8 Nisan 2013 Pazartesi

tatlı rüyalarda görüşmek üzre!

uzun zamandır elime aldığım kitapları yarıda bırakma gibi pis bir alışkanlık edindim. kitapların güzelliğinden kuşkum yok; hem öneren kişiler hem de okumadan önce bakındığım bazı referans noktalarının  kusursuz diyebileceğim yorumları vardı. iş yaşamının vermiş olduğu bir zaman tasarrufu diyerek kolay olanı seçerek kendimi teselli ededurdum hep.

tak etti. servis muhabbetlerinden birinde hem musoski hem de ispanyol ateşinin dublörün dilemması önerisinden sonra, yeni bir başlangıç yapmaya karar verip ev arkadaşının kitaplğında hatırladığım bu kitabı almak için davrandım. başkasında olduğu haberiyle bu ani coşkuyu erteleyecek olmanın üzüntüsüyle kitapkarı karıştırırken murat menteş'ten hemen sonra önerilen alper canıgüz'ün "tatlı rüyalar" kitabına gözümü kararttım. iyi de yapmışım.

ihsan oktay anar'ın hayali bir gerçeklik tabanı yaratıp, o taban üzerinden devam ettiği adeta yaratılmış bir alternatif tarihin müptelasıydım. uzun zaman sonra çıkardığı "7. gün" romanına aynı hayali tarihi yakalama umuduyla abanmıştım ama nafile.

neyse. tatlı rüyalar, bir yerli inception hikayesi; başka bir gerçeklik tabanı uykudan uyanmama yardımcı oldu. ilk on sayfasında biraz sonra yatarım diye düşünen beynimi bu düşünceden öteledi. ertesi sabahsa "serviste, otobüste kitap okumak bana göre değil!" sözümü yuttururcasına otur oturmaz, ayıptır söylemesi bir önceki akşam yediğim piliçten kalan sos poşetini kaldığım yerden çekerek devam ettim.

tatlı, hızlı merak uyandırıcı. çokça leyla ve mecnun kafası, at kafası tadında. bazı bölümlerinde isimlerini değiştirip diziden birkaç kişiyi koysam diziye bile eklenebilir bir benzerlik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (yeni başladığım dublörün dilemmasında bu benzerlik çok daha üst seviyede).

bir sürü filim ve şarkı sözü için dönen bir efsane vardır; "çekip çekip yazıyorlar abi, üfürmeden, çekmeden çıkmaz böyle şeyler". bu afili filintalar için de var mıdır bilmiyorum ama kafası normal çalışanların dünyası olmadığı aşikar. en büyük artısı uzun zaman sonra geri kazandığımı hissettiğim alışkanlığımı geri vermesi oldu. yoksa bu yapay gerçekliğin üzerine kurulmuş düşsel örgülerin uzun süre aynı düzeyde şevk getireceğini sanmıyorum. 

dublörün dilemmasıyla biçimlenen fikrim bu yapay gerçekliği istenildiği kadar şekillendirip, olayları biraz daha bu gerçekliğe uygun devam ettirmek yönünde. her sayfada çıkan durumların yapay başka bir duruma dönüşmesi bir süre sonra işin kolayına kaçıldığı ve bir iki kitaptan sonra efsanevi üfürük hikayeleri arasında anılmasına doğru giden bir yola benziyor.

bana istediğimden de fazlasını vermiş olmasına da kader diyelim.

Hiç yorum yok: