12 Mayıs 2012 Cumartesi

nev-i şahsına münhasır bir ukte

Yaş otuzlara doğru yaklaştığından heralde lise yıllarımızda var olan gürültülü her türlü eylemden uzaklaşmaya başlıyorum. Yüksek sesli müzikler , hararet dolu tartışmalar , yüksek sesli televizyon izlemek , sevdiğin şarkı çıktığında müziğin sesini açma isteği , stadlara gidip lay lay lay diye sesin kısılırcasına bağırma durumu gibi örnekler durumu açıklar sanırım. Lise yıllarında var olan müzik keyfim çoğu ergen gibi yüksek sesle var olan gitar seslerinden çevrili listelerden oluşurdu. O zamanlar mesela bana birisi bak Müslüm çalıyor dese muhtemelen ilk tepkim siktir lan olurdu. Lise yıllarında var olan duygusallığımızı yaşarken bile bu türk arabesk olarak tanımlanan seslere pek kulak veremiyordum. Ergenlik heyecanı sanırım bunun adı , bilemedim , tanımlayamadım şimdi.

Neyse üniversite yıllarında ise işler daha ziyade etnik,balkanik,jazz taraflarına kaymaya başlayınca müziğin sesi kısılıp daha ziyade yüksek sesten oluşan kısımlar yerine müzikte veya seste saklı ufak heyecanları aramaya başladık. Üniversite yıllarıma başladığım zamanlarda idi sanırım sevgili Müslüm Gürses ortaya paramparça şarkısının kendine özgü düzenlemesi ile çıkmıştı. Gizliden gizliye kulak verip , dinliyorum kısmını itiraf etmede zorluk yaşamaya başlamıştım. Daha sonra olmadı yar , olmasa mektubun , sensiz olmaz derken baktım ben bildiğin Müslüm Gürses dinlemeye başlamış hatta takip eden bir adam olmaya başlamışım. RockIstanbul sahnesinde Müslüm Gürses'in var olacağını duyduğumda mesela etrafımdaki arkadaşlar sert tavırlar ile eleştirirken ben iki yüzlü halimle görünür kısımda onlara destek verip içimden de ulan ne güzel düşünmüş adamlar diyordum. Adam garip bir şekilde sesiyle şarkılara daha farklı bir heyecan ve çekicilik kılıyordu , insanlar söylemekten çekiniyordu ama adam bildiğin Türkiye'nin Leonard Cohen'i idi işte. Tam bu kısımda bir ara verip kendisine kulak veriyor ve ne demek istediğimizi müzikle anlatıyoruz ;



Efkarla sigarayı üfledikten sonra o tarihlere geri dönüyorum. O zamanlar bir gazete röportajında bir profesörün söylediği sözü gördüğümü ve kahkahalarla , evet ben aynen bunu düşünüyordum dediğimi hatırlıyorum. Profesör abim derdi ki ; " Müslüm Gürses Türkiye'nin en büyük caz sanatçısıdır :)) " dedim valla bende kendi içimden böyle düşünüyorum. Biraz mübalaa olur elbette içinde ama bu adamı farklı , hatta Türkiye'de şarkı söyleyen tüm insanlar içinde (tamamen kişisel görüşüm) farklı kılan bir havası , söylediği şarkı ne olursa olsun onu yücelten , bir kademe yukarıya çeken bir büyüsü vardı. Murathan Mungan'a ben sırf bu yüzden yıllardır hayranlık duyarım mesela , bu heyecanı en muhteşem hali ile bize yaşattığı ve öncü olduğu için. Neyse daha sonra okuduğum her Müslüm yazısında bu adamın farklı yetenekleri , becerilerini ortaya görüp garip bir hayranlığa doğru yol almaya başlamıştım. Dinlediği müzikten , müziğe bakış açısına ve artık her kesimin farklı şekilde sevgisini dile getirmesinden çekinmemesine kadar katedilen mesafeyi ve kırılan zincirleri görünce dedim sen harbiden babasın.

İşin özü sevgili Müslüm Gürses , geçen gün bir arkadaşımla konuştuğum gibi , ölmeden sahnenin ortasında izlemek , sesine canlı canlı şahitlik etmek tek arzum. Bu ülkede en nev-i şahsına münhasır ses olduğun ve bize bahşettiğim muhteşem deneysel performanslar için sana minnettarım. Bak mesela o deneylerden bir tane daha örneklersek ;

Hiç yorum yok: