18 Nisan 2013 Perşembe

bir savaş adınıza yapışıp kalsa ne derdiniz?



''Sessizliğin Gürültüsü'' sözü ile ne de güzel isim bulmuş Juli ZEH kitabına. Bilmem hangi forumdan bu kitabın ismini ilk duyduğumda ''hımmm'' oaln tepkim, gezi kitabı olmasını öğrendikten sonra ''pehhh'' e dönsede kitapçıya girince sormadan edemedim. İyi ki de sormuş, elime almışım. sadece kitabın arkasındaki kısmı okudum ve yetti. Benim için bu kitap okunmuştur fazlasına gerek yok...

...Savaş hakkında ne düşündüğümü soruyor. Soğukkanlılıkla,bunu bilseydim buraya gelmezdim diye cevap veriyorum. Ciddiyetle başını sallıyor.
''Almanya' uzun bir yoldan gelmişsiniz''
Savaş, diyor,insana kendi adına lanet okutuyor. Kendisi Müslüman, karısıysa Sırp. İnsan bu durumda nasıl taraf seçebilir ki?
''Yirmi yıldır camiye gitmedim. Kiliseye gidiyor musun?''
Başımı hayır anlamında sallıyorum, bir hatip gibi elini kaldırıyor.
''BİR SAVAŞ ADINIZA YAPIŞIP KALSA NE DERDİNİZ?''(tam bu sözle kitap bitti benim adıma)
Bilmiyorum. Masanın üzerinden kartivizitini uzatıyor ve kaşığın sapıyla adına hafifçe vuruyor: Mustafa. Anlıyorum.

''Artık yapamadığım bir sürü şey var. Eskiden yaptığım işler. Bu ad yüzünden. ''Kendi adını bir sinek gibi ezebilirmişçesine başparmağını kartvizite bastırıyor.
''Londra!'' diye bağırıyor, ''Paris, Viyana. Barselona ve Berlin. Hiçbir yere gitmedim. Ama dillerini konuşuyorum. En önemlisi de bu. Diller, kelimeler. Adlar''

8 Nisan 2013 Pazartesi

tatlı rüyalarda görüşmek üzre!

uzun zamandır elime aldığım kitapları yarıda bırakma gibi pis bir alışkanlık edindim. kitapların güzelliğinden kuşkum yok; hem öneren kişiler hem de okumadan önce bakındığım bazı referans noktalarının  kusursuz diyebileceğim yorumları vardı. iş yaşamının vermiş olduğu bir zaman tasarrufu diyerek kolay olanı seçerek kendimi teselli ededurdum hep.

tak etti. servis muhabbetlerinden birinde hem musoski hem de ispanyol ateşinin dublörün dilemması önerisinden sonra, yeni bir başlangıç yapmaya karar verip ev arkadaşının kitaplğında hatırladığım bu kitabı almak için davrandım. başkasında olduğu haberiyle bu ani coşkuyu erteleyecek olmanın üzüntüsüyle kitapkarı karıştırırken murat menteş'ten hemen sonra önerilen alper canıgüz'ün "tatlı rüyalar" kitabına gözümü kararttım. iyi de yapmışım.

ihsan oktay anar'ın hayali bir gerçeklik tabanı yaratıp, o taban üzerinden devam ettiği adeta yaratılmış bir alternatif tarihin müptelasıydım. uzun zaman sonra çıkardığı "7. gün" romanına aynı hayali tarihi yakalama umuduyla abanmıştım ama nafile.

neyse. tatlı rüyalar, bir yerli inception hikayesi; başka bir gerçeklik tabanı uykudan uyanmama yardımcı oldu. ilk on sayfasında biraz sonra yatarım diye düşünen beynimi bu düşünceden öteledi. ertesi sabahsa "serviste, otobüste kitap okumak bana göre değil!" sözümü yuttururcasına otur oturmaz, ayıptır söylemesi bir önceki akşam yediğim piliçten kalan sos poşetini kaldığım yerden çekerek devam ettim.

tatlı, hızlı merak uyandırıcı. çokça leyla ve mecnun kafası, at kafası tadında. bazı bölümlerinde isimlerini değiştirip diziden birkaç kişiyi koysam diziye bile eklenebilir bir benzerlik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (yeni başladığım dublörün dilemmasında bu benzerlik çok daha üst seviyede).

bir sürü filim ve şarkı sözü için dönen bir efsane vardır; "çekip çekip yazıyorlar abi, üfürmeden, çekmeden çıkmaz böyle şeyler". bu afili filintalar için de var mıdır bilmiyorum ama kafası normal çalışanların dünyası olmadığı aşikar. en büyük artısı uzun zaman sonra geri kazandığımı hissettiğim alışkanlığımı geri vermesi oldu. yoksa bu yapay gerçekliğin üzerine kurulmuş düşsel örgülerin uzun süre aynı düzeyde şevk getireceğini sanmıyorum. 

dublörün dilemmasıyla biçimlenen fikrim bu yapay gerçekliği istenildiği kadar şekillendirip, olayları biraz daha bu gerçekliğe uygun devam ettirmek yönünde. her sayfada çıkan durumların yapay başka bir duruma dönüşmesi bir süre sonra işin kolayına kaçıldığı ve bir iki kitaptan sonra efsanevi üfürük hikayeleri arasında anılmasına doğru giden bir yola benziyor.

bana istediğimden de fazlasını vermiş olmasına da kader diyelim.

30 Mart 2013 Cumartesi

28 Mart 2013 Perşembe

intouchables


Driss: Şunu dinle; dört bir yanı felçli birini nerede bulabilirsin? 
Philippe: Nerede bulabilirsin... bilmiyorum. 
Driss: Bıraktığın yerde.''