31 Mayıs 2012 Perşembe

3 maymun

ekşi sözlükte season when passed takma adı ile arkadaş bir entry girmiş ve onu buraya taşımak istedim , umarım gördüğünde bi tepki vermez ;

bu listedekilerin tamamı, dün 24 saat içerisinde gerçekleşti:

- polise astımlı olduğunu söylemesine rağmen biber gazı yiyerek ölen gencin hastane önünde eylem yapan ailesine de biber gazı sıkıldı.
- sağlık bakanı "tecavüze uğrayan kadının bebeğine devlet bakar" dedi.
- kürtajı yasaklayacak kanunun haziran'da meclise sunulacağı açıklandı.
- havayolu çalışanlarına grev yasağı getiren yasa meclis'ten geçti.
- 300 thy çalışanı grev yaptığı için işten çıkarıldı.
- "gazeteci gözüyle sansür ve otosansür" adlı çalışmayı hazırlayan bilgi üniversitesi medya ve iletişim sistemleri fakültesi öğretim görevlisi esra arsan bilgi üniversitesi'ndeki işinden atıldı.
- emniyet güçlerinin copları demire çevrildi.
- kck davasında avukatlık yapan 103 avukat hakkında soruşturma başlatıldı.
- 16 yıllık yeni şafak yazarı ali akel, hükümetin uludere'deki tutumunu eleştirdiği için gazetesinden kovuldu ve bunu kabul edilebilir bulduğunu açıkladı.
- rtük üyelerinden gelen 'tavsiye' kararının ardından, 1 kadın, 1 erkek dizisindeki çiftin yeni bölümde evlendirilmesine karar verildi.
- tütün ve alkole %15 zam geldi
- 3. köprü ihalesi yapıldı
- milli eğitim bakanlığı'nın okullarda sağladığı internet hizmetinde google'a girilmediği ortaya çıktı.
- 3. yargı paketinin 11 maddesi komisyondan geçti ve avukatların dosyalara erişimine daha da kısıtlama getirildi
- eskişehir'de kürtaj ve sezaryen tartışmalarını protesto etmek için ak parti il başkanlığı'na yürümek isteyen grupla polis arasında çıkan arbedede 7'si kadın 8 kişi gözaltına alındı.
-tbmm insan hakları komisyonu başkanı ayhan sefer üstün 'tecavüz edilen kadın da doğurmalı. bosna'da pek çok kadın doğurdu. özürlü olacak diye bebeği öldürmek de cinayettir' dedi.
- tarafsız bölge programına katılan aile hekimi seda sezer tecavüze uğrayan kişinin kürtaj yaptırmasını değil de tecavüzcüsünü öldürmesi gerektiğini söyledi.
(season when passed, 31.05.2012 15:50)


yorum yapacak çok şey var elbette ama sadece başlıkların okunduğunda anlaşılan şey eğer zihninizde farklı ve bir güruha karşı tiksindirici değilse bunun üzerine 35 sayfa yazsan ne olur , yazmasan ne olur. O yüzden 3 rakamı maymunlar için çok önemlidir.

29 Mayıs 2012 Salı

bahane


uzun zamandır yazmamak, yazamamak için on numara bahanelerim var. o uzun zamanın öncesinde yazmamak için bir bahanem olmamasına rağmen bir yandan teknolojik kısırlıktan kurtulamamam, bir yandan da daha çok farklı uyuşma yöntemlerinin başarısını keşfettiğimden olsa gerek; epeyce de bireysel telkin yoluyla ; neyse çok da özlenmemiştir herhalde. kopuşlar holding.    

25 Mayıs 2012 Cuma

eurovision tahmini

Yıl olmuş 2012 hala eurovision mu izliyorsun diyen birisi mevcut ise aşağıdaki videoyu açmasın bile. Hala ciddiye alıp , izleyen , eğlenen bir bünye olarak bu yıl aşağıda videoda görülen zilli ablamızı destekliyorum. İspanya açıklama yapıp şarkıcısına kazanma diye yalvarsa da henüz italya saflarında böyle bir beyanat duyulmadı. Kendisini yıllar önce Ferzan Özpetek'te keşfetmiş hanımlar,beyler. Kısa kesersek yarın akşam birinci aşağıda after all diyişine kurban olduğum zilli ablam alacaktır. Yani "12 points go to Italy " . Sırf not olsun diye de buraya ekledim , daha eğlenceli ve taraflı bir yarışma izlemek için. Bizim Can'a gelince ; 5. olmak iyidir.


23 Mayıs 2012 Çarşamba

keşke

Şu geçirdiğimiz zamanı en basite indirgersek ve en kısa haliyle anlatmaya kalkarsak ; İnsan doğar , yaşar , ölür. Bu şekilde ifade edince 3 kelimeden ibaret bir hayat ne sana ne bana ne başkasına bir acı,sevinç veriyor gibi gözükmüyor.

Tanımdan çıkan bizler ; bir düzlemde sistematik bir düzenin parçası olmak için kurgulanmış, biraz düşünmeyi bilen robot gibi.Biraz daha abartırsam; sistemsel bir işkencede görev alma bilincini kendine düstur etmiş mazoşist yaratık gibi. Bundan sonrası zaten o düşünsel eylemi gerçekleştirebilmenin verdiği zorlukla gözyaşı,sevinç,kahkaha,acı,gülümseme,şaşırma gibi o bize lütfedilen tanımlayamadığım zamanı harcayan hareketleri yapıyoruz.

Bütün bu eylemleri yapmanın da getirdiği sihirli bir kelime ortaya çıkıyor. Hayatı boyunca tekrar ettiği,etmekten bıkmadığı,sevindiğinde-üzüldüğünde farklı anlamlarda kullandığı ; "keşke". Keşke erkek doğsaydım , keşke şu burç olsaydım ile başlayan doğar kısmına atfedilen keşkeler daha sonra keşke çocuk kalsaydım , keşke ilkokula tekrar gitseydim , keşke çocukluğumdaki döneme gitseydim diye yaşar kelimesinin ilk evresine doğru yola çıkıyor. Biraz daha devam edince keşke sevmeseydim,keşke ders çalışsaydım,keşke üniversitede şu bölümü okusaydım,keşke bu şehirde yaşasaydım,keşke o önüme çıkan iş fırsatını değerlendirseydim,keşke o kişiyle evlenmeseydim,keşke çocuğuma daha başka hayat sunsaydım gibi yüzlerce keşkelerle hayatının ortasından başlayıp sonuna doğru yaşadığı sürecin bir film şeridine dönüşmesini sağlıyor. Ben kendimi keşke kelimesini kullanmayan ve yaptığım hiçbirşeyden isyan etmeyen bir insan diye tanımlarken , böyle yan yana - alt alta yazınca aradan kaçan sessiz osuruk gibi bende de keşkelerimin varlığının farkına varabiliyorum.

Yukarıda dediğim gibi , ne yaparsam yapayım neyin peşine düşersem düşeyim , hangi eylemimden dolayı tokat yersem yiyeyim veya kahkahalar atarcasına mutlu olayım ne anı yok etme ne de anı uzunca yaşama gibi içsel bir keşke geçirmiyorum hayatımda. Karar benimdir , onu yaşamak ve sonuna kadar acısını ve sevincini yaşamak bizatihi bana düşmüştür. Bunlara isyan veya olduğundan fazla sevgi gösterme aynı yaşam çubuğunda üzerinde kendini tanıtamayan anlara haksızlık olur gibi düşünüyorum. Zaman çubuğunda yaşadığımız bütün anları bir çizgi olarak görürsem eğer alttaki çizgiyi yaşamadan üstteki çizgiye ulaşamazsın veya çizgide uzun süre bekleme yaparsan o uzayan çizgi seni bir üstte yaşayabileceğin daha farklı bir zamana ulaşmana engel olur. Biraz garip ve saçma bir tanımlama oldu ama işin özü yarını görmeden bugünün en güzel veya en kötü gün olduğuna karar veremezsin. Geçmişte yaşadıkların ne hayatının en kötü anı ne de en mutlu anı olabilir. Yarın diye birşey varsa işte bu tanımlamaların garantisi olmadığı için var.

Bu yüzden keşkesiz hayatımda yarın belki bir ölüm haberi ile hayatımın en kötü gününü yaşadığımı iddia edip veya hayalini kurduğum bir eylemi yaşayıp hayatımın en mutlu gününü yaşadığım diyerek iki yüzlü bir yaklaşımda bulunabilirim. Yarın benim en güzel günümdür diye motivasyon sağlayıp , daha ileriye adım atabiliyorum misal ben kaç aydır,yıldır. Koskocaman yarın en kötü günüm de olabilir diye aklıma geliyor bazen aklıma ama ondan sonra onu takip eden gün ya en mutlu günüm olursa diye de hemen karmasal bir yaklaşımda bulunup işin içinden çıkıyorum.

Bu kadar şeye inanıp yaşıyorsan nerede kaldı keşkeler diye soruyorum bazen kendime. Madem öyle keşke hangi boşluktan fırlayıp kendini ortaya çıkarıyor ; hah işte orada tanımlanamayan , kimsenin açıklayamadığı duygusallığın esiri olan bir keşke ortaya çıkıyor. Tek başına düşünemediğin hayatta tek başına kaldığında ortaya çıkıp suratına sabahtan akşama kadar sağlam tokatlarını asılan keşkeler bunlar işte. Bunu ne kadar iyi düşünenen,zamana güveni tam olan , yaşamda var olan her anın büyümesine,gelişmesine,olgunlaşmasına katkısı olduğuna inanan bana sabahtan akşama kadar acı çektiren keşkeler. Aslında keşkeler demeye gerek yok hayatımda yaşadığım bu anın adı sadece bir adet keşke. Varlıkla yokluğu attığın her adımda kalın çizgilerle sana anlatan keşke. Herşeyi yaşadığını düşündüğün hayatta yaşayamadığın binlerce günü hiç yaşanmasın bundan sonra dedirten keşke. Daha çok seni seviyorum diyememenin verdiği acıyla ortaya çıkan keşke. Zamanın sadece ötelediği ama bir ucundan fitilini ateşleyip ansızın gözünün önünde yangın yerine dönen keşke. Hiçbir zaman bitmeyecek keşke. Her zamab aklının kenarında ben bir sonraki gün seni daha çok sevecektim diye düşündürtecek keşke.

İbrahim Özcan
14 Ekim 2008 / AŞTİ.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

öylesine

Devlet tiyatrolarının kapanması , 19 mayıs gençlik bayramı , Türkay Saylan'ın ölüm yıldönümü , Uludere'de yaşananlar , Başkanlık sistemi falan derken aslında politik bir başlık seçip uzunca bir şey karalanabilir ama sanırım uzun zamandan beri hiç niyetlenmediğim şey böyle siyasi bir kaç kelam karalamak. Hele hele ne söylesen çabukca yandaş , karşı damgasını yemenin kolay olduğu ve arkadaşlarının bile düşüncenden dolayı senden uzaklaştığını varsayarsak siyasetim zihnimin dibinde kalsın en iyisi.

Sıradan hayatın sıradan zamanını harcamayı çok sıradanlaştırdığımız yaşlara geliyoruz sanırım. Mutluluk kelimesinin anlamını sadece hatıraları anarken kullanmaya zorluyoruz kendimizi. Memnuniyetsizlik , beğenmeme , umutsuzluk , ileriyi görememe gibi kavramlar mutluluk kelimesinin üstüne çıkmış kolbastı oynuyor sanki dilimizin itiklemeleri ile. Herkes televizyonda gördüğü seksenler , doksanlar programını düşünüp ah ne mutluyduk o zamanlar çok şey değişti gibi kaçak dövüşmeyi tercih ediyor nedense. Mutluluk olarak kimin neyi algıladığı beni ilgilendirmez ama tebessüm etmekten bile çekinen insanların varlığının çokluğu , tebessüm edenin amann sende amma cıvıksın diye içsel düşünmelerinin çabucak oluştuğu toplulukların içinde gülmek için zorluyormuş gibi hissediyorum bazen kendimi. Gerçi bu konuda hayatımda gördüğüm en özel insanlardan olan blogumuzun kurucusu , yaşatanı , herşeyi sevgili big bekowsky sen bu tanımlamaların dışında kaldığın ve özellikle şahsımın lan bu işte diyerek düşüncelerime farkında olmadan kattığın destek için sonsuz teşekkürler ve nice senelere. Çok fazla uzatmaya gerek yok , gülmek ve hatıralarda mutluluk aramanın çok manası yok. Keşke diye çırpınmak her gün sizi geriye götürmekten ve yaşadığınız anın değerini anlamamadan başka bir şeye yaramaz. En güzel aşağıda hanım kızımızın yaptığı gibi metroda olsan bile gülmek ve güldürmek için türlü hınzırlıklar bulabilirsin. Yeter ki içinde ana var olan saygın,umudun ve sevgin kaybolmasın.


12 Mayıs 2012 Cumartesi

nev-i şahsına münhasır bir ukte

Yaş otuzlara doğru yaklaştığından heralde lise yıllarımızda var olan gürültülü her türlü eylemden uzaklaşmaya başlıyorum. Yüksek sesli müzikler , hararet dolu tartışmalar , yüksek sesli televizyon izlemek , sevdiğin şarkı çıktığında müziğin sesini açma isteği , stadlara gidip lay lay lay diye sesin kısılırcasına bağırma durumu gibi örnekler durumu açıklar sanırım. Lise yıllarında var olan müzik keyfim çoğu ergen gibi yüksek sesle var olan gitar seslerinden çevrili listelerden oluşurdu. O zamanlar mesela bana birisi bak Müslüm çalıyor dese muhtemelen ilk tepkim siktir lan olurdu. Lise yıllarında var olan duygusallığımızı yaşarken bile bu türk arabesk olarak tanımlanan seslere pek kulak veremiyordum. Ergenlik heyecanı sanırım bunun adı , bilemedim , tanımlayamadım şimdi.

Neyse üniversite yıllarında ise işler daha ziyade etnik,balkanik,jazz taraflarına kaymaya başlayınca müziğin sesi kısılıp daha ziyade yüksek sesten oluşan kısımlar yerine müzikte veya seste saklı ufak heyecanları aramaya başladık. Üniversite yıllarıma başladığım zamanlarda idi sanırım sevgili Müslüm Gürses ortaya paramparça şarkısının kendine özgü düzenlemesi ile çıkmıştı. Gizliden gizliye kulak verip , dinliyorum kısmını itiraf etmede zorluk yaşamaya başlamıştım. Daha sonra olmadı yar , olmasa mektubun , sensiz olmaz derken baktım ben bildiğin Müslüm Gürses dinlemeye başlamış hatta takip eden bir adam olmaya başlamışım. RockIstanbul sahnesinde Müslüm Gürses'in var olacağını duyduğumda mesela etrafımdaki arkadaşlar sert tavırlar ile eleştirirken ben iki yüzlü halimle görünür kısımda onlara destek verip içimden de ulan ne güzel düşünmüş adamlar diyordum. Adam garip bir şekilde sesiyle şarkılara daha farklı bir heyecan ve çekicilik kılıyordu , insanlar söylemekten çekiniyordu ama adam bildiğin Türkiye'nin Leonard Cohen'i idi işte. Tam bu kısımda bir ara verip kendisine kulak veriyor ve ne demek istediğimizi müzikle anlatıyoruz ;



Efkarla sigarayı üfledikten sonra o tarihlere geri dönüyorum. O zamanlar bir gazete röportajında bir profesörün söylediği sözü gördüğümü ve kahkahalarla , evet ben aynen bunu düşünüyordum dediğimi hatırlıyorum. Profesör abim derdi ki ; " Müslüm Gürses Türkiye'nin en büyük caz sanatçısıdır :)) " dedim valla bende kendi içimden böyle düşünüyorum. Biraz mübalaa olur elbette içinde ama bu adamı farklı , hatta Türkiye'de şarkı söyleyen tüm insanlar içinde (tamamen kişisel görüşüm) farklı kılan bir havası , söylediği şarkı ne olursa olsun onu yücelten , bir kademe yukarıya çeken bir büyüsü vardı. Murathan Mungan'a ben sırf bu yüzden yıllardır hayranlık duyarım mesela , bu heyecanı en muhteşem hali ile bize yaşattığı ve öncü olduğu için. Neyse daha sonra okuduğum her Müslüm yazısında bu adamın farklı yetenekleri , becerilerini ortaya görüp garip bir hayranlığa doğru yol almaya başlamıştım. Dinlediği müzikten , müziğe bakış açısına ve artık her kesimin farklı şekilde sevgisini dile getirmesinden çekinmemesine kadar katedilen mesafeyi ve kırılan zincirleri görünce dedim sen harbiden babasın.

İşin özü sevgili Müslüm Gürses , geçen gün bir arkadaşımla konuştuğum gibi , ölmeden sahnenin ortasında izlemek , sesine canlı canlı şahitlik etmek tek arzum. Bu ülkede en nev-i şahsına münhasır ses olduğun ve bize bahşettiğim muhteşem deneysel performanslar için sana minnettarım. Bak mesela o deneylerden bir tane daha örneklersek ;

8 Mayıs 2012 Salı

etme

*** Bu yazı bugün ortaya çıkan Yılmaz Erdoğan tartışmalarından sonra akla gelen bir şiir üzerine kurgulanmıştır ***

Ben bu yaşıma kadar bir çok veda şiiri , bir çok ağıt veya ayrılık cümleleri okudum ama aşağıda belirteceğim şiiri ilk okuduğum günden bu güne kadar değişmeyen fikrim bundan daha güzel bir veda yakarışının olmadığıdır,yüzyıllardır yazılmadığıdır. Hayatta bugüne kadar aşık olduğum tek insana böyle bir yakarışla seslenebilseydim ben eğer muhtemelen şu anda onunla çocuğumuzu seviyor olurdum diye düşünürüm ben bu cümleleri her okuduğumda. Tüylerim diken diken , hissiyatım paramparça olur Yılmaz Erdoğan'ın sesinden dinlediğimde bu ruhani cümleleri. Bu cümleler üzerine yüzlerce kelam edebilirsin ama bu sözleri önüne alıp Yılmaz Erdoğan'ın sesiyle yüzlerce kez dinlediğimde o yaşadığım sessizlik,binlerce sayfa yazı yazmakdan daha evla geliyor bana sanki. Sözleri okumadan şu kısacık hikaye ile nasıl yazıldığına dair bir iki kelam edelim hissiyatımızda bir eksiklik yaşamayalım ;

"Mevlana ve Şems günlerce , haftalarca, aylarca kapanıp yaşadıkları,tartıştıkları o tasavvufi günleri yaşarken dışarıda var olan hayatta onların bu duygularına dair tepkiler, ardı kesilmeyen itiraflar ve daha bir sürü dedikodular oluşmaya başlar. Bunun üzerine Şems Konya'yı terk edip Şam'a yerleşmeye karar verir ve ansızın bir gün ortadan kaybolur. Mevlana Şems'in ardından Şam'a gidip onu bulmaya karar verir ama başaramaz. Daha sonra Konya'ya geri döner , Şems'in Konya'ya dönmesini bekler. Bu bekleme zamanında ise Şems'in hayali ile yaşamaya başlar. Şems Mevlana'yı bırakıp gitmeye karar verdiğinde Mevlana'dan Şems'e etme diye bir yakarış dökülür. Devamı aşağıda olan o muhteşem yakarış dökülür. Etme. "

-----------------------------------------------------------------
ETME ;

duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme
başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun, etme

sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun, etme

çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme

ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun, etme

ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme

sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme

bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme

aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme

ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme

şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme

bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun, etme

harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme

isyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

mevlana - 1247

-----------------------------------------------------------------

Yılmaz Erdoğan'ın muhteşem yorumu ile Erzurum Kış Olimpiyatları açılış seremonisinden Etme;

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Futbola Nasıl Tecavüz Edilir


80’lerin başında doğan bizler için futbol çok güzel bir oyun ve tarif edilemez bir tutkuydu.Kullan at özelliği yoktu,herkes için tuttuğu takım bir aşktı,heycandı,coşkuydu.Şimdi de aynı şeyler geçerlidir diyenler olabilir ama tek fark şu;günümüzde futbol ‘’oyuncak’’ ,takımlarsa o oyuncağın parçaları.Ne zaman ki futbolu halkın elinden alıp localara soktunuz işte bugünlere geldik.Özetle sosyetenin oyuncağı haline getirdiğinizden beri futbolun ırzına geçtiniz.Ne artık malubiyetlerde yüzü kızaran futbolcular var,ne de futbolcunun ahlakı var.Altaylı Ramazan’ı bilmem hatırlayan çıkar mı?Rıdvan sakatlıktan yeni çıkmış,futbol severler heycanla  Şeytan Rıdvan’ı yeniden izlemek için sabırsızca beklerken Altay-Fener maçının (şimdi tam dakikasını hatırlamayamıyorum) ikinci yarısında uzun aradan sonra oyuna girmişti.Altaylısı bile oyuna giren bu adam için ayağa kalkmış alkış tutarken Ramazan Rıdvan’ı öyle bir biçti ki Rıdvan futbolu bırakmak zorunda kaldı.Ramazan da yediği küfürlerden(kendi taraftarından özellikle) canı sıkılmış olacak ki o da futbolu kısa süre sonra bıraktı.Şimdiye geldiğimizde ise Emre-Zokoro hikayesini düşünün.Kim haklı saçmalığına girmeyeceğim ama akıl tutulmuş durumda zihni ve fikri fanatizmle saçma sapan laflarla olay tartışılıyor.Yazıklar olsun size...Futbolcunun ahlaklısını arar olduk,klüplerin içinde adam gibi adam yöneticileri ise mumla arar olduk.Biz büyürken Feyyaz,Ali Metin’ler,Tanju,İsmail,Prekazi,Simoviçler,Rıdvan,Oğuz,Hakan(Şükür Hakan’la karışmasın),Aykut,Oğuzlar vardı.Dahasıda vardı gerekirse 80’lerin bu 3 büyük takımının tüm kadrosu bu insanların yanına yazılabilir.Mevzu sadece bu büyük takımlarla sınırlı değildi.Gelenek vardı.Gs’lisi Metin Oktaylarla anılır,Fenerlisi Lefterler,Canlarla,Beşiktaşlısı; Baba Hakkı,Vedat Okyarlarla.İzmirde Vahap Özaltaylar,Gode Cengiz,Gazcı Erol,Adnan Süvari,Özer gibi hem futbolcu hem yönetici hem abi olarak saygı duyulan adam gibi adamlar sayesinde terinin son damlasına kadar şeref ve haysiyetle mücadelenin bayraktarlığı vardı.Bugün ise yok! Futbolu sosyetenin barbie bebeği yapıp amına koydunuz,Kim yaptı bunu 3 büyükler(büyük sözcüğünü daha nasıl küçültebilirdiniz bilemiyorum)Aldığınız kupalarla,şampiyonluklarla saygı duyulmanız gerekirken bugün küfür yiyorsunuz.Bravo büyüklüğünüze...Süper Final  serisinde bu sene futbol hariç her bir haltın gölgesinde geçen ligin sonuna doğru yaşadıklarımıza bakıyorumda futboldan başka herşeyi konuşuyoruz.Geçmişin ‘’şerefli’’ malubiyetlerinin yerini ‘’şerefsiz’’  galibiyetler almış gidiyor.Bu ligi,bu futbolu bu hale getirdiniz. Haftasonu tecavüz ettiğiniz futbolun üzerine kutlayacağınız yada söveceğiniz şampiyonluklarınızın yanına cila niyetine 31 çekmeyi unutmayın.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ab-ı hayat bölüm 3

Adı aşk olan bir eylemden sonra bunun ağır yükünü çekmiş herhangi bir insanın mantıklı , akıllıca adım atmasının ne bir ihtimali , ne de bir beklentisi oluşur. Akla gelecek en akıllıca cümle belki unuturum onu diye başlar , hayat devam ediyor diye manasız cümlelerle devam eder. Akıl hep var olan eskilerde , ruh esrik bir halde etrafında olan biteni toz bulutu şeklinde kanıksamakta, zaman ise sadece iyiye ait bir işaretin habercisi olarak saygı duyulacak bir kavram olarak ortada durmaktadır. Kısacası belki unuturum diye başlayan cümle beyin ile kalbin ortak düşüncesi olarak ortaya çıkıyorsa , tekrar neden olmasın diye sarfedilen cümle vücudunun her hücresinden dile gelen ve zamana karşı yapılan bir temenniyi , zamana olan güveni anlatır. Dünyaya bi noktalar bütünü olarak bakan ben bu noktalar bütününde var olan bir noktayı insan olarak kabul edersem , hemen yanıbaşında mutlaka ama mutlaka bir nokta olacağını da kabul etmek durumunda kalmış oluyorum. Ne olursan ol yanında nokta olmadan zamanı tüketmenin bir manası yoktu işte işin özü.

Not defterine yukarıdaki cümleleri yazdıktan sonra attığı mesajı düşünüp kendinle olan çelişkisini düşünmeye başladı. Nikotinin ve kafeinin katkısı olur umudu ile muhteşem üçlüyü tamamladı ama onların da iş gönül muhabbeti olunca çıkar yolu buldurma konusunda bir faydası yoktu. Pişman olsa ne yazardı ki , tren çoktan adapazarı sınırlarını geçmiş yavaş yavaş Eskişehir istikametine doğru hareketine devam ediyordu. İşte bazen anlık karar vermek sonrasında günlerce garip düşüncelere dalmanın sebebi oluverirdi. Anlık karar vermek öyle böyle güç istemez , sonrasında arkana bile dönüp bakmamayı gerektirir. Sanırım daha bir kaç saat içerisinde yaşanan bu olay en önemli tecrübe ve anlık karar aforizmalarını kenara not etmeye zorladı , şimdi önemli olan hangi cümleyi kullanacağı idi ; "belki unuturum diye mi başlayacak yoksa zamanın kendisine bir hediye sunmasını mı bekleyecekti , ama ne olursa olsun anlatacağı en kesin şey dünyada çekilen en ortak acı olan duygu çarpması idi.
Bu sırada işgüzar iç ses : "Bu dakikadan sonra yapılacak en absürt şeyi yapmak icap ederdi bu çelişkilerin üzerine , hadi çık dışarıya 3 kürt böreği kestir börekçiye üzerine bol pudra şekeri , İstanbul'a gelip bunu da yapmadım demezsin işte. "

Bazen bir şehre ne kadar yabancı olsanızda an gelir sokağa çıkmak için bile olsa o şehre ait olduğunuza dair kendinize yalan söylemek istersiniz. Şehir üzerine üzerine gelirken aslında sıradan ve pek aramadığınız bir eylemi bu şehirde yapmaktan seviyorum diye yalanınızı kendi kendinize bir fikir olarak ortaya koyup sağınızda,solunuzda var olan insaları da bununla kandırmaya çalışırsınız. Kayseri'de var olan yalan ise balkonda Erciyes dağını izleyip balkonunda birkaç sıvı tüketimini meyletmekten ve Erciyes üzerinde var olan ve hiç kaybolmayan beyaz örtüyü izlemekti. Yalan olduğunu bilse bile yapacak oeylemlerin standartlığı ve azlığı bu durumu ortaya çıkarmıştı işte , sorgulamaya gerek yok aynen devam diyerek kestirdi attı durumu. Akşam zaten böyle bir sohbeti planladığı için muhtemelen yapacağa eyleme kendini seviyorum kandırmaları ile hazırlıyordu. Olsun en nihayetinde zaman geçmesi için biraz insan yüzüne, biraz muhabbete ,biraz dedikoduya , biraz alkole ve güzel olup olmadığı tartışılacak bir manzaraya ihtiyacı vardı. Her allahın günü televizyonda gördüpü nba oyuncularından dost olmayacaktı en nihayetinde,onlarla paylaşımda bulunmayıp,Jack Nicholson ile bir lakers maçı sonrası kendini O.C. County'de bulmayacaktı elbette. Sanırım üniversite hayatının da aslında en güzel taraflarından birisi buydu ; zaman kavramı olmadan yapılan yüksek sesli muhabbetler ve alışkanlık haline gelen komşu şikayetleri. Haftada 2 gün gerçekleşmezse bir hobisini kaybetmiş gibi hissediyordu sanki. Öğrenci evlerine karşı her zaman duruş gösteren amcaların eline böyle koz vermeliydi ki tartışmanın bir anlamı çıksın.