fark var.
"ne"nin yanıtı kolay. bir süre önce bir banka soygunu planladım ve bunu uyguladım. bu aynı zamanda "ne zaman" sorusunun da yanıtıydı.
"neden"e gelince bilindik mali sorunların ötesinde çok basit; çünkü bunu yapabiliyorum.
"nasıl" sorusu ise; şairin de dediği gibi bu son nokta..."

Şimdi sevgili kardeşlerim , yoldaşlarım , okuyan adını bilemediğim güzel insanlar topluluğu ; hayatta yapılan ve yapıldığına inanamadığınız onca şey , sebebini bilemediğiniz manasız hareketler var ya hah yukarıda Clive abimizin dediği gibi "Because I Can" kalıbının üzerine kuruludur. O yüzden sorgulamayı , sormayı , sızlanmayı bırakıp siz de en kuvvetlisinden daha ayağa kalktığınızda Why kısmında cevabınız "Because I Can" olsun ve olacaktır da zaten. İki gündür duyduğum ve inanamadığım olayların da zaten altında yatan budur. Bir taraf güçlüdür ve seni gönderirken i can diyerek kıs kıs gülümseyerek gönderir ,ama Dalton abimin dediği gibi hayatta nasıl bu kadar beraber ve aynı dertten bakabiliyorsunuzun cevabı "finansal durumlardan değil , beraber yapabildiğimizden olsun" Sizi seviyorum lan kader ortaklarım , merak etmeyin hem parasız kalmazsınız bakın banka soyacak bilgiye,görgüye sahibiz çok şükür:)))