29 Nisan 2012 Pazar

ab- hayat bölüm 2

Bazen gülümseyerek uyanmak için gerekli olan en önemli motivasyon zamanını harcayacağın günde keyifle yapabileceğin bir meşguliyetin bulunmasıdır. 15 dakika , 3 saat farketmez eğer keyifle yapabileceğin bir meşguliyet var ise,yataktan kalkar kalkmaz manasız gülümsemek için eften püften olsa da bir sebep bulmuşsundur kendine. Bu yüzden uzun zaman sonra çıkılacak İstanbul yolu , yorucu olsa da yepyeni bir güne iyi başlamanın sebebi oldu. Yol İstanbul yaklaşık 11-12 saat ama olsun istikamet "dersaadet". Mutluluk veren kapı ve kimseye geri git dememiş bu zamana kadar. Güzel kahvaltı biraz boş boş işlerle uğraştıktan sonra uzun süreli bir valiz hazırlığı ve yola çıkma zamanının bir an önce gelmesi. Çok uzun sürmeyecek olsa da 10 günlük bir kafa dinleme işin sonunda bekleyen anne,baba,hasret giderilecek eski dostlar var en nihayetinde. Herşey hazırlanıp yolculuğa koyulmaya az zaman kalınır ve servis geleceği noktada zamanından önce hazır bulunulur artık , servise binilir , otogar kapısından adım atarken az biraz gülümseme şiddeti artar ve otobüse yerleşilip cam kenarı kapmacası da başarı ile tamamlandıktan sonra artık yolculuk için herşey hazırdır. Şimdi yapması gereken uyku hapını yanında mutlaka var olacak geveze adam peydahlanmadan yutmak ve en kısa süre sonra uyuyup Bolu civarlarında uyanmaktır. Yanında var olan insanlardan aslında pek rahatsızlık duymaz ama yol güzergahında Ankara olacaktır ve otobüs mutlaka Ankara otogarında uzun süre bekleyecektir. İşte tam bu yüzden kendini kontrol etmenin en güzel yolunu zorunlu uyku olarak anlamıştır ve uyku hapını da bu düşünceyle çantasında hazır etmiştir.

Ankara ; garip ama bir türlü ısınamadığı şehirdir. Herşeyin sanki zorla yaptırıldığı , yapmayanların 657'ye tabii olmayacağı gibi hissiyatla dolaştıkları karanlık şehir. Uzun zamandır buraya adım atmaz! Mutluluk hormonunu salgılasa bile bir türlü ısınamadığı şehirdir. Bu şehri sevdiren yegane şey aşık olduğu insandır ama onun yokluğunda yolunu görmeye bile tahammül edemeyecek kadar nefret yaşamaktadır bu itici şehre. Bu nefret ettiği şehirde kendisini rahatsız etmeyen,çabuk kabullenebildiği yer Aşti'dir. İnsanlar genellikle otogarların o pis,korkutucu durumlarından nefret eder ama onun için sevgilisine kavuştuğu ilk yer olduğu için Aşti belki de bu şehrin en güzel noktasıdır. Bu yolculukta uyuyarak bu noktayı geçmek istemesinin en büyük sebebi ise sevdiği insanın o nefret ettiği şehirde tek sevdiği noktada belirecek olmamasıdır kim bilir. Sevgi küçük mutlu anların tekrarlanması ve ona iyice alışılmasından ortaya çıkar ama bu sefer son derece ters bir denklem ve sonucunu tek başına bulamayacağı büyük bir problem vardır ortada. Bu yüzden bulduğu en rasyonel çözüm bu matematiksel işlemler bütününü görmemezlikten gelmektir. Yapacağı en güzel iş hiç düşünmeden Vega'nın Ankara şarkısını açıp tekrar tuşunu aktif hale getirip , uyku hapını içip şarkının ikinci tekrarında uykuya dalıp ve o kaosu geride bırakıp gözünü açtığında kendin pişir kendin ye tabelalarını görmektir.

Gözünü açtığında hayal ettiği manzaraya kavuşmuş ve gördüğü şey Bolu Batı - Bolu Doğu tabelaları olmuştu. Artık rahat bir nefes alıp gecenin 3.30'u olsa bile muavini çağırmaya karar verir. Düğmeye bastı gelen muavinden bir kahve ister. Muavin arkadaş şaşırtıcı bir şekilde ikiletmeden ve gayet nazik bir şekilde isteğini yerine getirip kahvesini hazırlayıp getirdi. Muhtemelen uzun süreli uykudan sonra garip bir görüntüye sahipti ve mutlaka biraz korkutucu bir suratı olmuştu. Şikayetçi değildi zaten bu durumdan en nihayetinde gecenin bir vakti otobüste şak diye kahvesi hazır hale gelmişti daha ne !!! Kahvesini içti ve tekrar mp3 playerını açıp biraz daha havaya girecek bir şarkı bulmaya çalıştı ; mp3 klasörünü açıp shuffle tuşunu aktif hale getirdi ve karşısına çıkan ilk şarkıya eşlik etmeye başladı : bana yine gül yüzünle gel , tek sözünle gel nakaratı ile çamur'un hafif kıvırtak biraz arabesk şarkısı eşliğinde otobanın muhteşem manzarasında 15 cmlik dudak payı ile ikram edilen kahve bardağından kahvesine ulaşıp yolculuğuna sorunsuz en azından halının altına süpürülmüş dertlerini bir kenara bırakıp devam etti.

İstanbul ; çok geçmişe gitmeden Osmanlıların deyimiyle “Dersaadet” yani mutluluk kapısı. Bu şehre atfedilen bu söyleme sorgulama yapmadan böle dilden bi çırpıda çıktığında bile ne kadar yakışıyor işte bu diyor insan. Yaşanan hayat acımasız , sürekli itilmeye ve her an olayların sizi bulmasına imkan veriyor ama herşeye rağmen bir çok insan için , milyonlarca insan için sabah kalktığında havasını solumak bile mutluluğun en alasını yaşatmaya yetiyor. Burada uzun seneler yaşayıp sonra bu şehre göre kırsal kalacak başka bir şehirde mecburi yaşam sürdürmek bu şehre geri dönüldüğünde sokaklarının,caddelerinin,denizinin,eğlence noktalarının,şehrin hızlı akmaya alışmış günlük ritüellerinin ne kadar kıymetli ve benzersiz olduğunu açıklıklıkla ortaya koyuyor. Daha kısa bir zaman önce bir şehrin herhangi bir yapısını görmemek için uyku hapına talim eden bir bünyeye ise çok daha fazlasını vaat ediyor. Şehir mutlaka varlığı ile ,sunumu ile evet burada olmalıyım demek için en büyük baskıyı üzerinize kurar ama ne olursa olsun içinde var olan ve ismini andığınızda sizi düşündüğünü bildiğiniz bir varlık o şehirden uzak kalamayacağınızı sonuna kadar ortaya koyar. Muhtemelen bu gelişinde bu şehire bu kadar methiyeler düzmesinin sebebi de her ne olursa olsun adını sürekli tekrar eden ve telefonu eline aldığında karşılıksız en güzel cümlelerle içindeki duyguyu anlatan annesinin varlığı idi. İstanbul sen ne kadar güzel olursan ol , yaşamını devam ettiren sana daha da anlam katan o kutsal kadına ev sahipliği yaptığın için çok şanslısın.

İstanbul'a geleli 4 gün olmuştu ve yapacağı bir çok şeyi bu dört güne sığdırmıştı hatta Çengelköy'e kadar gidip Seval Pastanesinden Macaronların tadına bile bakmıştı. İstanbul'un varlığının sebebi olan anın hızlı yaşanmasına uyup kendini keyif aldığı eylemlere bırakıp bir kaç güne neredeyse hepsini sığdırmıştı. Yorgun geçen bir günün gecesinde ise gecenin bir vakti babadan,anneden gizli içilen sigara dumanında sokakta olup biteni takip ederken telefonunun sesi kulağına ilişti ama boşver dedi sigaranın keyfinden sonra bakarım. Sigarayı keyifle içti ve telefonuna baktı okudu, karmaşık bir heyecan yaşadı ;

Mesajı Gönderen : Ab-ı Hayat
Mesaj : İstanbul'dayım , Haydarpaşa'da. Birazdan Ankara'ya döneceğim ve sanırım İstanbul'dan Ankara'ya yapacağım en zor yolculuk beni bekliyor. Bu şehirden Ankara'ya sensiz tren yolculuğu bundan önce hiç yapmamıştım ben..............

Her ne olursa olsun,ne yaşanırsa yaşasın , telefonuna gelen bir mesajda küfür bile yazsa bu mesajı tekrar okuyup evet yeniden olacak diye bir umut taşıyorsa bir insan işte buna sanırım aşık diyorlar. Aylardır senden gelebilecek tek bir mesaj için telefonumu yanımda taşıdığımı düşündüm çoğu zaman. Çok fazla bişey yazmasına gerek yoktu , "Nasılsın" diye sorsan muhtemelen son zamanlardaki en mutlu anım diye cevap verebilirdim. Şu anda ise ne diyeceğimi bilemiyorum sana , ama içimden gelen tek şey elimde ceketim Haydarpaşa'ya doğru geliyorum, bu mesajı sana yoldayken atıyorum diyebilmek. Fakat maalesef diyemiyorum , şu anda sadece 6-7 saat için hatırladığın insan olduğumu düşünüyorum ve maalesef içimden gelse de yapamıyorum. İyi yolculuklar sana , görüşmek üzere.

27 Nisan 2012 Cuma

ab-ı hayat başlangıç

Bir altta belirttiğim gibi , bundan sonra blogda bir hikayeye başlıyorum ve bölüm bölüm buradan yayınlamaya devam edicem. Benim için mühim olan ilk bölümden sonra yapacağınız yorumlar sonrasında ne kadar devam edip etmeyeceğim konusunda karar kılmak. Yaklaşık 15 sayfasını hazır ettiğim hikayenin ilk 2 sayfası aşağıda yer almakta zaten yani cepten yiyebileceğim 7 bölüm var , o yüzden erken başlamakta fayda var ;



Yalnız kalmaya başladığında aklına hep sevdiği filmlerden bir tanesini alıp tekrar tekrar izlemek gelirdi . Bu sefer cesarete ihtiyacı vardı , bişeyleri başarabilmek için kendi kendine vereceği gaza kısacası. Bilgisayarını açtı ve filmler klasöründen mahremiyeti seçti ardından filmlere baktı ve forrest gump izlemeye karar kıldı. Garip bir amerikan rüyası içerse de , gaz verici yanını severdi filmin. Hem alttan alta gülümserdi ohh ne ala daha ne istesin ki. Aklında oyunculuk,yönetmen o bu hiç bişey yoktu sadece bi film izleyip kendini iyi hissetmek istiyordu. Forrest Gump koştukça belki kendisine de koşacak alan doğacağına dair umudu yeşerecekti veya forrest gump pinpon topuna başarı ile vurdukça yarın çıkacağı maçta daha iyi oynamak için kendine bir motivasyon bulabilirdi. Gerçi altı üstü üniversitede fakülteler arası basketbol maçıydı ama olsun ne olacak ki ortada güzel bir performans umudu vardı en nihayetinde. Yine mezar başında forrest ile ağlayıp sevgilisini de hatırlardı, onunla yaşlanacağı ümidini korurdu içinde az da olsa. Deli gibi aşıktı sonuçta. Sevgilisini de daha doğrusu uzakta olan sevgilisini de Jenny'ye benzetirdi zaten. Jenny gibi hippi olmasını severdi , gitmesini sevmezdi , uzaklaşmasını sevmezdi ama en nihayetinde filmi izlediğinde Jenny diye hayıflandığında Forrest Gump aklına gelen oydu. Gözünde oluşan ufacık nemlenmenin sebebi oydu. Sigaraya derinden abanırken onun bu lanet şeyi bırak demesi aklına gelirdi. Onun yanında forrest gump gibi saf,çaresiz kaldığı anlar aklına gelirdi. En nihayetinde bu çaresizliği bilim adamları yıllardır adlandırmaya çalışıyordu , nasıl olduğunu bir anda düşünmeni,hareket etmeni nasıl engellediğini anlatmaya çalışıyorlardı. O aşk deyip geçiyordu zaten fazlaca uzatmaya da gerek yoktu. Filmini açtı , sigarasını yaktı , şirince şarabından bir kadeh doldurdu ve yalnız kalmanın verdiği keyifle kendi dünyasında yaşamak isteyeceği tüm duygulara hazırdı artık.

Filme kaptırıp gerektiğinde gazını aldı , gerektiğinde özlediği sevgilisinin ismini dillendirip şarabı dikti kafaya. Kendi kendine yaşadığı anların keyfini sürüp ne kadar keyifsiz olsa da uyumaya niyetlendi. Uyumak zor olacaktı en nihayetinde, bir hayal gelecekti gözünün önü yollara düşmek isteyecekti yine ama bir taraftan da bu yolu bundan önce de sürekli teptiğini ama bişey elde edemediği aklına gelecek daha da mutsuz uyuyacaktı. Fazla düşünmek bir kazanç sağlamayacaktı en nihayetinde sevgilisi Jenny gibi çıkıp gelecek bir gün umudu ile uyumak en güzeli idi , hem daha az zararsız hem çok daha umut vaad eden cinsten. Uykuya daldı bir şekilde uyudu artık yarın var olacak maçı düşünüp uyudu bu sefer , muhtemelen yorgun ve keyifsiz uyanacaktı ama olsun uyudu işte bir şekilde.

Bir basket maçı birbirini takip eden aynı günlerinde değişik bir durumdu sadece ama olsun akşam eve yorgun gelip televizyon karşısında yorgunluktan uyuya kalabilirim fikri keyifliydi en nihayetinde. Eve geldi duşa attı kendini ve sonrasında televizyonun karşısında koltuğa. Önünde küllüğü , winston box sigarası , litrelik uludağ limonatası yeterdi nasılsa. Biraz tv karşısında kestirip kalkması gerekti , kalkıp güzelce bir yazı yazıp peşinden koşturduğu dergisi için elinde bir kaç not olması gerekiyordu. Biraz şiir karıştırıp ,okuyup bunlardan kendine notlar çıkarıp dergi için elinde sıraadan ve yetersiz notları ile dergi toplantısına gidecek ama yetersiz beyinlerin hep bir ağızdan bu yazı olmuş kandırmacalarında kendini edebiyat gurusu ilan edecekti. Gerçi üç-beş arkadaş toplanıp dergi çıkartıyordu kim birisine lan götlek bu yazı ne yazabildiğin bu mu diyecekti. Diyen birisi olsa belki birşeyleri geliştirebilirdi ama en nihayetinde iç anadolunun saçma sapan bir ilinde çıkardıkları dergi ile kendini edebiyat dünyasının parlayan yıldızı ilan etmekte ne gibi bir sakıncısı olabilirdi ki? Zaten topu topu 15-20 tane satabiliyorlardı ve alan kişilerde rakı sofrasında muhabbet yapmak için bahane üretiyorlardı dergi sayesinde. 3-5 yazardan alıntı yapıp bu cahil-cühela ilde entellektüel sohbet imajı vermek için bi nevi kullan-at kıvamındaydı günlerce uğraşılan dergi. Biraz okumuş gibi gözüküp bir kişinin saatlerce uğraştığı boktan notlardan 2-3 cümle alıp muhabbetin sonu nasılsa olum bu karı bana verirmiye bağlanırdı ama ayık kafada rakı başlangıcında gerekli idi işte bu cümleler.

Tv karşısında uyuma eylemini nihayete erdirip bişeyler karalamaya karar verdi. Önünde var olan şiir kitaplarını karıştırmaya başladı. Kaç zamandır köşede duran sahaftan düşürdüğü kırmızı kapaklı Mayakovski gözüne ilişti. Mayakovski idi be çok zor olurdu şimdi ondan bir iki şiir çıkarıp neler söylemiş adam demek. Karıştırmaya başladı kitabı nasılsa bir cümle yakalarım onun üzerine bir kaç kelam karalarım umudu ile. Kafa ne kadar almasa da oturup mikroekonomi çalışacak hali yoktu ya böylesi daha keyifliydi. Fakat karıştırdıkça cümleler bulanmaya başlamıştı , ulan vay kodumun adamı sen bunları hangi kafayla yazdın cümlesi sık çıkmaya başlamıştı ağızdan. En sonunda bir dizeyi çekip çıkarmıştı koskoca kitaptan ;


"hepinize..! ölüyorum, ama kimseyi, suçlamayın bu yüzden...
yaşamaktan alacağım ne kaldı ki?
artık anımsamak boşuna
acıları, felaketleri, karşılıklı haksızlıkları.
sizler mutlu yaşayın yeter."

Cümle vurucuydu , hem de adamın son cümlesiydi , intihar etmeden önce yazdığı son cümlesi. Off bunun üzerine şairin ruh hali , hayat beklentisi , yaşadığı dönemin siyasi eleştirisi falan hepsini küçücük beynimle yapabilir , havalı tartışmalara güzel malzeme verirdim düşüncesi parlayıverdi . Hem bundan ala hayattan bıktığını söyleyen , sisteme söven insaların yorumlamaları için malzeme mi olurdu. Tamam eleştirinin sonuna bir kaç böyle sistem,hayat olmaz olsun 1930'lardan bugüne değişen ne var dünyada , hep mutsuzluk , adaletsiz ve insanların kendinden vazgeçmesini sağlayan hayat şartları filan ekledi mi olmuştu bu iş. Bir hafta daha küçücük beyniyle insanları etkilemeyi başarmış ve hayata dair derin düşünceleri olduğunu ispatlamıştı. Hemencecik küçük beyniyle çok büyük düşünceleri karalayıp her boka çare bulan zeki adam olarak yine en büyük çaresizliğine yani sevgilisinin yüzünün hayalini kapanıp uyumaya niyetlendi tekrardan. Niyetlendiği uyku değildi zaten tv karşısında uyuduktan sonra , özlediği o güzel yüzü hayal de olsa görüp nefesini içerek çektiği anları yaşatarak yalandan gülümsemeyi delicesine hissetmekti. Ne de olsa hayal onun hayaliydi ve giden-kalan denklemi beynin,kalbin otoritesine göre sağlanıyordu. Gözler kapandıktan sonra karşısında beliren oydu. Görür görmez hasretle öptü onu. Öyle bir ab-ı hayatım diyerek sarıldı ki özlemine, öylesine derin çekti ki kokusunu içine doğru ondan sonra hatırladığı tek şey sabah telefonuna gelen çağrıydı :

- Ertan naber abi ?

- İyi Orkun sen ne yapıyon ?

- Ne yapıyım abi okula geldim de uğradın mı diye aramıştım , buralardaysan gel beraber öğleden sonra Makro dersine beraber girelim diyecektim.

- Yok abi gelmedim , bugün uğramıycam zaten muhtemelen haftaya uğrarım.

- Tamam abi eyvallah o zaman , akşam belki size gelirim , balkonda 2 bira içeriz erciyese karşı , sıkıldım oğlum kaç gündür görüşemedik.

- Tamam abi saat 5 gibi sahafta buluşalım , dergi için yazı bırakıcam halim abiye , sonra bize geçer birşeyler hazırlar otururuz , hem kubrick akşamı yapalım lan bu akşam kaç zamandır konuşuyorduk yapamamıştık , iyi olur ne dersin ?

- Olur başkan , görüşürüz sahafta.

- Tamam abi , görüşürüz sahafta.

Güzel olan çoğu şey gibi kurduğu hayal de kısa sürmüştü işte. Uyandı ve yataktan doğrulur doğrulmaz sigarasını yaktı derince çekip o kısa süren hayalden akılda kalanları ile mutlu oldu , kahvesini yaptı ve balkona çıkıp havayı derin bir şekilde içine çekti. Sonra kendi kendine mırıldandı :

- Bugün yine sağlıklı ve bir o kadar eksik nefes aldığım için iyiyim heralde , en azından kavuşma hayali ile attığım adımların sayesinde güçlüyüm. Hadi zaman iyi davran bugün bana.

26 Nisan 2012 Perşembe

suya yazı yazmak

Bu blogta bugüne kadar kaç yazı yazdım hangi konularda yorum yaptım , hangi müzik ile kendimi anlattım hatırmıyorum artık. 3 yıldır sürekli birşeyler karalayınca kişisel not defterine dönmeye başladı zaten işler ve olur olmaz her bok hakkında ahkam kesmeye başladık sosyal medya eğilimine uyarak. Bugün muhtemelen bu tip kişisel ruh halimi anlatan son yazıyı yazıp bundan sonra duruma göre başka modda en azından uzun zamandır planladığım modda bir denemeye başlayacağım kısmetse. Gerçi kaç kişinin umrunda o ayrı bir tartışma ve sonuca ulaşamama konusu ama olsun ben dikkate alındığımı farzederek kişisellikten ziyade böyle garip bir bağlantılı hikaye üzerine bir kaç kelam edecem bundan sonra. Var olan sosyal medyada yer alan yazdıklarımız,anlattıklarımız,şikayetlerimiz ve bir sürü düşüncelerimiz hep aynı tıkanıklığa dayandı etti artık ve sıradanlaşmaya başladı ki gitgide dibe doğru bir iniş var aslına bakarsanız. Böyle suya yazı yazmaya döndü iş gitgide ve bu su birikintisi öyle az buz bişey olmayınca da kaybolması ve yok olması kolay olmaya başladı. Bu dakikadan sonra ne kadar kişisel veya önemli bir muhabbet hakkında zihinden geçenleri anlatmaya çalışsan da okunma süresi 4-5 saniye akılda kalma süresi 60-70 salisedir muhtemelen. Bu istatistiklerin kaynağı neresi diye sorarsanız götüm derim bu durumu anlatır heralde. Herneyse ben mesela buraya baktığımda son 3 yılda aşık olduğum,bunaldığım,kızdığım,üzüldüğüm,sevindiğim,güldüğüm,eğlendiğim zamanları tek tek ortaya çıkarabiliyor ve bunları kendimce okunmaya değer bir şekilde ifade etmişim diyorum. Dün akşam saatlerinde okuduğum bir kitapta bana bu durumun tetikleyebileceği ve başarmak için uğraşabileceğim yeni bir denemeye karşı içimde hissiyat ve güven oluşturdu ve bende bundan sonra kişisel yorumlarımı buradan paylaşmak yerine daha tutarlı ve birbirine bağlı bir hikaye ile ne kadar gidebilirsem,nereye bağlayabilirsem artık sonuna kadar gitmeye karar verdim. Bu anlatmalarım veya düşüncelerim muhtemelen 8-10 kişi tarafından okunup hımm dendiği için olacaktır. Madem insanlar (sayısı önemli değil) arada bakıyor ne yazıldı diye onlara biraz hikaye sunalım belki dikkatini çekmeye başlar yeni yazımsal düşüncem. Dünya var olduğundan beri muhtemelen insanlar notlarını kenarlara yazmaya başlamışlar , baksanıza bu duvar yazıları onlar bunlar , mağaradan tarih algılamalar,hitabeler,anıtlar falanlar filanlar. İnsan kendini muhtemelen en iyi yazarken anlatıyor ve yazarken anlatmaktan çekinmiyor. Yazdıklarının bir çok kişi tarafından okunma ihtimaline karşın yazarken beyin ve parmaklarından oluşan grup ne olduğunu bildiği için sanırım aynı zamanda mahremiyetin en alasını da yazarken sağlıyor . Ben öyle şeyler pek düşünmem gerçi , konuşurken ne kadar heyecanlıysam , yazarken de bir o kadar heyecanlı ve istekliyim. Konuşmadığım şeyleri pek yazamıyor,anlatamıyorum genelde. Mesela burada var olan yazıların pek çoğu yanımda o an kim varsa onunla ettiğim muhabbetten sonra çıkmış veya ben yazdıktan sonra mutlaka sözlü olarak insanlara okuması için anlatmışımdır. Özellikle twitter sayesinde bu özelliğimin veya konuşmaya üşenip sadece yazmaya yoğunlaştığım anların çoğalması beni korkutmaya başlamış ve madem öyle biraz o taraftan devam edeyim yazdıklarım da dillendirmediğim cümleler olsun kıvamına gelmiş bulunmakta ve bundan sonra burada okumak istediğinizde göreceğiniz her yazım da dillendirmekten çekindiğim bir denemenin yazım halini canlı kanlı görme imkanını sunacaktır. Aslında gizemli falan dursa da yazmak istediğim ve devam ettirmek istediğim şey bi uzun hikaye ve zaman zaman hikaye birbirinin bağlantısı kısa hikayeler ile buradan yayımlanacak ve ondan sonra anlıyacağım bakalım suya mı yazı yazdım yoksa gerçekten aaa bu güzel veya kötü yorumlarını alabilecek miyim. Ben suya yazı yazdım kafası ile yapacağım ama aksi olursa da ben daha çok cesaretlenip daha fazla yazmaya devam ederim. Evet işin özü budur sevgili paylaşanlarım ve paylaşmaya devam edeceklerim. Parmaklarım klavyeye vurduğu sürece değişik denemeler yapmaya devam edip,belki uzaklarda birisi beğenir atışını yapmaya devam edecem. Bundan sonra kısa bir süre sonra bir hikaye ile buralarda görüşmek ve gerçekten okuyan herkesten ama herkesten blogda var olan yorumla kısmından,twitterdan,gmailden fikrini alma ümidiyle. Cidden bu benim için bir test yayınıdır ve tanıdığım,tanımadığım herkesin ufak bir cümlesi çok önemlidir. Hadi ben kişisel yorumlarımdan arınır ve hayal gücüme dönüp bir hayal üretme fikrine başlarım.

23 Nisan 2012 Pazartesi

şşştttt keep quiet

Baş ağrısı , hafif yorgunluk,dün güneş altında fütursuzca zaman geçirmekten yüzde oluşan kızarıklık ve arada gelip giden yanma durumları,resmi tatil gününde işe gelme zorunluluğu falan filan derken bir anda bir şarkının keşfi ile herşeyin birden yok olup müzik eşliğinde gözlerin kapanması ve sessizliğe bürünmek. Sessizce dinleyin , dinlettirin !!!! Pürüzsüz güzellik diye birşey varsa işte budur.

20 Nisan 2012 Cuma

we try to create an overview



Resim yeni keşfettiğim bir siteden , başlıkta var olan yazı ise tam resmin altında yer alan bir yorum veya resme bu şekilde katılmış bir güzellik. Yani diyor ki ; yeni bir bakışını yaratmak için uğraşmamız lazım. Harbiden her günümüzü zamana verirken bu yeni bakış açısı ile güne başlamayı denemeyeli ne kadar zaman olmuş. Yeniden balkondan doğru yaşama bakarken teptiğimiz sokaklardan sıkıldığımızı farkedip yolu değiştirme zamanı gelmiş heralde. Bakalım Hayrettin Demirbaş'ın dediği gibi "kısfmet".

Kahraman Zabıtalar Oyun Sahnesinde !


Hiç uzatmadan, karalayıp kaçıyorum;

"Ahh eski zamanlar. 7-8 lira verip devlet tiyatrolarına gider. O dizilerde, filmlerde gördüğümüz oyuncuların birbirinden kaliteli oyunlarını izlerdik." diyeceğiz yakında, çok az kaldı. Neden diyeceğiz peki? Şehir tiyatrolarının artık "belediye bürokratlarınca" kontrol edilmesi mevzusu bugün artık her gazetede, blog'da yazılıp çiziliyor. Devlet sahnesi özgürlüğün, rahatın simgesi bütün oyuncular için. Kar amacı gütmeden akıllarındaki senaryoları yazar çizer oynardı bu adamlar. Nasıl bakkal çırağından eczacı kalfası olmazsa, belediye görevlisinden de sanat yönetmeni olmaz. Bu kadar basit. E tabi bu duruma hemen gelinmedi. Destekçi gazetelerin ve yavşak köşe yazarlarının, Türk sinemasında ve tiyatrosunda bulunan cinsel öğeleri cımbızla çekerek, pireyi deve yapmalarıyla imkan verildi bu duruma. Devletin artık daha aile ve kültür içerikli filmlere destek vereceğini açıklaması, nasıl destek bekleyen ufak çaplı sinema projelerine baltayı vuruyorsa, belediye zabıtalarının sahne kenarında bekleyip oyunda öpüşen olursa ayırmasıyla aynı şey bir bakıma.

E şimdi ne olacak? Ne değişecek? Kısa vadede hiçbirşey elbette. Ama siz de uslu bir çocuk olursanız birgün şirinleri görebileceğinizi unutmayın derim. Devletin bize tam olarak öğütlediği de bu değil mi zaten?

17 Nisan 2012 Salı

hayli zamandan sonra

En son bloga birşeyler karayalı uzun bir süre geçmiş ama ben sanırım fazla hazımsız günler yaşadığımdan muhtemelen o kadar zaman geçtiğini farkedemedim. Herneyse yakınma ile kelimeleri mundar etmeye hiç gerek yok, biraz hasret kokan cümlelerin peşine düşelim bir an önce.

Öncelikle şunu söyleyeyim bir blog yazıyorsan güncel olayları takip ederek ona dair cümleleri hemen paylaşman gerek ama twitter,tumblr gibi sosyal medya faktörleri blog oluşumunda var olan o etkinliği sildi süpürdü ve günlük,güncel bloglar azalmaya başladı. Hala yapmaya çalışanlar var ve ben o arkadaşları içtenlikle tebrik ediyorum o ayrı bir durum.

Neyse biraz özür , biraz bahaneden sonra içimden geçen konuyu aktarmaya geçeyim yavaştan. Bu aralar işyerimde oluşan boş zamandan olsa gerek dizi sirkülem biraz fazlalıştı ve ne hikmetse izlediğim diziler güncellikten ziyade döneme ait yansımaları içeren diziler. Hell on Wheels , Boardwalk Empire bunların en başında mesela. Dönem yorumları ve uyarlamaları pek ilgimi çekiyor ama buna neden olan soruyu net olarak soramıyorum kendime o biraz düşündürüyor beni işte. Dizilerden çıkarım yaparsam amerikanın 1800 leri ve 1900 lerin başı beni ne kadar bağlar der şövenist bir tavırla kendini Muhteşem Yüzyıl veya Bir zamanlar Osmanlı'ya bağlayabilirim hemen.

Bu dizileri izleyen bir arkadaştan dün akşam duyduğum bi cümle ise 2-3 kelime karalamama sebep oldu bakarsanız. O soruya veya yoruma her ne kadar katılmasam da içten içe benim de böyle bir beklentim olabilirdi mesela. Soru veya yorum şu ; " ben bu çağda yaşamak istemiyorum , şu zamanda yaşasam , piramitlerin yapımına taş koysam , Spartacus'un ordusuna katılıp kendime bir gay sevgili yapsam"

Kısacası zamane düzeni beğenmeyenin geçmişten kendisine bir şey çıkararak o zamanlarda var olma isteği. Hemen kendime bir uyarlama yaptım ve ben ne isterim diye sordum kendime mesela " Beni 1950 İstanbul'una gönderin hemen maslak ve civarını kapatayım burası ileride çok para edecek diye." Biraz kapitalist eğilimim fazla olacak cinsten düşünmeler yaşadım ama gerçekten günümüz yaşantısını terkedip geçmişe dönme isteği nedendir sizce ?

"Bu zamanda başarılı olamıyorum , geçmişte şansım daha yüksek hayali mi mesela?"
"Bu zamanda zengin olamadım geçmişte çaldığım fikirleri kullanarak zengin olabilirim olabilir mi?"
"Ak parti'den kurtulmanın tek yolu bu hacı , idare et fikri nasıldır?"

Artık ne gelirse aklınıza ekleyiverin canım benden soruyu ortaya çıkarması sizden soruyu sorması. Fakat kesin olan şu bundan 200 yıl önce böyle geçmişe bir hayranlık , bu şekilde gününden şikayet etme durumu yoktur sanırım. Düşünsenize Sheakspeare acaba diyor mudur beni Diyojen'e götürün onun fıçısında tiyatro oyunu yazmak istiyorum alın beni bu Britanya krallığından götürün geçmişe diye. Velhasıl zaman da bir ahlak problmidir demişler ya sanırım asıl detay burada yatıyor heralde.

5 Nisan 2012 Perşembe

Güç ve Adalet


 Aşağıdaki  yazıyı okuduğum anda farkettim ki çok uzun zamandır,bu kadar etkilendiğim bir yazı okumamışım.Üstüne yazının sahibinin bu ülke topraklarında yaşamış,Nazi Almanya'sından kaçmak zorunda kalmış bi' akademisyen olduğunu öğrendiğimde daha da içselleştirdim.Ama ne acıdır ki yazının alıntılandığı  Mimesis isimli kitabın henüz daha Türkçesi yok oysaki yazar 1942-1945 yıllarında arasında Türkiye'de kalema almış.


...adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur,en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim.Gücü olmayan adalete mutlaka karşı çıkan olur,çünkü kötü insanlar her zaman vardır.Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır.Demek ki adalet ile gücü bi'araya getirmek gerek;bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü,güçlü olanın ise adil olması gerekir.
   Adalet tartışmaya açıktır.Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır.Bu nedenle gücü adalete veremedik,çünkü güç,adalet karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti.Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık...

Erich Auerbach